“Biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. Ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: ben her yana saldırıp duruyorum!”

Hayatım boyunca maruz kaldığım -ve eminim ki kalacağım- ama cevap verirken tıkandığım kimi sorular oldu. “En sevdiğin film ne?”, “Peki, en sevdiğin yönetmen kim?” Bu sorulara hiçbir zaman spesifik bir cevap veremedim; çünkü hayatın tek düze olmayan akışkanlığı gibi beğeniler de değişken ve akışkandır. En sevdiğim filmin ya da en sevdiğim yönetmenin kim olduğun bilmiyorum; zira aralarından bir seçim yapmak benim için oldukça zor. Ama aramızda büyük bir bağ olduğunu düşündüğüm ve hatta hissettiğim bir yönetmen var ve ona karşı duyduğum saygı da hayranlıktan geliyor. Nefes aldığı 37 yıla 35 film sığdırma başarısını göstermiş Rainer Werner Fassbinder ile aramızdaki bağ, tesadüfi bir biçimde karşıma çıkan onun ölüm ve benim doğum günlerimizin aynı tarihe denk düşmesiyle açıklanabilir mi bilmiyorum; ama mesele bundan çok daha derindir diye düşünüyorum. 10 Haziran 1982 yılında, Münih’teki evinde aşırı doz kokain aldıktan sonra uyku hapı içerek intihar eden Fassbinder’in hayatını filme almak için; makarayı geri sarmamız gerek.

Geri Dönüşler (Flashback) ve Tiyatro Yılları

31 Mayıs 1945 yılında Bavyera’da… Bir dakika bir dakika, Fassbinder’i anlatan bir film yapmak için bu kadar geri gitmeye gerek yok; amacımız soy ağacı çıkarmak değil. Çizgisel bir zaman doğrultusuna ihtiyacımız olduğunu da çok düşünmüyorum; ama Fassbinder’i anlatacak filmin sondan başlamasını isterdim. Zaten makarayı da bu yüzden geri sardım.

Yaklaşık 5 ay önce gittiğim Berlin’e adım atar atmaz içimde çok güçlü duygular hissetmiştim. Şehrin tüm dokusuna nüfuz eden sanat, siyaset ve felsefe aklımı başımdan almıştı adeta. Kısıtlı bir vaktim vardı ve merak ettiğim yapıları, sokakları görebilmek adına hızlı hareket etmem gerekiyordu. Bu yüzden; sabahın 8’inde, hafızamın en güzel alanlarından birine yerleşmiş, Fassbinder imzalı mini dizi Berlin Alexanderplatz’ı hayal ederek, Berlin’in devasa caddesi Alexanderplatz’a çevirdim rotamı. Ve tüm o yol boyunca aklımda ve yanımda taşıdığım tek isim Fassbinder’di. Elinden bir dakika düşürmediği sigarasıyla bana arkadaşlık eden Fassbinder… O anlatıyor ben de dinliyordum; ama kafamda canlanan imajda onun peşine takılmış bir kamera gibiydim.

16 yaşına basmış yeniyetme Fassbinder’in peşindeki kamera bir aksiyon tiyatrosu grubunun içindeydi. Münih’teydik ve sokak tiyatrolarından kabarelere koşturuyorduk. 1968 yılına geldiğimizde ise Fassbinder kendi tiyatro kumpanyası Antiteater’ı kurdu. Sürekli düşünen ve düşündüklerini kağıt üzerine aktaran; kısacası kendini üretmeye adamış bir yaşam biçimiydi onunkisi. Oldukça güzel ilişkiler kurduğu arkadaş ortamı ise belirli bir çemberle sınırlıydı. Ama bu çember, ilerleyen yıllarda çekeceği filmlerin hataya mahal vermeyen görünüşünü de ortaya koyacaktı.

Batı Almanya ve Yeni Alman Sineması

1960’lı yılların hemen başlarında Almanya’nın iki ayrı toplumsal sisteme ayrılmasıyla gelişen olaylar, Alman Sineması için de can alıcı bir yol ayrımı inşa ediyordu. Ticari sinemanın çöküşe geçmesiyle birlikte, İngiliz Özgür Sinema Hareketi ve Fransız Yeni Dalgası’ndan cesaret alan Alman yönetmen ve eleştirmenlerden oluşan bir grup, Almanya için yeni bir sinema hayal etmekteydi. Ve 28 Şubat 1962’de beklenen oldu: Tarihe, Oberhausen Manifestosu olarak geçen kısa ama güçlü manifesto, Genç Alman Sineması’nın doğuşunu ilan ediyordu. Kısa süre içerisinde ana akımla bütünleşen Yeni Dalga’nın aksine, Genç Alman Sineması’nın asi sinemacıları Alman yapımcılar tarafından finansal destek almadılar. Finansal desteği olmayan 1960’lı yılların Genç Alman Sineması’nın ardılı olan 1970’li yılların Yeni Alman Sineması ise bu finansal sorunun çözülmesi açısından devlet yardımı ile desteklenmeye başlandı. Elbette burada amacım tarih anlatmak değil; fakat Fassbinder’in filmini çekeceksek dönemin koşulları ve olaylarından uzak kalmamız imkansız. Zira, Fassbinder filmlerini politik olmak adına yapmamışsa da, hemen hemen tüm filmleri kendi kültüründen, dönemin ekonomik yapısından ve koşullarından bağımsız değildir.

1978 yılında Time dergisi tarafından ‘Avrupa’daki en canlı sinema’ ilan edilen Yeni Alman Sineması’nın en güçlü yönetmeni kabul edilen Fassbinder gibi aynı akımın içinde yer alan Wim Wenders, Werner Herzog, Volker Schlöndorff gibi usta ‘auteur’ yönetmenlerin de Fassbinder biyografisinin içinde mutlaka olması gerekir.

Bu bölümün yine olmazsa olmazlarından biri de; Fassbinder’in ilk ses getiren filmi Ali: Korku Ruhu Kemirir’in, 28 yaşındaki genç yönetmene Cannes Film Festivali’nden kazandırdığı FIPRESCI Özel Jüri Ödülü’dür. Bu detayı bir Fassbinder biyografisinde görmeyi isterdim.

Douglas Sirk Etkisi ve Melodram

Hamburg doğumlu Hollywood yönetmeni Douglas Sirk’in filmleriyle ilk defa 1971 yılında tanışan Fassbinder, Sirk’i manevi babası olarak kabul eder. Bu sebepten Sirk’e bir Fassbinder biyografisi içerisinde mutlaka değinilmesi gerekir. Sirk’in melodramlarına hayran olan Fassbinder kendi filmlerinde de melodramatik anlatımı oldukça benimser; fakat melodramların tuzaklarına asla düşmez. Brecht’çi estetiği filmlerine uygularken amacı; kalıpları kırmaktır. Bu yüzden anlatımın sürekliliğini ve yerleşik değerler üzerinden filme bakışı kırmak için; alakasız görünen dekorları, zevksiz renkleri ya da en dramatik sahnelerde üst üste bindirilen anlamsız sesleri kullanır. Melodramatik ögeleri kullanmayı oldukça sevse de uyguladığı film estetiği sayesinde kalıpları yıkar ve melodramatik imgeleri nötralize eder.

Marjinallerin, toplum dışına itilmişlerin sözcüsü…

Fassbinder bu başlığı okusa muhtemelen bana kızabilirdi; çünkü o bunları dert edinmezdi aslında. Yani birilerinin sözcülüğünü yapmak gibi bir görevi benimsemezdi. Her şeye karşı olan yapısı sebebiyle Fassbinder’i anlatacak bir filmin onu asla kalıplara sokmaması gerek. Çünkü Fassbinder, sistem içinde her açıdan sıra dışı ve marjinal bir kişiliğe sahipti. Alman milliyetçiliğinden kapitalizme ama oradan da komünizm düşüncesine, burjuva ahlak normlarından düzenli ve disiplinli bir yaşama, herhangi bir sanat eserine yönelik değerlendirme ölçütlerinden yüzeysel başkaldırıcılık eylemlerine dek hemen hemen her şeye karşı olan tutumu; varoluşunun özünü oluşturmaktaydı. Fassbinder şöyle düşünüyordu: “Sınıf savaşına inanmıyorum ve güçlünün zayıfı ezişinin neredeyse dünyanın değişmez yargısı olduğunu düşünüyorum.”

Fassbinder; sanki erken yaşta öleceğini tahmin etmiş gibi durmaksızın çalışan ve üreten (kimi zaman aynı yılda dört film ürettiği oluyordu) iflah olmaz bir işkolikti. Son yıllarında ilaçla arttırılan çalışma hızı ve enerjisinin, bir Fassbinder biyografisinin en belirgin imajlarından biri olacağından şüphem yok. Fassbinder’in tüm hayatı, yaptığı işler özel hayatından bağımsız olmadığı ve ayrı düşünülemeyeceği için; çekilmesi muhtemel bir biyografinin birbiriyle iç içe geçmiş bir anlatımla verilmesini tercih ederim. Bu yüzden; yaşamın kendisini yapısöküme uğratmış Fassbinder’in biyografisinin, yapısökümsel bir anlatım dili ve estetik biçimiyle verilmesini ve bu görevi de Jim Jarmusch’un üstlenmesini çok isterdim. Olur mu bilmem; ama bu fikir kulağına çalınsa fena olmaz.

Benim Fassbinder’i izleyen kameram bu noktada kesintiye uğrayarak Münih’ten Berlin’e geri dönüyor. Şimdi kamerasıyla benim peşimde olan Fassbinder ile birlikte Berlin Film Festivali’nin düzenlendiği yer olan Potsdamer Platz’a doğru ilerliyoruz. Festival salonu hemen solumuzda kalırken caddenin tam ortasından geçen kırmızı bölgenin Starlar Bulvarı olduğunu anlıyorum. Alman Sineması’nın ünlü film yıldızları, yönetmenleri ve yapımcılarının yıldızları duruyor şimdi ayaklarımızın ucunda. İki adım daha attıktan sonra duruyoruz ve bir yere bir de birbirimize bakıyoruz. Sonra ikimiz birden çıkarıp bir sigara yakıyoruz…

rainer-werner-fassbinder-berlin---filmloverss

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi