Özellikle siyasi kimliği üzerinden ortaya koyduğu işlerle adını duyuran ünlü Fransız düşünür Alain Badiou, Kıta Felsefesi içerisinde ontolojiyi genel olarak probleme edip bu alanda bir dizge oluşturan son yetkin filozoflardan biridir. Bu açıdan onun, ortaya koyduğu felsefenin temeli ve ana külliyatı olan başyapıt eseri “L’Être et l’Événement”, bir anlamda ontoloji felsefesindeki yeni “Varlık ve Zaman” olarak büyük bir öneme sahiptir. 1988’de yazılan bu eser -2005’te İngilizce’ye çevrilmiş (Being and Event) ve Türkçe’ye henüz çevrilmemiştir- değerini ağırlıklı olarak 2000 sonrasında kazanmış ve Badio’nun ontolojisi, geniş bir tartışma konusu olmuştur.

Daha çok siyasi okumalar üzerinden açımlaması yapılan bu dizgenin sinemayla olan ilişkisiyse yine Badiou’nun 2012’de yayınlanan “La République de Platon” –Kitabın Tükçe çevirisi bu yılın ilk ayında “Platon’un Devleti” ismiyle yayınlanmıştır- eserinde, düşünür tarafından bizzat ele alınmış ve ontoloji felsefesindeki yeri belirlenmiştir. Bu açıdan Badiou, sinemayı Platon’un mağara alegorisinin günümüz uyarlaması olarak düşünmüş ve ontolojisinde, hakikate dair ona önemli bir konum atfetmiştir.

Bu açıdan düşünüldüğünde, sinemanın Badiou felsefesinde varlığa –bir diğer adıyla hakikate- dair bir ilişki içine sokulmasının bazı şartları söz konusudur. Bu şartların belirlenmesindeki temel hususu ortaya koymak adına Badiou felsefesindeki temel mefhumları açıklamak yerinde olacaktır ki yazımıza niçin Sokurov’un Faust’unu seçtiğimiz de böylece açığa çıkacaktır.

Badiou, varlığa dair varolan üzerinden hareket eden Kant ve Heidegger’i, kurtulmaya çalıştıkları metafizik alana saplanıp kalmakla eleştirir. Bu açıdan ontoloji alanına yönelik iki farklı yönelimden eleştiri geliştirir. Aristoteles’i, varolanı inceleyen varolan düşüncesi üzerinden eleştirerek onun nesnelliğini olumsuzlar. Yani varlığa dair araştırmada öznenin öncelikli konumu Badiou için temel savdır. Ama buraya kadar aynı yolda gittiği Kant ve Heidegger ile metafizik alanı konusunda ayrılır. Çünkü düşünür, Heidegger’in Pre-Sokratik düşünürler üzerinden şiire yönelerek hakikat meselesini rasyonel alanın dışına taşıdığını söyler. Bu açıdan Heidegger; Platon’un varlığa dair araştırmanın üzerini örttüğünü ve devamında gelişen felsefenin, bu alandaki çalışmalarının bu sebeple muğlak olduğunu söylerken Badiou tam tersine, Platon’u varlığa dair araştırmada temel çıkış noktası olarak imler.

Peki Platon üzerinden gerçekleşen bu kırılmanın temelinde ne yatmaktadır? Badiou varlığa dair araştırmayı rasyonel alana çekerken metafizikteki en temel aksiyom olan “sonsuz” ve “bir” kavramlarını alaşağı eder. Buradaki temel çıkış noktasıysa Alman matematikçi Georg Cantor’un Kümeler Teorisi’dir. 1900’lü yılların başlarında kümeler üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Cantor, özellikle geliştirdiği teori ile yaşadığı dönemde çok büyük tartışmalara sebep olmuştur. Çünkü keşfettiği şey yalnızca matematiği değil tüm düşünme pratiğini alt üst eden bir yapıdadır. Cantor, kümeler üzerinden; “eleman” ve “alt küme” kavramlarını sonsuz işlemlere uygulayarak gerçel sayıların sonsuzluğunun doğal sayıların sonsuzluğundan daha büyük olduğunu ispatlamış –ki klasik matematiğe göre alt kümenin eleman sayısı güç kümesinin eleman sayısından fazla olamaz- ve bu, ardından iki büyük keşfin önünü açmıştır. İlki, sonsuz sayıda elemanı olan doğal sayılar kümesinin sonsuz sayıda elemanı olan reel sayılar kümesine eşit olmadığı göstermesiyle sonsuzun “bir” olmadığını ortaya koymasıdır. Yani buradaki durum tam olarak şudur, bir sonsuz başka bir sonsuzdan büyüktür; o halde sonsuz “bir” değil çokluktur. Yani sonsuz dediğimiz şey aslında sonsuzların sonsuzluğudur. Bu düşünce Badiou’nun felsefesinin temelini oluştururken Cantor’un ortaya koyduğu ikinci keşif, düşünürün felsefesindeki temel çözüm noktası olmuştur.

Cantor’un, doğal sayılar kümesinin alt kümesi olan reel sayıları kümesindeki eleman sayısının doğal sayılar kümesinin eleman sayısından –ki aslında ikisi de sonsuzdur- daha fazla olduğunu ispatlaması yalnızca sonsuzların sonsuzluğunu değil aynı zamanda alt kümenin güç kümesine göre aşırı olduğunu ortaya koymuştur. Peki bu iki keşif felsefi anlamda ne anlama gelmektedir ve Badiou felsefesi bunları nasıl ele alır?

Badiou, Cantor’un teoremindeki güç kümesi ve alt küme kavramlarını “sunum” ve “temsil” üzerinden ele almış, buradan sonsuzluğun sonsuzluğu üzerinden; sonsuzun “bir” değil çokluk olduğunu ortaya koymuş ve bu sayede ontolojinin metafizik alana saplandığını iddia ettiği Heidegger’i, bu çokluk kavramı üzerinden aşmaya çalışmıştır. Bu sayede Badiou, ontolojisini Pre-Sokratik’lerin şiirlerinden koparıp Platon’un idealar dünyasına yönlendirir. Burada, Platon’un idealar dünyası ile görünenler dünyası ikiliğini tersine çevirip; ideaları (temsil), görünenlerin (sunum) bir yansıması olarak ele alır. Bu haliyle, temsilin yani alt kümenin sunuma yani güç kümesine aşırılığı üzerinden “olay” kavramını ortaya koyan Badiou, bunun varlığın anlamının temel anahtarı olduğunu söyler.

Burada “olay” kavramıyla hakikat arasındaki ilişkiyi Badiou, temel olarak matematik üzerinden kurar. Sinemaya da yine bu matematiğin yapısı üzerinden uzanır. Badiou matematiksel nesnelerin olmadığını söyler. Yani “bir” rakamı yoktur, var olan şey “bir-olarak-sayma”dır. Bu açıdan Badiou fenomenolojik kavrayışın ötesine geçerek imgelem veya sembol üzerinden hakikate yönelir. Burada görünüşler kavrayışla alakalıyken yani bunlar güç kümesini oluştururken imgelem alt küme olarak ona aşırıdır. İşte bu aşırının ortaya çıkmasıyla yaşanan kırılma “olay”ın olduğu kısımdır. Bu kırılma bir anlamda görünüşün yeniden inşasına dönük bir yapının da önceleyeni olur. Yani yeniden inşa, varlığın anlamının aşırılıkla fenomenleri aşması sonucu yeni fenomenlerin yaratılması zorunluluğundan doğar. Böylece Badiou transendental bir ilişki ortaya koymadan varlığa dönük olmanın ve onun anlamına yönelik çalışmanın metafiziğin ötesinde aksiyomatik bir temelini kurmuş olur.

Bu meselenin sinemaya zerk ettiği noktaysa, bu matematiksel imgelem aksiyomuna ulaşılması noktasında temellenir. Yani film, fenomenlerden yola çıkıp –ki zorunlu olarak hep böyledir- imgelemin aşırı olduğu noktaya ulaşarak “olay”ı ortaya çıkarabildiği sürece ontolojik bir hale bürünüp varlığa yönelimde tıpkı matematiksel bir araca dönüşebilir. Fakat Badiou burada biraz duraksar. Çünkü onun felsefesinin temeli ve genel yönelimi matematik üzerindendir ve sinema bu anlamda fenomenlerle olan dolayımlı ilişkisi dolayısıyla fazlasıyla geri planda kalır. Bu anlamda Badiou sinemaya, hakikate yönelik olma durumunda bir işlev değil bir konum atfeder. Çünkü ona göre sinema ontolojik açımlama anlamında işimize yarasa da hakikate ulaşma da yetersiz kalacaktır. Bu açıdan Heidegger’in ontolojik yöneliminde şiir üzerinden, belli noktalarda sinemaya da ulaşarak “sanatın ontolojikliği” olarak ortaya koyduğu yol, Badiou’da pek fazla öne çıkmaz. Fakat burada Badiou ontolojisinin Heidegger ontolojisiyle bağdaştığı kısımlar da vardır. Buradaki durum; Badiou’nun sinemayı bir açımlama olarak düşündüğü için onu var olan durumu üzerinden ele alarak, sinema ontolojisine dair Heidegger’ci açılımların pratiğe yansımamışlığının bir yanılsamasını yaşamasından ileri gelir. Bu açıdan Sokurov’un Faust’u Heideggerci çizgide bir “ontolojinin sinematiği” pratiğini gerçekleştirerek Badiou’nun ontolojisindeki matematiğe atfedilen işleyişe uzanmayı başarır. Peki nedir burada Sokoruv’un Faust’ta başardığı şey?

Sokurov’un Faust’ta, fenomenlerden imgeleme geçerek buradaki aşırılığın “olay”ı üzerinden bir ontolojik yönelimde bulunduğunu söylediğimizde, aslında Badiou ve Hedigger’i tek bir noktada birleştirmiş oluruz. Buradaki birleşme iki temel üzerinden oluşur. ilki fenomenlerden imgeleme geçiş kısmıdır, bu aslında sinemadaki “metafor” kavramıyla ve onun aşılmasıyla ilgili bir meseleden ileri gelir. Yani burada var olan durum tam olarak şudur; metafor imgenin üzerine yeni bir imgenin inşa edilmesidir ama burada var olan eski imge ile birlikte bir eklemlenme söz konusu olduğu için fenomenlerden bir tür “uzaklaşma” söz konusudur fakat son kertede kopuş gerçekleşmez. Çünkü metaforun olması için öncelikle o imgenin var olması gerekir ki bu da fenomenlerle olan dolayımlılığın yeniden inşası demektir. Bu açıdan Sokoruv’un Faust’ta yaptığı, metafor mefhumunu daha ileriye götürerek onu imgeden koparmayı başarmasıdır. Bu açıdan artık Faust’ta olan şey bir metafor değildir çünkü var olan şey, fenomenin imgelemle bağı olan imgenin bozuma uğratılarak, yeni bir fenomenolojik inşaya yönlendirilmedir. Yani bu açıdan Faust’ta imgenin fenomenolojik dolayımı koparılıp, imgelem üzerinden yeni bir imge yani yeni bir fenomen inşa etme süreci, Badiou’nun terminolojisiyle konuşacak olursak; imgelemin fenomeni aşıp “olay” üzerinden varlığın yani hakikatin anlamına yönelmesidir. -örneğin filmdeki tema üzerinden konuşacak olursak aslen Goethe’nin eseri üzerinden bir tarihselliği bulunan Faust karakterini; modern bir özne olarak inşa edip, onu; günümüz üzerinden, geleceğe dair kaygısı temelinde ele alır- İşte tam burada Heidegger ile Badiou’nun zıt düştüğü nokta kendini gösterir. Yani imgenin fenomenle olan bağının koparıldıktan sonra yeni imge üzerinden fenomen inşasındaki temelin metafizikle olan ilişkisi. Buradaki ilişkiyi Heidegger sezgisellik üzerinden ele alarak rasyonel olanın ötesine geçmeyi amaçlar fakat buradaki sezgiselliğin zaman mefhumu üzerinden metafizik alana kaymasını engeller. Bu açıdan Badiou ise meselenin tamamen rasyonel alanda kalmasına özen gösterir. Ona göre buradaki temeli sezgi kavramı üzerinden değil “olay” kavramı üzerinden açıklamak önemlidir. Aslında görüleceği üzere aradaki fark fenomenlerin yeniden inşasındaki zaman konusunda ortaya çıkar. Heidegger bu inşa durumunu belli bir zamansallık içinde ele alarak inşanın ortaya çıkmasını sezgisel bir zamanda içkin olarak düşünür. Badiou ise bu inşayı zamandan azat olarak ele aldığı yani aşırılıktan oluşa geçişi doğrudan bir ilişki içinde açıkladığı için, bu geçişi “olay” üzerinden ortaya koyup irrasyonel alana hiçbir şekilde girmez.

İşte bu noktada Sokurov, Badiou ontolojisi üzerinden bir ontolojik temel inşa etmesine karşın Heidegger’in zamansallığına yönelir. Çünkü Faust’ta olduğu haliyle zamansallıkla yaratılan sezgisel kısım, irrasyonel alanda olmasına karşın; imgeden kopup sinemanın anlatısı üzerinden yeniden rölativist bir yol içerisinde imgeye yöneldiği sürece, rasyonel olarak ilerlemeye devam edecektir. Bu rasyonellik, rölativist bir belirlenimsizlik olarak kendini gösterdiği için irrasyonel algısı yaratır Heidegger’e göre. Bu açıdan burada önemli olan bu rölativist yolun inşası konusunda gösterilecek yaklaşımda yatmaktadır. Haliyle tamamen edimsel bir mesele olan bu inşa; Faust için, yalnızca Faust tarafından Faust’a dönük bir açımlama olduğu anlamına gelir. Yani Sokurov’un, Heidegger’in ontolojisi üzerinden ortaya koyduğu zamansallık, sezgiselliğin inşasını çok geniş bir alana yayarak bunu varoluşçu bir hale getirir. Bu açıdan Faust, Badiou ontolojisiyle hakikate yönelme olarak paralel bir seyir güderken devamında varoluşçu bir hal alarak ondan ayrılır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi