“Çatının üstündeyim, dışarıda yağmur… Ve ben Batı Berlin’e bakıyorum

Her zaman olduğumdan daha özgür hissediyorum / Güneş Batı Berlin’in üzerinden batarken

Ayrılacağım / Geri gelmeyeceğim.”

Camel – West Berlin

İkinci Dünya Savaşı’nda bir harabeye dönen Berlin şehrinin kaderi, savaş sonrası yaklaşık dört yıl kadar oldukça belirsizdi. Şehrin batı yakasını üç sektöre ayıran Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefik güçlerinin karşısında şehrin doğusunu elinde tutan Sovyetler vardı. İki taraf arasında su yüzüne çıkan gerilim hem resmi olarak Soğuk Savaş dönemine girilmesi hem de Berlin’in ve Almanya’nın ikiye bölünmesi ile sonuçlandı. Batı dünyası ile bağlantısı hiçbir zaman kopmasa da Batı Berlin, özellikle 1970’lerin sonunda kendine has bir kültür oluşturmaya başladı. Bu dönem, İngiltere’de yaygınlaşan punk hareketinin izlerini Almanya’da sürdüğünüzde; karşınıza daha karamsar, klostrofobik ve dönemin elektronik ve kraut rock tarz müziklerinden beslenen bir müzik çıkıyordu.

Yönetmenliğini televizyon ve belgesel dünyasından gelen Jörg A. Hoppe, Heiko Lange ve Klaus Maeck’in üstlendiği filmin konusu ise tam da bu noktadan hareket ediyor. Manchester’da küçük bir Virgin Megastore’da çalışan Mark Reeder, plaklarla içi içe geçen yaşantısında özellikle Alman müziğinden etkilendiğini hissediyor. Bunun sonucunda 1978 yılında Berlin’e taşınıyor ve buradaki müzik kültürünün nabzını tutmaya başlıyor. Fakat bir noktadan sonra müziğin, daha büyük bir kültürel oluşumun sadece küçük bir parçası olduğunu anlıyor. Biz de film boyunca 1979-1989 yılları arasında, gençlik alt kültürlerinin gelişimine ve dinamiklerine tanık oluyoruz. Karşımıza çıkan dünya, her şeyin mümkün olduğu yeni bir gezegenmiş gibi görünüyor. Zaten başlı başına Reeder’ın hayat hikayesi buna bir örnek: Hangimiz bu devirde, dükkanda satış yapan bir gençken kendimizi bir rock grubunun menajeri ya da ünlü bir plak firmasının temsilcisi olarak bulabiliriz ki? Üstelik bunu 24 saat uyumayan, her köşesinde fütüristik ögeler ile geçmişin hayaletlerinin çarpıştığı, hiç yapılmamışı yapmanın peşinde koşan parlak ve biraz da çatlak genç zihinlerin yer aldığı bir şehirde yaptığınızı düşünün. İşte burası Batı Berlin!

Film tamamen müzik dünyası üzerinden bir giriş yapıyor ve izleyiciyi, Alman müzik sahnesi ile tanıştırıyor. Die Toten Hosen, Die Arzte, Einstürzende Neubauten, Malaria! gibi grupların ve Blixa Bargeld, Gudrun Gut gibi sanatçıların nasıl ortaya çıktıklarını ve onları başarılı kılan kültürün ne menem bir şey olduğunu sorguluyoruz. Batı Berlin duvarlarla çevrili bir ada olsa da yurt dışından bir çok kişiyi kendisine çeken, sonsuz imkanlar şehri: Nick Cave, Tilda Swinton gibi isimler, yolu bu şehirden geçenlerden. Film, nasıl o döneme bir saygı duruşunda bulunuyorsa aynı biçimde 1970’lerin başlarında Oberhausen Manifestosu ile doğan ve Rainer Werner Fassbinder’in bayraktarlığını yaptığı Yeni Alman Sineması’ndan da izler taşıyor. Üstelik bunu üç yıllık bir süreç sonucunda ortaya çıkan; yüzde 95’i arşiv görüntülerinden, yüzde 5’i ise sonradan eklenen parçalardan oluşan bir belgesel ile yapıyor. Alman yazar Inga Scharf, “Nation and Identity in the New German Cinema: Homeless at Home” isimli kitabında Yeni Alman Sineması’nı kültürel çalışmalar pratiği içinde ele alır ve dönemin sosyo politik iklimini inceler. Bu bakışa göre Alman ulus kimliğini oluşturan üç unsur vardır: mekan, zaman ve toplum. B-Filmi’nde bu üç unsurun da ustaca ele alındığını ve Alman üst kimliğine yönelik bu incelemenin, alt kültürlere uyarlandığını görmek mümkün.

Batı Berlin, sınırları duvarla belirlenmiş bir ada olarak kendisini diğer ülkelerden ayırarak bir ulusal aidiyet yaratıyor. Fakat alt kültürlerde bu sınırlandırmanın, deneysel çabalar üzerinde etkili olmadığını görüyoruz. Tam tersine sınırlar, deneysel ve yeni olanı dış etkenlerden koruyarak daha az marjinal hale getiriyor. Bundan dolayı ki Reeder, şehirde eski dönemlerden kalma Alman polis ya da postacı üniformaları ile gezerken hiç tepki çekmiyor. Rahatça militarist kişiliğinden söz edebiliyor. Ya da Blixa Bargeld, bir üst geçidin altında demirlere vurarak müzik yapabiliyor. Filmde duvarın varlığı, bir bakıma şehri bir “özgürlük bahçesi”ne çeviriyor.

Bu özgürlük bahçesi zaman olarak ise geçmiş, bugün ve geleceği bir arada yaşatıyor. Şehrin bir bölgesinde İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma yıkık bir bina varken ardından otobanların, radyo kulelerinin bu yapılar ile olan uyumsuzluğuna dikkat çekiliyor. Bu görüntü, filmin kitsch ve B-Filmi tarzını ayakta tutuyor. Bir noktada geçmişinden kaçamayan ve sıkışmış bir toplum, bunun yanında bu toplumun içerisinde yer alan bir komünün varlığı söz konusu.

Reeder’ın anlatımı üzerinden ilerleyen film; o dönemin görüntülerini o kadar ustaca bağlıyor ki, kurmacanın heyecanı ile belgeselin estetik yapısı iç içe geçiyor. Filmin izleyici üzerinde etkisini artıran bir unsur da müzik kullanımı. B-Filmi, bu konuda elini hiç korkak alıştırmıyor ve döneme dair önemli müziklerin hepsini bir bir kullanarak kulaklarımızın pasını siliyor. Her ne kadar filmin yönetmenlerinden Klaus Maeck’in deyimiyle telif haklarından dolayı filmin ticari dolaşıma girmesi imkansız olsa da, bu zenginlik B-Filmi’ni bir başucu eseri haline getiriyor. Filmi mükemmel olmaktan bir adım geride tutan nokta ise politik açıdan biraz sorunlu olması. Batı ile Doğu Berlin arasındaki farklılıkların ele alınışı, Batı’nın fazlasıyla romantize edilmesi ve ideal olarak algılanması ile gerçekleşiyor. Doğu Berlin’i tamamen bir polis devleti olarak algılayan ve gençleri de istediği müzikleri dinleyemeyen zavallılar olarak sunan filmde, Batı Berlin’de yaşanan polis şiddeti ve sol fraksiyonların yükselişi, birer kahramanlık mücadelesi gibi ele alınıyor. Elbette hem Doğu hem de Batı Berlin’de genç kuşaklara yönelik ideolojik baskıların tam gaz sürdüğü aşikar ve bunun savunulacak bir tarafı yok. Fakat 1-2 ciddi sahne dışında, Batı’daki şiddetin renkliliği (!) ile doğudaki şiddetin soğukluğunun kıyaslanması gereksiz kaçmış.

Ne mutlu ki, son yıllarda müzik belgesellerinde sınırların zorlandığına tanık oluyoruz. Searching For Sugar Man, Sound City, 20.000 Days on Earth derken B Filmi: Batı Berlin’de Şehvet ve Müzik de duvara yeni bir tuğla ekliyor. Camel’ın şarkısında belirttiği gibi Batı Berlin’e doğru bir yolculuğa çıkıyoruz ve asla dönmek istemiyoruz.

"Çatının üstündeyim, dışarıda yağmur... Ve ben Batı Berlin'e bakıyorum Her zaman olduğumdan daha özgür hissediyorum / Güneş Batı Berlin'in üzerinden batarken Ayrılacağım / Geri gelmeyeceğim." Camel - West Berlin İkinci Dünya Savaşı'nda bir harabeye dönen Berlin şehrinin kaderi, savaş sonrası yaklaşık dört yıl kadar oldukça belirsizdi. Şehrin batı yakasını üç sektöre ayıran Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefik güçlerinin karşısında şehrin doğusunu elinde tutan Sovyetler vardı. İki taraf arasında su yüzüne çıkan gerilim hem resmi olarak Soğuk Savaş dönemine girilmesi hem de Berlin'in ve Almanya'nın ikiye bölünmesi ile sonuçlandı. Batı dünyası ile bağlantısı hiçbir zaman kopmasa da Batı Berlin, özellikle 1970'lerin sonunda kendine has bir kültür oluşturmaya başladı. Bu dönem, İngiltere'de yaygınlaşan punk hareketinin izlerini Almanya'da sürdüğünüzde; karşınıza daha karamsar, klostrofobik ve dönemin elektronik ve kraut rock tarz müziklerinden beslenen bir müzik çıkıyordu. Yönetmenliğini televizyon ve belgesel dünyasından gelen Jörg A. Hoppe, Heiko Lange ve Klaus Maeck'in üstlendiği filmin konusu ise tam da bu noktadan hareket ediyor. Manchester'da küçük bir Virgin Megastore'da çalışan Mark Reeder, plaklarla içi içe geçen yaşantısında özellikle Alman müziğinden etkilendiğini hissediyor. Bunun sonucunda 1978 yılında Berlin'e taşınıyor ve buradaki müzik kültürünün nabzını tutmaya başlıyor. Fakat bir noktadan sonra müziğin, daha büyük bir kültürel oluşumun sadece küçük bir parçası olduğunu anlıyor. Biz de film boyunca 1979-1989 yılları arasında, gençlik alt kültürlerinin gelişimine ve dinamiklerine tanık oluyoruz. Karşımıza çıkan dünya, her şeyin mümkün olduğu yeni bir gezegenmiş gibi görünüyor. Zaten başlı başına Reeder'ın hayat hikayesi buna bir örnek: Hangimiz bu devirde, dükkanda satış yapan bir gençken kendimizi bir rock grubunun menajeri ya da ünlü bir plak firmasının temsilcisi olarak bulabiliriz ki? Üstelik bunu 24 saat uyumayan, her köşesinde fütüristik ögeler ile geçmişin hayaletlerinin çarpıştığı, hiç yapılmamışı yapmanın peşinde koşan parlak ve biraz da çatlak genç zihinlerin yer aldığı bir şehirde yaptığınızı düşünün. İşte burası Batı Berlin! Film tamamen müzik dünyası üzerinden bir giriş yapıyor ve izleyiciyi, Alman müzik sahnesi ile tanıştırıyor. Die Toten Hosen, Die Arzte, Einstürzende Neubauten, Malaria! gibi grupların ve Blixa Bargeld, Gudrun Gut gibi sanatçıların nasıl ortaya çıktıklarını ve onları başarılı kılan kültürün ne menem bir şey olduğunu sorguluyoruz. Batı Berlin duvarlarla çevrili bir ada olsa da yurt dışından bir çok kişiyi kendisine çeken, sonsuz imkanlar şehri: Nick Cave, Tilda Swinton gibi isimler, yolu bu şehirden geçenlerden. Film, nasıl o döneme bir saygı duruşunda bulunuyorsa aynı biçimde 1970'lerin başlarında Oberhausen Manifestosu ile doğan ve Rainer Werner Fassbinder'in bayraktarlığını yaptığı Yeni Alman Sineması'ndan da izler taşıyor. Üstelik bunu üç yıllık bir süreç sonucunda ortaya çıkan; yüzde 95'i arşiv görüntülerinden, yüzde 5'i ise sonradan eklenen parçalardan oluşan bir belgesel ile yapıyor. Alman yazar Inga Scharf, "Nation and Identity in the New German Cinema: Homeless at Home" isimli kitabında Yeni Alman Sineması'nı kültürel çalışmalar pratiği içinde ele alır ve dönemin sosyo politik iklimini inceler. Bu bakışa göre Alman ulus kimliğini oluşturan üç unsur vardır: mekan, zaman ve toplum. B-Filmi'nde bu üç unsurun da ustaca ele alındığını ve Alman üst kimliğine yönelik bu incelemenin, alt kültürlere uyarlandığını görmek mümkün. Batı Berlin, sınırları duvarla belirlenmiş bir ada olarak kendisini diğer ülkelerden ayırarak bir ulusal aidiyet…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Searching For Sugar Man, Sound City, 20.000 Days on Earth derken B Filmi: Batı Berlin'de Şehvet ve Müzik de duvara yeni bir tuğla ekliyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi