Sinema dünyasında iz bırakan yönetmenlerin olası biyografik filmlerini ele aldığımız yazı dizimiz, beş aylık bir çalışmanın ardından bugün sona eriyor. Fransız yönetmen Maurice Pialat, İstanbul üzerine gerçekleştirdiği belgeselleri ve başarılı kurmaca yapımlarıyla, Türkiye’de de tanınmayı hak eden bir yönetmen olarak kadrajımıza giriyor ve dizimizin kapanışını yaptığımız isim oluyor!

Ses, kimi zaman görüntüden daha etkilidir, üstelik karşılaşılacaklar hakkında da büyük ipuçları verir. Gölgelerin zoraki seçildiği bir karmaşada yuhalamalar işitiyoruz biz de. Artan tepkilerle birlikte, bir sonraki adımda protesto görüntüleriyle karşılaşacağımız kesinleşiyor. Peki ya protesto edilen ne? Kamera, arasında kaybolduğu insan kalabalığından ışığa doğru ilerlerken, yavaş yavaş mekanın ipuçları da veriliyor. Burası bir sokak değil, şık giyimli insanlar da cabası. Sonunda bir spot ışığının aydınlattığı noktaya çekiliyor gözlerimiz, sahnede biri şu ifadelerde bulunuyor: “Eğer beni sevmiyorsanız, ben de sizi sevmiyorum!”

Maurice Pialat, 1987 yılında Sous le Soleil de Satan adlı filmiyle layık görüldüğü Altın Palmiye ödülünü alırken, Cannes’da pek de hoşgörüyle karşılanmamıştı. Oldukça ses getiren yönetmen, bu sesin yankılarını pozitif olduğu kadar, negatif olarak da işitmeye mecburdu. Pialat, Cannes Film Festivali’ni oldukça sansasyonel bir şekilde terk ederken, aslında filmlerinde çizdiği “ters” karakterleri de anımsatan tavırlar sergiliyordu. Zira kendisini yuhalayanlara kendinden emin bir şekilde verdiği cevap, kimilerince “kibirli” olarak da değerlendiriliyordu. Peki ya, biz Cannes’a nasıl geldik? Hatta Altın Palmiye verildi, şehri terk etmek üzereyiz; ama Pialat’yla tanıştık mı? Kendisini tanımayanlar için, bu açılış sahnesiyle Pialat’nın kariyerinden bir ipucu verdiğimizi düşünürsek, artık yeşeren merakımızı ilerleyen görüntüler eşliğinde gidebiliriz.

Ressamlıktan Yönetmenliğe: Nuri Bilge’den Allen’a?

Kimi Fransız eleştirmenlere göre Maurice Pialat’nın sanatına yakın olarak görülen Nuri Bilge Ceylan, bir Maurice Pialat biyografisi çekseydi büyük ihtimalle öncelikli olarak, yönetmenin Courbevoie adlı Paris banliyösünde büyüdüğü sürece odaklanırdı. Ceylan kuşkusuz ki; Pialat’nın Paris’te Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmesiyle birlikte, yönetmenin gözlemci karakterini ve resim eğitimini birleştiren bir anlatıma odaklanır ve filminde şöyle bir görüntüye mutlaka yer verirdi: Yağmurlu bir günde tuvalinin yanından kalkıp yavaş adımlarla pencere kenarına giden Pialat, uzunca bir süre sokağı ve insanları gözlemler, ardından kenarda duran bir sinema kitabını eline alarak sayfalarını karıştırır, sonrasında ise düşünceli bir şekilde geri dönerek yeniden tuvalinin başına oturur. Fırçasıyla birkaç sakin darbe vuran Pialat, başını önüne eğip fırçasını tuttuğu kolunu indirir, bakışını oturduğu yerden pencereye çevirir ve abajur ışığının kısmen yansıdığı camdan yağmuru seyre dalar. Oda sessizdir, ahşap gıcırtıları tek müziğimizdir.

Buraya kadar büyüdüğü ve aldığı eğitimi “Ceylanvari” bir yönden öğrendiğimiz Pialat’nın yaşamına, bir de Avrupa sinemasına olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Woody Allen’ın olası Maurice Pialat biyografisi gözünden bakalım: Sokaktan gelen kahkaha sesleri odanın içindeki jazz melodileriyle birbirine karışırken, Pialat dört duvar arasında gelgitler yapmakta, ara ara ise tuvaline fırça darbeleri vurmaktadır. Ertesi günü Pialat’yı, bir resim sergisinden çıkıp La Cinématheque’e giderken görürüz. Öğrencilik yıllarını çoktan geride bırakmış ve kameraya olan aşinalığını çektiği kısa filmlerle kazanmış olarak Pialat, burada tutuştuğu diyalogda hararetli bir şekilde İstanbul’da çekeceği belgeselin detaylarını tartışmaktadır. Evine vardığında ise Pialat, kapısında bekleyen kadını fark eder ve daha anahtarını çıkarırken özür dilemeye başlar. Kadın, kendisini bunca zamandır beklediğine dair sitemde bulunsa da, Pialat’nın hızlı açıklamaları ve kendi kendine sorarmışçasına araya sıkıştırdığı soruları sonrasında gülümsemeye başlar. Hediye olarak getirdiği plağı veren kadın, Pialat’ya onun yeni projesinde çalışmayı teklifi eder: “Maurice… B… Be… Ben… Ya-pa-pabiliceğime inanıyorum. S-e-nce?”

Allen’dan da böylece, Maurice Pialat’nın ilerleyen yıllarda resme olan ilgisini kesmediğini, ancak kısa filmlerle başladığı sinema hayatını ön plana çıkardığını öğreniyoruz. Farklı iki imzayla bambaşka atmosferlerde ele alınabilecek bu iki yapım da, aslında Pialat’nın hayatından net kesitler sunar. Öyle ki Pialat, reji asistanı olarak işe aldığı Sylvie Danton ile ilerleyen yıllarda hayatını birleştirir, 1991 yılında dünyaya gelen oğlu Antoine’ı ise, son filmi olan Le Garçu’da henüz dört yaşındayken kamera karşısına geçirir. Pialat, her ne kadar 2003 yılında yaşama veda etse de, arkasında ise Fransız sinemasının önemli eserlerini bırakır. Altı bölümden oluşan ve Türkiye seyahatlerinden derlenen belgeselleri, erken dönem eserleri için önemli bir yerde bulunurken, 1968 yılında yapımını gerçekleştirdiği ilk uzun metraj filmi L’enfance Nue’nün arkasından gelen Nous ne vieillirons pas ensemble, À nos amours, Loulou gibi filmler ise, yönetmenin filmografisinde değer taşıyan yapımlardır. Bununla birlikte, Pialat’nın sanat kültürünü konuşturduğu Van Gogh biyografisi ise, gerek sinematografisi, gerekse Fransız şarkıcı ve oyuncu Jacques Dutronc’un başarılı performansı ile mutlaka izlenmesi gerekenler arasında bulunur.

Sinemasever aile: Pialat

2003 yılında eşini kaybeden Sylvie Pialat ise, verdiği bir röportajda Le Garçu filmine ithafen şu ifadelerde bulunur: “Filmi tekrar izlediğimde, hayata devam etmeye hakkım olduğunu bana söylediğini anladım.” Aralarındaki büyük yaş farkına karşın hiçbir zaman bunu hissetmediğini belirten Sylvie Pialat için, oğlunun başrolde oynadığı bu filmden böyle bir mesaj almış olması önemlidir. Nitekim Pialat hayatına devam etmeyi seçmiş ve yapımcılık kariyerine adım atmıştır bile. Geçtiğimiz yıllarda büyük ses getiren Göldeki Yabancı, Timbuktu gibi başarılı eserlere de bir yapımcı olarak imza atan Sylvie Pialat, bir nevi Maurice Pialat’nın beyazperdede deneyimlemekten mutluluk duyacağı filmlerin izleyicilerle buluşmasına ön ayak olur.

Filmografisinde “az ve öz” yapımlar bulunduran Maurice Pialat ise, gerek Cannes skandalına sebebiyet veren Sous le Soleil de Satan filmi, gerek pastoral Van Gogh anlatısı, gerekse Türkiye’de gerçekleştirdiği belgesel projeleriyle mercek altına alınması gereken yönetmenlerden biridir. Türkiye’de küçük bir kesim tarafından tanınan Pialat’nın, haklı bilinirliğe ulaşacağı günler dileğiyle…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi