“Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim, film ya da sanatla uğraşmazdım.” ifadesini kullanan yönetmenin bakış açısını, bir diğer ifadesi ekseninde tartışmak mümkün; “Bir bilinç haline gelmek patlamaktır. Ve bu patlamada da acı vardır.”

Godard, bütün hayatını bu bilinç akışının oluşturduğu çatışmanın ekseninde geçiriyor aslında. Elbette kendi içinde yaşadığı bu çatışmaları direnişe çevirerek… 1930 yılında, İsviçre kökenli Fransız orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak Paris’te doğuyor. 1940’ların sonuna doğru anne ve babası boşanınca Etnoloji okumak için soluğu Sorbonne Üniversite’sinde alan Godard, Cineclub ve Cinematheque’le de bu süreç içerisinde tanışıyor. Godard’ın yedinci sanatla bağı bu şekilde oluşuyor.

68 Olayları ve Cinematheque

Bir Godard biyografisi çekilecek olsa, 2. Dünya Savaşı sırasında tarafsız bir bölge olan İsviçre’de yaşayan apolitik bir gencin üniversite okumak için Fransa’ya gelişiyle başlardı film. Godard’ın Sinematek’e katılması ve burada Yeni Dalga akımını alevlendiren isimlerden Andre Bazin’le tanışmasıyla beraber, gerçek zamanlı bir kurgu eşliğinde dönemin siyasi meselelerini de aktaran çarpıcı diyaloglar kullanılırdı.

Bu fitilin yakıldığı aşamada ilk düğüm elbette 1968’in Şubat ayında, Henry Langlois’nın Cinematheque’inin kapatılması ve Langlois’nın tutuklanması olayıyla atılırdı. 68 Olayları’nın yedinci sanat üzerindeki etkisini Godard’ın başını çektiği; Truffaut, Tavernier, Bazin gibi Yeni Dalga savunucularının ortak hareket ettikleri protestoda görmek mümkün. 18 Mayıs’ta Cannes Film Festivali’nin açılışını durduran iktidara öfkeli bu sinemacılar ve dönemin hareketliliğine paralel olarak patlak veren isyan, söz konusu biyografik filmin kilit noktalarından biri olurdu. Hatta bizzat Godard’ın ve Truffaut’nun sinema perdelerine asılıp gösterimin başlamasını engellemesi, diğerlerininse teknik aksaklıklara yol açmaları hafif mizahi bir dille sunulsa tadından yenmezdi.

Fransa’nın yakın tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olan 68 Olayları, Jean Luc Godard için de bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönüm noktası, biyografinin temeli için ideal bir çatışma fırsatı sunuyor.

 Burjuva sinemacılar gerçeğin yansımalarına odaklanırlar, bizse bu yansımaların gerçekliği ile ilgileniyoruz.

Fransız burjuvazisinin mantığına direniş

Fransız Yeni Dalga akımı, 2. Dünya Savaşı sonrası varlığını sürdüren Fransız Sineması’na karşı bir tepki olarak doğmuştur. François Truffaut’un başını çektiği bu yeni oluşumda Eric Rohmer, Jean-Luc Godard gibi isimler Fransa’nın ünlü sinema dergisi Cahiers du cinema’ya film eleştirileri yazarak sinemaya başlamışlardır. Cahiers du cinema’ya ve Godard’ın kişisel yaklaşımlarına değinmek, bir Godard biyografisi için leziz bir katkı olabilir.

68 Olayları’yla birlikte yönelimi belirginlik kazanan Godard’ın Yeni Dalga akımı temsilcilerinden en önemli farkı; geleneksel sinemanın kalıplarını terk ederek, çok daha politik söylemleri olan eleştirel filmler çekiyor olmasıdır. Bu bölümde vurgulanacak olan kısım; Godard’ın kararlılığı ve gözü karalığı olabilir. Ek olarak yönetmenin soyutlamacı ve avangart kimliği üzerinde durulabilir; varoluş mücadelesinin tasviri bu iki kavram üzerinden zenginleştirilebilir.

Bu bölümde Godard’ın Maoculuk’tan nasıl etkilendiğine değinmemek olmaz. Çünkü Maoist öğrenci liderlerinden Jean-Pierre Gorin ile kurmuş olduğu Dziga Vertov Grubu’yla dönemin siyasal görüşlerinin çerçevesini çizen filmleri de Godard’ın direnişçi kimliğiyle örtüşür.

Rahatsız eden ve yaratan adam

Godard’a göre film, sadece bir film değildir. Resimdir, felsefedir, tarih ve bugün üzerine yapılan dikkate alınması, üzerinde durulması gereken bir eleştiridir. Hemen hemen her filminde kullandığı politik söylemler ile bireyin topluma yabancılaşması sonucu oluşan varoluşsal sıkıntılar üzerinden seyircisini rahatsız etmeyi başaran Godard’ı, 1960 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi A Bout de Souffle (Serseri Aşıklar) setinde ziyaret etmezsek olmaz. Bertolt Brecht estetiğini olabildiğince zarif, minimal, başı bozuk kamera hareketleri, yeniden tanımlanan senaryo yazarlığı ve dağınık kurgusuyla kadrajına yansıtan Godard’ı anlamak ve anlatmak için Serseri Aşıklar biçilmiş kaftan. İletişim sıkıntısı çeken modern insanın absürt yaşam biçimlerini, alt metninde politik tartışmalara yer vererek yansıtan Godard’ı daha iyi tanıyabilmek için filmografisini incelemek şart.

Serseri Aşıklar’ı anarak Yeni Dalga’ya göz kırpma: Atlamalı Kurgu

Tüm bu yarattığımız çatışmalar ve hikâyenin aslı yaşayan efsane Godard’ın bizzat kendisinden bize sunulsa peki? Biz Serseri Aşıklar setinde gezinirken aniden 84 yaşındaki Godard çıksa ekrana ve Breathless setinden unutamadığı bir anısını anlatmaya başlasa… Sonrasında da insan varoluşunun ve dinsel uyumun en derinlerine indiği yeni deneysel çalışmalarını, videolarını, projelerini konuşsa… “Eşsiz bir politik filmin sadece kendi ailesine göstereceği bir film olacağı” inanışına nasıl kapıldığını, nasıl böyle bir dönüşüm yaşadığını ve neden kendisini modern dünyanın baş döndürücü hızından soyutlayıp Grenoble’e yerleştiğini söylese mesela. Ve jenerik 68 Olayları’nda ateşi hala sönmemiş bir devrimcinin görüntüleriyle aksa… Tüm bunlar Yeni Dalga’dan bağımsız düşünülemeyecek atlamalı kurgu tekniği eşliğinde sunulsa ve akımla bir bağ daha kurulsa?

Godard’ı anlatmaya çalışmak demek, onun yaşadığı hayata bir güzelleme yapmak demek de aynı zamanda… Her söylemini kişisel manifestosunun parçası olarak kabul edebiliriz. Bu bağlamda felsefi derinliği olan cümleleri ile tadından yenmeyecek bir seyirlik, çok da ulaşılmayacak bir şey olmaz. Söz konusu filmi kim çekebilir sorusuna gelirsek… Ucundan kıyısından değinmiş olsa da 68 Olayları’nın atmosferini The Dreamers filmiyle bize yaşatan Bernardo Bertolucci, gerçek zamanlı bir Godard biyografisi için mükemmel bir tercih olurdu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi