Sessizliğin derinliklerinde bulurum kendimi

                                   Atina’da, Paris’te, Pire’de…

Bir yaz meltemidir puslu Ege’den esen,

        Geçmişim ve ardımdakiler için

               Ve karanlıktaki sestedir hüznü;

                         Aleksandre…

Geriye kalan ateştedir tüm benliğim

Savaşta, yağmurda, sınırda, denizde

Geriye kalanlarla varımdır ben,

       Gidenler de vardırlar ama nerede?

Bir ev vardı, bir ses, bir kadın…

Kadın vardı,

          Hep bekleyen, ama kimi?

  Kim daha uzak olabilirdi ona kendinden,

Kimdi?

  Utancı yere göğe sığmayan kaybedişlerinde

O ilk bakışı arayan ,

                     O sözü söyleyen ve ağlayan.

Kimdi film makaralarının sesinde sonsuzluğa karışan…

 

Homeros’un yakarışı duyuldu Smyrna’dan ve Eros’un gözyaşı düştü, Hades’in kalbini yumuşatan toprağa. Her şey tek ve bir oldu yeniden. Ilık bir sonbahar rüzgarı, ilk günkü gibi doldu ciğerlerine. Sisli Ege denizi koynuna sokuldu ayaklarındaki taşların. Belirsiz silüetler tümden kayboldu silik ufukta. Arkasında bir ev, terk edilmiş ve harabe. Yaşlı bedeni yavaşça ıslandı çiseleyen yağmurda: “Neredeyim ben ve kimim?” Eski zamanlardan bir at arabası belirdi uzakta. İçinden pelerinli bir adam indi ve ona baktı. “Hiçbir şey gelmiyorsa elinden bir söz söyle, nereye gidiyorsun?” “Kitera’ya!”

“Bilmem.” dedi genç çocuk, “Bu tren nereye gider.” Nasıl bilmez diye düşündü içinden, üstelikte trenin içinde olmasına rağmen. Öylece beklemeye devam etti bembeyaz çarşafların içinde. Uzaktan silah sesleri geliyor bir de akordeon sesi. Bir delikanlı dans ediyor kumsalda ufak bir kızla, sonra kız koşup ağlıyor ve bir kadın geçiyor ansızın önünden. “Seni böyle ansızın görmeyi hiç ummuyordum.” Yağmur iyice sicimleşirken sınıra yaklaşıyor çamurların içinde. Ellisindeki bir adam için zor bir yolculuk bu. Bir leyleğin adımı kadar naif bir adım aslında attığı ama başka bir yer oluyor bir anda orası. “Sınırı geçtim ama hala buradayım, evime ulaşmak için daha kaç sınır geçmeliyim?”

Otuz yaşına göre fazla çökmüşsün diyor kumpanyadakiler. Bir şair ne yer ne içer de bu kadar çöker. Kırmızı fularlı bir genç kendi bölümünde atacağı sloganı çalışıyor kumsalın çamurunda. Kıyafetler asılı tel örgülerde ama kurutmak için değil satılık hepsi. Şehre kadar gidiyor onlarla beraber. Yollar bomboş ve puslu. Sarı yağmurluklu hayaletler dolaşıyor etrafta ve kırık dökük bir Lenin silüeti. Bir kadın giriyor koluna şehrin sessiz sokaklarında. “Meleğin sessizliğiydi başımızı derde sokan. İndirdi kanatlarını değmek için toprağa ve çamura. Tek ütopyam üçüncü kanat.” “Anne!”

Kocaman bir eve dönüştürülmüştü tüm oditoryum. Localar birer oda olmuştu insanlar için. “Selanik mülteciler şehri, böyle diyorlar değil mi?” Henüz yirmi yaşında bir adam ve sevdiği ne yapardı bu karanlık dünyada? Bu akordeon sesleri ne zaman susar ya da ne zaman biter bu silah sesleri? Nedir insanların özgürlük savaşını destekleyecek bir sözün değeri ve nerededir o ilk bakışın sessizliği? Yığılıp kaldı bir binanın deposuna tıkıştırılmış makaraların arasında. Gençliğe giden her adımı zorlaşıyordu artık. Tüm hayatının yükü omuzlarına bindikçe yolu da karanlıklaşıyordu. Sahi nereye gidiyordu?

Yazın sıcak gün doğumunda uyandı bembeyaz çarşafların içinde. İçeriden hala sesleri geliyor annesinin, babasının ve diğerlerinin. Sessizce buluşup arkadaşlarıyla, vücudunu yalayan sıcacık rüzgar eşliğinde girdi denize. Sessizlik ve dalga şıpırtıları kulağına fısıldıyordu tüm tarihini Atina’nın ve İyonya’nın, İkinci Dünya Savaşı’nın ve 68 kuşağının. On yaşında bir çocuk olmak gibiydi ayağının altından kayan kumlarda mutlu olmak. Her şey uzaktı ondan, arkadaşları zaten oydu onun için. Özlediğinde ardında kalanları, hep farklı bir isimle seslenirdi kendine: “Ey selim…”

Bir yaz gecesi döndüğünde geri, ve gösterdiğinde onu o yapan tüm işaretleri, limon ağacına vuran ay ışığında gördü kendini. Aşk dokunuşları ve mırıldanmaları hayat verdi ona, sıcak Ege meltemi doldurdu ciğerlerini. “Ey doğa sen yalnızsın, ama ben daha yalnızım. Dünyayı değiştirmek isteyenleri analım bu gece, Eleni’yi ve diğerlerini. Birbirine düşman olan kardeşleri, babaları, çocukları ve insanları. Savaşta hep kaybeden olanları. Ey doğa sen yalnızsın, ama ben daha yalnızım. Gideceksin ve konuşacak kimsem kalmayacak. Bisikletli papazın kıydığı nikahtaki iki aşık kadar uzağım artık kendime. Ey doğa sen yalnızsın, ama ben daha yalnızım. Söyle bana kimim ben?” “ARGADİNİ”

 Theodoros Angelopoulos anısına…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi