LGBT temalı filmler, tıpkı kadın/çocuk temalı filmler gibi, hak temelini oturtmaya çalışırken sinema çizgisinden ayrılarak sanatı teğet geçen ve maalesef sinema adına başarısız filmler oluyor. Tek taraflı bakışa maruz bırakılmış ve sinema adına başarıyı yakalayan filmler ise LGBT temasını teğet geçmek zorunda kalıyor, meseleye dışarıdan bakan ve karakterleri karikatürize edilmiş birer komedya haline gelebiliyor. 

LGBT temasını direkt ya da dolaylı -ve oldukça başarılı bir şekilde- işleyen ve sinema tarihinde sağlam yere sahip filmler de elbette var. A Single Man, The Kids are All Right, Milk, Brokeback Mountain, Tomboy, Zenne yakın dönemden benim hatırladıklarım. Güncel dizilerden Modern Family, Glee ve Gossip Girl gibi yapımlar konuya genel temalarında yer verirken, hemen hemen tüm dizilerde eşcinsel, biseksüel ya da transseksüel ana ya da yan karakterlere yer veriliyor.  

2011 yılında Andrew Haigh bizlere hem LGBT temasını çok başarılı işleyen, hem de sinemasal anlatımdan taviz vermeyen, Weekend adlı bir film hediye etti. Aldık, kabul ettik ve çok çok beğendik. Sinema üzerine yazmaya başladığımdan beri dilimden düşürmediğim “insan doğası” bu filmde ancak bu denli güzel anlatılabilirdi. Bizi Tom Cullen ve Chris New gibi iki mükemmel yıldızla tanıştıran film, eşcinsel haklarını savunmak adı altında bağıran agresif filmlere inat, “biz de buradayız” mesajını olabilecek en sıcak yaklaşımla anlatıyor: eşcinsel bir çiftin aşk hikayesini sakin, sessiz, olduğu gibi göstererek toplumun kalan kısmında yaşanan diğer aşk hikayelerinden bir farkının olmadığını kanıtlıyor izleyiciye. Filmin belki de en önemli ve başarılı seçimi bu aşamada olmuş, önyargıyla giden bir seyircinin bile gardını rahatlıkla düşürebilecek naif ve romantik bir ilişki var perdede. Hareketli kamera kullanımıyla sürekli seyirciyi hikayenin bir bölümüne yerleştiren yönetmen, izleyeni filmin içine çekerek empati kurduruyor. En özel sohbetlerinde ya da en yakın anlarında bile çiftin hemen yanında oluyor seyirci, filmden ayrılamıyor. Bu durum pek çok seyirciye rahatsızlık veriyor olabilir, ancak filmin amacı da burada ortaya çıkıyor: Seyirci ne kadar zorlansa da, bir yerden sonra kendi algı ve değerlerini gözden geçirmek zorunda kalıyor; bu sayede kendini, çevresini, toplumu bu yeni algı ve değerler üzerinden sorguluyor. 

Yıllar yıllar önce Shakespeare Merchant of Venice’de yahudi tacir Shylock’a aşağıdaki satırları söyletti: “If you prick us, do we not bleed? If you tickle us, do we not laugh? If you poison us, do we not die? And if you wrong us, shall we not revenge? If we are like you in the rest, we will resemble you in that.” Önyargıları yıkan ve insan olma hali’ni en naif haliyle anlatan Weekend, aynı havayı soluyor ve aynı şeylerden besleniyorken farklı muamele görmemizin anlamsızlığına parmak basıyor. Zaten yıllar yılı kavgası verilen şey de bu değil miydi?

LGBT temalı filmler, tıpkı kadın/çocuk temalı filmler gibi, hak temelini oturtmaya çalışırken sinema çizgisinden ayrılarak sanatı teğet geçen ve maalesef sinema adına başarısız filmler oluyor. Tek taraflı bakışa maruz bırakılmış ve sinema adına başarıyı yakalayan filmler ise LGBT temasını teğet geçmek zorunda kalıyor, meseleye dışarıdan bakan ve karakterleri karikatürize edilmiş birer komedya haline gelebiliyor.  LGBT temasını direkt ya da dolaylı -ve oldukça başarılı bir şekilde- işleyen ve sinema tarihinde sağlam yere sahip filmler de elbette var. A Single Man, The Kids are All Right, Milk, Brokeback Mountain, Tomboy, Zenne yakın dönemden benim hatırladıklarım. Güncel dizilerden Modern Family, Glee ve Gossip Girl gibi yapımlar konuya genel temalarında yer verirken, hemen hemen tüm dizilerde eşcinsel, biseksüel ya da transseksüel ana ya da yan karakterlere yer veriliyor.   2011 yılında Andrew Haigh bizlere hem LGBT temasını çok başarılı işleyen, hem de sinemasal anlatımdan taviz vermeyen, Weekend adlı bir film hediye etti. Aldık, kabul ettik ve çok çok beğendik. Sinema üzerine yazmaya başladığımdan beri dilimden düşürmediğim “insan doğası” bu filmde ancak bu denli güzel anlatılabilirdi. Bizi Tom Cullen ve Chris New gibi iki mükemmel yıldızla tanıştıran film, eşcinsel haklarını savunmak adı altında bağıran agresif filmlere inat, “biz de buradayız” mesajını olabilecek en sıcak yaklaşımla anlatıyor: eşcinsel bir çiftin aşk hikayesini sakin, sessiz, olduğu gibi göstererek toplumun kalan kısmında yaşanan diğer aşk hikayelerinden bir farkının olmadığını kanıtlıyor izleyiciye. Filmin belki de en önemli ve başarılı seçimi bu aşamada olmuş, önyargıyla giden bir seyircinin bile gardını rahatlıkla düşürebilecek naif ve romantik bir ilişki var perdede. Hareketli kamera kullanımıyla sürekli seyirciyi hikayenin bir bölümüne yerleştiren yönetmen, izleyeni filmin içine çekerek empati kurduruyor. En özel sohbetlerinde ya da en yakın anlarında bile çiftin hemen yanında oluyor seyirci, filmden ayrılamıyor. Bu durum pek çok seyirciye rahatsızlık veriyor olabilir, ancak filmin amacı da burada ortaya çıkıyor: Seyirci ne kadar zorlansa da, bir yerden sonra kendi algı ve değerlerini gözden geçirmek zorunda kalıyor; bu sayede kendini, çevresini, toplumu bu yeni algı ve değerler üzerinden sorguluyor.  Yıllar yıllar önce Shakespeare Merchant of Venice’de yahudi tacir Shylock’a aşağıdaki satırları söyletti: "If you prick us, do we not bleed? If you tickle us, do we not laugh? If you poison us, do we not die? And if you wrong us, shall we not revenge? If we are like you in the rest, we will resemble you in that.” Önyargıları yıkan ve insan olma hali’ni en naif haliyle anlatan Weekend, aynı havayı soluyor ve aynı şeylerden besleniyorken farklı muamele görmemizin anlamsızlığına parmak basıyor. Zaten yıllar yılı kavgası verilen şey de bu değil miydi?

0

Seyirci ne kadar zorlansa da, bir yerden sonra kendi algı ve değerlerini gözden geçirmek zorunda kalıyor; bu sayede kendini, çevresini, toplumu bu yeni algı ve değerler üzerinden sorguluyor.

Kullanıcı Puanları: 4.49 ( 4 votes)
0
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi