“Ulis’in bakışı gezdiriyor beni,
Zaten heykel olmak için yaratılmış
Mağrur bir Lenin heykeli gibi,
Üzgün müyüm, evet.
Kederli miyim, derin.
Hiç konuşmuyor Lenin.
Hiçbir şey demiyor gözleri Baltık denizleri gibi;
Uzak, puslu, sisli.
Bakın bakın kederlenin…”

-Haydar Ergülen

Ünlü yönetmenlerin hayatını kurgusal bir biyografiye çevirdiğimiz serimizde bu hafta Yunan Sineması’nın şairi Theo Angelopoulos’u, büyüdüğü toprakların kültüründen ve felsefesinden sapmadan anlatacağız. Üstelik onun sinema diline mütevazi bir dokunuş yaparak, zamanda ve mekanda ileri geri sıçrayarak…

Santorini sokaklarında yalın ayak koşan küçük bir çocuğu, nefes nefese kalmış ve tarihin en şiddetli volkan patlamasıyla oluşan bu adada güneşin batışını seyrederken hayal edin. Yıl 1946. Çocuk gözlerini kapar, güneş batmıştır ve küçücük tebessümüne uzaklardan bir mızıka sesi karışır. Ve kadın kahkahaları doluşur çocuğun yüreğine. Tekrar koşmaya başlar… Ve sahne kararır.

Yunanistan’ın tarihi, mitolojisi ve kültürüyle harmanlanan bir çocukluğun, ezilmiş üzümün anason kokusuna karıştığı sokaklarına yapılmış naif bir dokunuş, olası bir Angelopoulos biyografisi için güzel bir giriş olabilir. Bir sonraki plan-sekanstaysa Theo koylardan birinde, belli belirsiz imgelerle annesinin koynunda bir masalla uykuya dalar ve uyandığında şarabı sevgilisinin dudağından içebileceği yaştatır. Sevgilisiyle ellerinde kadehleri, dünyayı değiştirmek isteyenleri andıkları o geceden sonra zaman; Eleni’yi, Katerina’yı ve Anna’yı katar dünya telaşına…

Puslu Ege’den esen bir yaz meltemi…

İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir tutkuyla dünyayı değiştirmek ister Theo. Kızının doğum gününde aldıkları 8 mm kamerayı alır eline. Önce çocuklarının gülüşlerini çeker ve zamanla o gülüşler yerini sert bir varoluş sancısına bırakır. Özellikle hukuk okuduğu dönemde Atina’da baskın diktatör rejime karşı her zaman tepkili olan Theo, sesini duyurabileceğine inandığı yedinci sanata sımsıkı sarılır ve birkaç denemeden sonra 20. yy. Yunan siyasetini eleştirdiği meşhur üçlemesini çeker.(1) Ödüller, Avrupa turları, patlayan flaşlar içindeki varoluş sancısını körükler. Daha az politik filmler yapmaya karar verir ve rotasını şiirini bulmaya çevirir.

Fransa’da bir Yunan şair…

Yunanistan’dan Fransa’ya yol aldığı bir tren yolculuğu esnasında okuduğu Bertolt Brecht, Theo’nun kamerasını bir şairin kalemi gibi kullanmasında önemli bir pay edinir. Mitolojik göndermelerle dolu filmlerinde, daha çok bireyden hareketle tarihsel bağlam içinde toplumsal olayları konu edinen Theo, tüm bunları sinema diline uzun plan-sekanslar ve geniş plan çekimlerle yansıtmaktan zevk alır. Onun bu sinema dilinden taviz vermeyen duruşu 1961 yılında IDHEC sinema okulundan atılmasına sebep olsa da, o tüm “ölü zamanları” kadrajına sıkıştırarak çoğunu Eleni Karaindrou’nun bestelediği şarkılarla besler filmlerini. Kurgusal biyografimizde Theo’yla Eleni’yi trende karşılaşan iki yol arkadaşı olarak çizmem “tesadüf” olgusuna küçük bir güzelleme olarak kabul edilebilir. Theo, Fransa’da geçirdiği günlerde 68 kuşağının sanata olan etkisiyle birlikte Avrupa Sineması’ndan ilham alır. Her fırsatta gittiği sinemateklerde izlediği Murnau, Welles, Mizoguchi ve Antonioni gibi yönetmenlerin filmlerinden derinden etkilenir ve politikayı zaman zaman alt metin olarak kullanarak, tıpkı onlar gibi modernleşen dünyada yalnızlaşan bireyleri alır odağına. Her ne kadar geniş bir aileye, mutlu ve tutkulu bir evliliğe sahip olsa da kasketini takıp uzun uzun derin maviliklerde yolunu kaybetmiş bir adam Theo, herkes gibi. Herkes gibi derin uçurumları, çıkmaz sokakları, yarım kalmış hikayeleri, tamamlanmamış gülüşleriyle içinde bir A’lexandre yaşatır gizli gizli.

Öteki Deniz’e yolculuğu…

Sonsuzluk ve bir gün arasında sıkışıp kaldığı bir anda balıkçı teknelerini seyre dalar Theo. Derinlere kök salmış bir çınar ağacı gibi hisseder tüm bedenini. Etrafındaki insanlar pürtelaş ambulans çağırırken Ulis belirir karşısında. Kendisi için bir sigara yakmasını söyler Theo ona. Ve ciğerlerinde hisseder Türk kaçakçıların tütününü. Ulis’e bakar aşkla ve acı sireniyle bir ambulans yaklaşır uzanıp kaldığı yere. Sağlık görevlisi tek camı kırılmış gözlüğünü çıkarırken hiç bitmeyecek yolculuğuna çıkmak üzere kapanır gözleri. O kadar şehir gezmiş, çokça sınırlar aşmıştır da memleketinin topraklarında, Pire’de sarılmıştır ölüme. Gülümser Theo son yolculuğuna çıkmadan, gülümser ve düşer aklına. Tıpkı istediği gibi, bir film setinde son nefesini vermek üzeredir. Homeros’un, Sofokles’in, Sokrotes’in, Eflatun’un, Aristoteles’in basıp geçtiği topraklarda onlarla aynı kaynaktan su içmiş olma ihtimalinin mutluluğuyla; varsa şayet Tanrı, ona küsmeden… Kulağında Pandora’nın kavonaza sıkıştırılmış dünyasından yankılanan kahkahalarıyla küçücük bir tebessüme sığdırır ömrünün tüm ironisini…

Hiçbir şey sona ermedi, ermez de,
Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikayenin
Başladığı yere döndüm.
Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra da
Ansızın öyle bir anda,
Tıpkı bir rüya gibi
Geriye gelen bir hikâye…
Hiçbir şey sona ermez.

(1) (36 Günleri – Imeresteo – 1972) (Kumpanya – O Thiassos – 1975) (Avcı – Oi Kygnighoi – 1977)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi