Yeni Dalga kitabının yazarı James Monaco, şöyle yazar eserinde: “Eğer Yeni Dalga’nın ilk günleri üzerine bir film yapılsaydı, ilk sahne kesinlikle 1940’lı yılların sonlarında Avenue de Messine’deki küçük gösterim odasında geçerdi. Görüntü, iri grenli siyah-beyaz olurdu.

Peki ya, Yeni Dalga akımının öncüsü François Truffaut hakkında bir film yapılsaydı?

Sinemanın önde gelen yönetmenlerinin olası biyografik filmleri hakkında kaleme aldığımız yazı dizimize, Welles ve Kubrick’in ardından, François Truffaut ile devam ediyoruz.

Biyografi içinde otobiyografi ve 400 Darbe

Küçük bir çocuk düşünün, elindeki Balzac romanının son sayfasını çeviriyor ve bitirdiği kitabı bir kenara bırakıp sinemaya gitmek için Paris sokaklarındaki hız mücadelesine başlıyor. Küçük Truffaut sinema salonunda izlediği film ile bir kez daha yepyeni bir dünyaya dalarken, ailesinin evinde ise telefon çalıyor. Telefonu açan annesi oluyor. Arayan okul müdürü şöyle diyor; “Oğlunuzu artık tutamayız madam, sağlık durumu çok hassas. Az önce sokaklarda sapasağlam koştururken gördüğümüz küçük Truffaut için üzüntü hissediyoruz, ama bunun yersiz bir üzüntü olduğunu da pek yakında anlıyoruz; Truffaut sinemaya gidebilmek için o kadar çok sahte hasta raporu yazmıştır ki, okul müdürü de artık endişelenmeye başlamıştır! Zira küçük Truffaut, kendisine okula neden gelmediğini soran müdürüne, babasının işgal sırasında Almanlar tarafından tutuklandığını da söylemiştir!

Tanıdık geldi mi? Truffaut’nun yönetmenlik hayatına ilk adımı atmasını sağlayan 400 Darbe filmini izleyenler için bu anlatılar tanıdık gelecektir. Zira, “küçük Truffaut” olarak da tanımlayabileceğimiz Antoine karakteri, aslında François Truffaut’nun otobiyografik olarak ele aldığı eserinde yansıttığı kendi çocukluğudur. Truffaut her şeyi birebir yansıtmamışsa da, kimi küçük değişikliklerle yaşadıklarını aktarmıştır. Örneğin Antoine, öğretmenine annesinin öldüğünü söyler, Balzac için ise mum dikerek edebiyat aşkını dile getirir.

Truffaut biyografisi ile ilgili hayallerimize dönersek… Küçük Truffaut ile başlayan filme, dolayısıyla Truffaut’nun hayatında bu denli önemli bir yer tutan 400 Darbe’nin çekim süreci ile devam edilebilir. Böylece kendi hayatının başrolünde iken gördüğümüz küçük Truffaut’yu, büyüdüğünde ise filminin başrolüne koyduğu Jean-Pierre Léaud aracılığıyla izlemeyi sürdürür, kendisinin ilk yönetmenlik deneyimini nasıl üstlendiğine böylece tanıklık edebiliriz. Zira, daha ilk filmi ile Cannes Film Festivali’nden ödül alan Truffaut, böylece Yeni Dalga akımının başlamasını da sağlayacaktır. Fransız sinemasında önemli bir yere sahip olan bu filmin bir sene sonrasında ise, Truffaut’nun da yardımlarıyla Godard Serseri Aşıklar filmini çekecek; Yeni Dalga’nın sesleri, artık oturmuş bir şekilde duyulmaya başlanacaktır.

Edebiyat ve çiçekten mermiler

Truffaut’nun edebiyata olan düşkünlüğünden bahsetmeden kendisi hakkında konuşmak ya da yazmak mümkün değildir. Yönetmen, verdiği bir röportajında kitapları ve filmleri aynı oranda sevdiğinden bahseder. Yakınlarının ifade ettiğine göre Truffaut, günde üç film izlerken haftada üç kitap bitirir. Balzac’a, Proust’a, Camus’ye duyduğu saygı ve hayranlık; hayatın gerçeklerini ve güzelliklerini bu denli iyi ifade edebilen yazarları kendisine yaklaştırırken, gerçeklikten uzak olarak değerlendirdiği ve yapay bulduğunu belirttiği bilimkurgu türünü ise kendisine uzak bulmasına sebep olur.

Truffaut’nun edebiyat sevgisi bu ya, bilimkurgudan hoşlanmadığını belirttiğinde kendisine önerilen Değişen Dünyanın İnsanları (Fahrenheit 451) adlı kitap, kaçınılmaz bir şekilde onun ilgisini çeker. Zira bu eser, itfaiyecilerin yangın söndürmek için değil, kitap yakmak için çalıştığı bir dünyadan bahseder. Kitapların “okunabilmesini” sağlamak adına insanların tüm cümleleri ezberledikleri bu dünya, Truffaut’yu daha da çeker ve böylece Jules ile Jim ve Piyanisti Vurun filmlerinin ardından bir diğer edebiyat uyarlaması çekilir. Çekimlerin ardından ise şöyle der Truffaut: “İzleyicilerin, hayvanların ya da insanların yandığını görüyormuşçasına acı çekmesini istedim.

Truffaut için edebiyat oksijenle doludur, canlıdır ve nefes alıyordur. Yaşam için gereklidir. Edebiyatın ölümü, oksijen soluyan diğer türler olan hayvanların ya da insanların ölümü gibi endişe vericidir adeta. Yakılan her bir kitap, varlığını sürdüren bir canlının ölümü kadar acı vericidir. Dolayısıyla çekilmesi olası bir Truffaut biyografisi, tıpkı yönetmenin her filminde fazlasıyla yer verdiği kitap okuma sahneleri gibi, büyük oranda edebiyata odaklanıyor olmalı. Hatta bunun, belli bir noktada yer verilen öge konumundan çıkarılıp, filmin bütününe hakim olacak bir şekilde gerçekleştirilmesi, yönetmenin hayatına tutulan ışık kapsamında daha gerçekçi bir hal alınmasını da sağlayabilir.

Truffaut; Camus, Proust, Fournier gibi yazarların eserlerinin beyazperdeye uyarlanması için kendisine teklif götürüldüğünde şöyle der: “Hepsinde de kitaba duyduğum hayranlık, eseri filme çekmemi engelledi. Yönetmenin, 400 Darbe filminde Léaud’ya Balzac için yaktırdığı mum gibi, biyografik eserinde de yer verilecek bu demeçleri ile, edebiyat sevgisine bir kez daha mum yakılması sağlanabilir ve böylece kelimeler, biyografik filminde de bir silah olarak kullanılabilir; ancak mermisi çiçek olan silahlar niteliğinde! Zira Truffaut şiddeti sevmez, fırlatılacak vazo yerine içindeki çiçeklerin saçılmasını tercih eder…

Aşk, Politika ve ’68

Yeni Dalga akımı dolayısıyla Jean Luc Godard’la sürekli bir karşılaştırma halinde ele alınan François Truffaut, Godard’ın politik sinemaya olan eğilimine karşın eserlerinde toplumsal meselelere yer vermez. Bu, Truffaut’nun apolitikliğinden değil, sinemanın didaktik bir biçim olarak kullanılmasına karşı duyduğu hoşgörüsüzlükten ileri gelir. Zira mermi yerine çiçek kullanan ve ele aldığı Piyanisti Vurun (Tirez sur la Pianiste) ya da Siyah Gelinlik (La Mariee etait en noir) adlı filmlerinde de şiddet ve intikam ögelerinden dolayı pişmanlık duyan bir yönetmenden bahsediyoruz… Yine de Truffaut, sahip olunan genel kanının aksine apolitik değildir. Vietnam savaşı ile ilgili olarak şu ifadelerde bulunur: “Herhalde Amerikalılar savaşı kınamaktan çok yüceltmekte daha yetenekli.

Dolayısıyla, olası bir biyografik eserinde, Truffaut’nun edebiyat ile kazandığı görüşü ile güncel konulara olan tavrı arasında çizdiği bu duvara yer verilebilir. Truffaut, yaşananlara karşı gözlerini kapatmayan, ancak sanatını ele alırken politikadan ziyade aşka yer veren bir isimdir. Zira yönetmen şu ifadelerde bulunur:  “Aşktan bahsetmek daha büyük bir yetenek ister ve insanı bir hikaye anlatma çerçevesinin ötesine geçmeye zorlar. Yönetmen, ’68 dönemi sonrasında ele alınan sinemanın fazlasıyla politikleşmesine karşı çıkar ve fiziksel aşk yerine, aşk hakkında fiziksel film yaptığını belirtir. Truffaut’nun belirttiğine göre bayılmak ve kusmak gibi etkiler bu nedenle önemlidir. Zira o, aşkın en uç noktalarda gezindiği eserlere imzasını atar; tıpkı yaşadığı aşkı dolayısıyla çöküntüye uğrayan Adele’in hikayesinde olduğu gibi…

François Truffaut’nun politikadan uzak kalma çabası, politikanın sinemaya dokunması ile kırılgan hal alır. Bu kırılganlık ise, Truffaut biyografisi için “olmazsa olmaz” bir öge olarak ele alınmalıdır. Zira Truffaut, Charles de Gaulle’ün kültür bakanı olarak görev yaptığı 1968’de, La Cinémathèque’in kurucuları arasında bulunan Henri Langlois’nın André Malraux tarafından görevden alınması üzerine, filmlerin gösterilmesine izin verilemeyeceğine dair yönetmenlerle anlaşmaya gidilmesini sağlar ve böylece La Cinémathèque kapanır. Truffaut’nun Çalınmış Buseler (Baisers Voles) filminin açılış sahnesine de ilham kaynağı olan bu olay, yönetmenin hayatında verdiği en büyük politik savaşımlardan biridir. Dolayısıyla Truffaut’nun hayatında yer eden tek toplumsal olay olarak bu noktanın çekilmesi, yönetmenin olası biyografisinde kaçınılmaz olmalıdır.

Bir sinema eleştirmeni olarak kariyerine başlayan ve sonrasında “Bu kadar çok biliyorsan kendin çek!” denilerek yönetmenlik hayatına adım atan Truffaut’nun, biyografik olarak ele alınacak eserinin büyük oranda şiirsel bir anlatı sunması gerektiği aşikar. Dolayısıyla önemli olan soru şu ki, bu film yeterince edebiyatla ilgili olarak ele alınabilecek mi?

Zira biz de aynı oksijeni soluyan varlıklarız. Varoluşumuz sizce de sarf ettiğimiz kelimelere bağlı değil mi?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi