2010’da çektiği ve başrollerinde Sibel Kekilli, Derya Alabora ve Settar Tanrıöğen’in yer aldığı Ayrılık – Fremde filmiyle yönetmenliğe adım atan Avusturyalı Feo Aladağ (yönetmen Züli Aladağ ile evlidir), tutarsız senaryosu ve aşırı mesaj kaygısıyla pek parlak bir sonuç elde edememişti. Ayrı Dünyalar – Zwischen Welten filminde bu hataların bir kısmının aşıldığını görüyor fakat yeni sıkıntılarla karşılaşıyoruz.

Filmde Alman bir yüzbaşı olan Jesper’ın, Afganistan’da yer alan Alman birliğine komuta etmesi esnasında yaşananlar anlatılıyor. Jesper, kardeşini yakın zamanda Afganistan’da kaybettiği için, görev bilinciyle bu topraklara yeniden döner. Burada tanıştığı ve tercümanı olan Tarık ise üniversitede okuyan kız kardeşi ile yaşayan ve Almanya’ya gitme hayalleri kuran bir gençtir. İkili Taliban’a karşı direnişe geçen gruplara destek verirken hayatta kalmaya çalışırlar ve vicdan muhasebesine girerler.

Filmin Afganistan’a iki farklı bakış açısı sunduğu söylenebilir. İlki tamamen arazide geçen ve Taliban birliklerine karşı verilen mücadeleyi askerler üzerinden anlatan hikaye. Diğeri ise özellikle Tarık’ın ülkeden gitme ve kız kardeşinin büyük umutlarla eğitim alma çabalarını yansıtan hikaye. Yönetmen bu iki hikaye arasında Afganistan’la ilgili olumlu ve olumsuz tabloları dengeliyor. Fazla oryantalizme kaçmadan özellikle Tarık üzerinden modern bir çerçeve çiziyor. Tarık’a her ne kadar sadece ülkeden kaçma seçeneği sunulsa da karakter bunu körü körüne takip etmiyor, ülkesine bağlılığını her seferinde tekrarlıyor. Buna karşın Jesper’ın Afganistan’daki varlığı sadece kardeşinin ölümüyle ilgili. Kaldı ki Alman otoritelerin onu sınırlayan tavrı, yabancı birliklerin Afganistan’daki varlığını sorgulamamıza neden oluyor. Direnişçilere yardım etme kisvesi altında onlara zaman zaman ayak bağı bile olabilen birliklerin ancak kendi çıkarlarını düşünen politikacıların kuklası olduğu yeniden vurgulanıyor. Her ne kadar Jesper üzerinden çizilen modern, yardımsever Avrupalı imgesi zaman zaman fazlasıyla gözümüze sokulsa da bu kadarının bile cesur bir söylem olduğunu belirtmek lazım.

Fakat yönetmenin bu söylemi, artık kabak tadı veren ve klişelerle bezenmiş duygusal hamlelerle gölgede kalıyor. Tarık ile Jesper’ın ilişkisi, ailelerindeki kayıplar üzerinden bir baba – oğul ilişkisi haline getirilmeye çalışılıyor ve hatta söylem yoluyla gerçekleştiriliyor. Zaten bütün dramanın ve sorunların da bu ilişkiler üzerinden başladığını söylemek lazım. Aladağ sanki şefkatle yaklaştığı karakterlerinden birden nefret etmiş gibi ilginç hamlelerde bulunuyor. Her çabanın yeniden bir yıkıma uğradığını ama bir yandan da pozitif görüntülerin ve umutların yeşertilmeye çalışıldığını görüyoruz. Şunu kabul etmek lazım: Afganistan elbette kolay bir coğrafya değil. Çatışmaların bitmesi ve Afgan halkının özgürlüğüne kavuşması yakın zamanda mümkün görünmüyor. Fakat hikayenin duygu skalası o kadar değişken ki sanki senaryo her gün yeniden yazılmış gibi. Özellikle kabus gibi bir final sahnesi var ki nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Sanki yönetmen kurduğu tüm yapıyı çöp kutusuna atıp üstüne kapağını kapatmış. Ters köşe bir final yapmaya sözüm yok ama böyle bir amaç varsa senaryoda bunun hazırlığının yapılması, anlatının bütününe ihanet etmemesi gerekir.

Özellikle arazi çekimlerinde Feo Aladağ sinematografik açıdan belirli bir seviyenin üstüne çıkıyor. Fakat dengeli senaryosunun kontrolünü kaybediyor ve karakterlerine aşırı müdahalede bulunarak ne demeye çalıştığı anlaşılamayan bir filme imza atıyor.

2010’da çektiği ve başrollerinde Sibel Kekilli, Derya Alabora ve Settar Tanrıöğen’in yer aldığı Ayrılık – Fremde filmiyle yönetmenliğe adım atan Avusturyalı Feo Aladağ (yönetmen Züli Aladağ ile evlidir), tutarsız senaryosu ve aşırı mesaj kaygısıyla pek parlak bir sonuç elde edememişti. Ayrı Dünyalar – Zwischen Welten filminde bu hataların bir kısmının aşıldığını görüyor fakat yeni sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Filmde Alman bir yüzbaşı olan Jesper’ın, Afganistan’da yer alan Alman birliğine komuta etmesi esnasında yaşananlar anlatılıyor. Jesper, kardeşini yakın zamanda Afganistan’da kaybettiği için, görev bilinciyle bu topraklara yeniden döner. Burada tanıştığı ve tercümanı olan Tarık ise üniversitede okuyan kız kardeşi ile yaşayan ve Almanya’ya gitme hayalleri kuran bir gençtir. İkili Taliban’a karşı direnişe geçen gruplara destek verirken hayatta kalmaya çalışırlar ve vicdan muhasebesine girerler. Filmin Afganistan’a iki farklı bakış açısı sunduğu söylenebilir. İlki tamamen arazide geçen ve Taliban birliklerine karşı verilen mücadeleyi askerler üzerinden anlatan hikaye. Diğeri ise özellikle Tarık’ın ülkeden gitme ve kız kardeşinin büyük umutlarla eğitim alma çabalarını yansıtan hikaye. Yönetmen bu iki hikaye arasında Afganistan’la ilgili olumlu ve olumsuz tabloları dengeliyor. Fazla oryantalizme kaçmadan özellikle Tarık üzerinden modern bir çerçeve çiziyor. Tarık’a her ne kadar sadece ülkeden kaçma seçeneği sunulsa da karakter bunu körü körüne takip etmiyor, ülkesine bağlılığını her seferinde tekrarlıyor. Buna karşın Jesper’ın Afganistan’daki varlığı sadece kardeşinin ölümüyle ilgili. Kaldı ki Alman otoritelerin onu sınırlayan tavrı, yabancı birliklerin Afganistan’daki varlığını sorgulamamıza neden oluyor. Direnişçilere yardım etme kisvesi altında onlara zaman zaman ayak bağı bile olabilen birliklerin ancak kendi çıkarlarını düşünen politikacıların kuklası olduğu yeniden vurgulanıyor. Her ne kadar Jesper üzerinden çizilen modern, yardımsever Avrupalı imgesi zaman zaman fazlasıyla gözümüze sokulsa da bu kadarının bile cesur bir söylem olduğunu belirtmek lazım. Fakat yönetmenin bu söylemi, artık kabak tadı veren ve klişelerle bezenmiş duygusal hamlelerle gölgede kalıyor. Tarık ile Jesper’ın ilişkisi, ailelerindeki kayıplar üzerinden bir baba – oğul ilişkisi haline getirilmeye çalışılıyor ve hatta söylem yoluyla gerçekleştiriliyor. Zaten bütün dramanın ve sorunların da bu ilişkiler üzerinden başladığını söylemek lazım. Aladağ sanki şefkatle yaklaştığı karakterlerinden birden nefret etmiş gibi ilginç hamlelerde bulunuyor. Her çabanın yeniden bir yıkıma uğradığını ama bir yandan da pozitif görüntülerin ve umutların yeşertilmeye çalışıldığını görüyoruz. Şunu kabul etmek lazım: Afganistan elbette kolay bir coğrafya değil. Çatışmaların bitmesi ve Afgan halkının özgürlüğüne kavuşması yakın zamanda mümkün görünmüyor. Fakat hikayenin duygu skalası o kadar değişken ki sanki senaryo her gün yeniden yazılmış gibi. Özellikle kabus gibi bir final sahnesi var ki nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Sanki yönetmen kurduğu tüm yapıyı çöp kutusuna atıp üstüne kapağını kapatmış. Ters köşe bir final yapmaya sözüm yok ama böyle bir amaç varsa senaryoda bunun hazırlığının yapılması, anlatının bütününe ihanet etmemesi gerekir. Özellikle arazi çekimlerinde Feo Aladağ sinematografik açıdan belirli bir seviyenin üstüne çıkıyor. Fakat dengeli senaryosunun kontrolünü kaybediyor ve karakterlerine aşırı müdahalede bulunarak ne demeye çalıştığı anlaşılamayan bir filme imza atıyor.

Yazar Puanı

Puan - 49%

49%

Özellikle arazi çekimlerinde Feo Aladağ sinematografik açıdan belirli bir seviyenin üstüne çıkıyor. Fakat dengeli senaryosunun kontrolünü kaybediyor ve karakterlerine aşırı müdahalede bulunarak ne demeye çalıştığı anlaşılamayan bir filme imza atıyor.

Kullanıcı Puanları: 0.95 ( 1 votes)
49
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi