Türk sineması 90’lı yıllarda ayağa kalkma hamlesine giriştiğinde karşısında Amerikan sineması, yani Hollywood vardı. 80’li yılların sonunda ekonomide serbestleşmenin de yardımıyla ülkemize iyice yerleşen Amerikan film stüdyoları, sinema salonlarını ve izleyiciyi ele geçirmişti. Bu nedenle Türk sinemasındaki her ileri adım, hem Hollywood ile mücadelede bir kazanım hem de rakibine benzeme hatta ondan daha iyi olma amacını gütmüştü. Gişe ve sanat sineması olarak basitçe -ve biraz da özensizce- ikiye ayrılan sinemamızın gişe filmleri kısmı, teknolojik imkanlar geliştikçe hep “Hollywoodvari bir film” olmalarıyla övüldü. Gelecek yıl düzenlenecek olan 90. Akademi Ödülleri töreninde Yabancı Dilde En İyi Film dalında yarışması için seçilen Ayla da, fragmanından itibaren benzer bir övgüyle karşılandı. Son yıllarda yurt dışında ödül alan filmlerin (Kalandar Soğuğu, Sivas, Kış Uykusu) ya da teknik açıdan güçlü ve Hollywood’u andıran filmlerin (Kelebeğin Rüyası) Oscar için seçilmelerine rağmen başarılı olamadıklarını gördük. Ayla ise bahsi geçen filmlerin bile gerisinde kalan bir yapım oluyor maalesef. Bunun nedeni de Ayla’nın bir film olmaktan çok, üstüne fazla yük bindirilmiş ve dengede durmakta zorlanan bir projeyi andırması. Türkiye'de Senaristin Adı Yok! Daha Akademi Ödülleri'ne gönderilme kararında bile devletin müdahalesinin hissedildiği; Ziraat Bankası ve Türk Hava Yolları gibi sponsorlara sahip olan filmin bir de geçtiğimiz aylarda senarist krizi yaşaması, üstüne bu kadar titrenen bir projenin bile pek de iyi yönetilmediğini göstermişti. Hatırlatmak gerekirse; filmin senaristi Yiğit Güralp, Ayla filminin sosyal medya hesaplarından engellenmişti. Bunun nedeni ise Güralp’in, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na filmin Oscar Ödülleri’nde yarışmaması için bir mail attığı iddiasıydı. Güralp bu iddiayı reddetmesine karşın değişen bir şey olmadı. Filmin yediği ilk büyük darbe de bu tartışmanın gölgesini taşıyor. Açılış jeneriğinde senaristin adına yer verilmeyerek çok akıllıca (!) bir karara imza atılıyor. Sanırım hayatımda ilk kez görüntü yönetmeni, müzik, yapımcı ve yönetmen şeklinde ilerleyen bir açılış jeneriğine rastladım. Güralp’in adı ancak kapanış jeneriğinde küçük puntolarla yer alıyor. Biz de film bittiğinde biraz bekleyip senaristin emeğine saygı gösterebilmiş oluyoruz. Filmi sevip sevmemek ayrı bir konu ama; film endüstrisi için mesai harcayan ve ortaya çıkardıkları eserde adları bile anılmayan emekçilere yapılan bu muamele, daha yüksek sesle tartışılmayı hak ediyor. Hollywood Yapıyorsa Biz Neden Yapmayalım ki? Filme dönecek olursak... Ayla, 1950 yılında Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme kararı ile açılıyor. Astsubaylık yapan Süleyman Dilbirliği (İsmail Hacıoğlu), arkadaşı Ali (Ali Atay) ile birlikte gemiyle yola çıkıyor. Savaşın bitmesi beklenirken Çin’in Kore’ye müdahale etmesiyle Türk askerleri de kendilerini çatışmanın içinde buluyorlar. Süleyman’ın pusuya düşürüldükleri bir gece küçük bir Koreli kız bulması ve ona Ayla ismini koyup yanına almasıyla birlikte filmin seyri de dramadan çok melodrama doğru bir geçiş gösteriyor. Aslında filmin kurmak istediği masalsı dünya, daha İskenderun sahnelerinden itibaren kendisini gösteriyor. Aşırı stilize edilmiş 1940’ların Türkiyesi görüntüleri ile bu döneme ait hiçbir kültürel vurgu atlanmamaya çalışılıyor. Müzikler, filmler, kıyafetler vs. özenle seçilmesine rağmen biraz da kostümlü müsamereleri andırmıyor değil. Şüphesiz bunda yine Oscarlar düşünülerek her şeyin biraz parlatılması durumu var. Tabii bu noktada Hollywood’a karşı duyduğumuz “onlar yapınca iyi de biz yapınca kötü mü?” kompleksi ortaya çıkıyor ki kendi adıma bu soruya cevabım, “Hollywood yapınca da pek iyi değil” olacaktır. Ayla: Proje Havasını Üzerinden Atamayan Bir Film Kore’ye asker gönderme kararı ve…

Yazar Puanı

Puan - 58%

58%

Ayla, çok daha iyi noktalara gelebilecek kapasiteye sahip olmasına rağmen kendini frenleyen bir “proje” olarak derinlik kazanamıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.44 ( 23 votes)
58

Türk sineması 90’lı yıllarda ayağa kalkma hamlesine giriştiğinde karşısında Amerikan sineması, yani Hollywood vardı. 80’li yılların sonunda ekonomide serbestleşmenin de yardımıyla ülkemize iyice yerleşen Amerikan film stüdyoları, sinema salonlarını ve izleyiciyi ele geçirmişti. Bu nedenle Türk sinemasındaki her ileri adım, hem Hollywood ile mücadelede bir kazanım hem de rakibine benzeme hatta ondan daha iyi olma amacını gütmüştü. Gişe ve sanat sineması olarak basitçe -ve biraz da özensizce- ikiye ayrılan sinemamızın gişe filmleri kısmı, teknolojik imkanlar geliştikçe hep “Hollywoodvari bir film” olmalarıyla övüldü. Gelecek yıl düzenlenecek olan 90. Akademi Ödülleri töreninde Yabancı Dilde En İyi Film dalında yarışması için seçilen Ayla da, fragmanından itibaren benzer bir övgüyle karşılandı. Son yıllarda yurt dışında ödül alan filmlerin (Kalandar Soğuğu, Sivas, Kış Uykusu) ya da teknik açıdan güçlü ve Hollywood’u andıran filmlerin (Kelebeğin Rüyası) Oscar için seçilmelerine rağmen başarılı olamadıklarını gördük. Ayla ise bahsi geçen filmlerin bile gerisinde kalan bir yapım oluyor maalesef. Bunun nedeni de Ayla’nın bir film olmaktan çok, üstüne fazla yük bindirilmiş ve dengede durmakta zorlanan bir projeyi andırması.

Türkiye’de Senaristin Adı Yok!

Daha Akademi Ödülleri’ne gönderilme kararında bile devletin müdahalesinin hissedildiği; Ziraat Bankası ve Türk Hava Yolları gibi sponsorlara sahip olan filmin bir de geçtiğimiz aylarda senarist krizi yaşaması, üstüne bu kadar titrenen bir projenin bile pek de iyi yönetilmediğini göstermişti. Hatırlatmak gerekirse; filmin senaristi Yiğit Güralp, Ayla filminin sosyal medya hesaplarından engellenmişti. Bunun nedeni ise Güralp’in, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na filmin Oscar Ödülleri’nde yarışmaması için bir mail attığı iddiasıydı. Güralp bu iddiayı reddetmesine karşın değişen bir şey olmadı. Filmin yediği ilk büyük darbe de bu tartışmanın gölgesini taşıyor. Açılış jeneriğinde senaristin adına yer verilmeyerek çok akıllıca (!) bir karara imza atılıyor. Sanırım hayatımda ilk kez görüntü yönetmeni, müzik, yapımcı ve yönetmen şeklinde ilerleyen bir açılış jeneriğine rastladım. Güralp’in adı ancak kapanış jeneriğinde küçük puntolarla yer alıyor. Biz de film bittiğinde biraz bekleyip senaristin emeğine saygı gösterebilmiş oluyoruz. Filmi sevip sevmemek ayrı bir konu ama; film endüstrisi için mesai harcayan ve ortaya çıkardıkları eserde adları bile anılmayan emekçilere yapılan bu muamele, daha yüksek sesle tartışılmayı hak ediyor.

Hollywood Yapıyorsa Biz Neden Yapmayalım ki?

Filme dönecek olursak… Ayla, 1950 yılında Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme kararı ile açılıyor. Astsubaylık yapan Süleyman Dilbirliği (İsmail Hacıoğlu), arkadaşı Ali (Ali Atay) ile birlikte gemiyle yola çıkıyor. Savaşın bitmesi beklenirken Çin’in Kore’ye müdahale etmesiyle Türk askerleri de kendilerini çatışmanın içinde buluyorlar. Süleyman’ın pusuya düşürüldükleri bir gece küçük bir Koreli kız bulması ve ona Ayla ismini koyup yanına almasıyla birlikte filmin seyri de dramadan çok melodrama doğru bir geçiş gösteriyor. Aslında filmin kurmak istediği masalsı dünya, daha İskenderun sahnelerinden itibaren kendisini gösteriyor. Aşırı stilize edilmiş 1940’ların Türkiyesi görüntüleri ile bu döneme ait hiçbir kültürel vurgu atlanmamaya çalışılıyor. Müzikler, filmler, kıyafetler vs. özenle seçilmesine rağmen biraz da kostümlü müsamereleri andırmıyor değil. Şüphesiz bunda yine Oscarlar düşünülerek her şeyin biraz parlatılması durumu var. Tabii bu noktada Hollywood’a karşı duyduğumuz “onlar yapınca iyi de biz yapınca kötü mü?” kompleksi ortaya çıkıyor ki kendi adıma bu soruya cevabım, “Hollywood yapınca da pek iyi değil” olacaktır.

Ayla: Proje Havasını Üzerinden Atamayan Bir Film

Kore’ye asker gönderme kararı ve sonrasındaki yolculuk kısmında ise yer yer güzel anekdotlara yer veriliyor, karınca hikayesi de bunlardan biri. Fakat bu kısımların da fazlasıyla tasarlanmış olduğu görülüyor, hikaye bir an önce Ayla’ya bağlanmaya çalışılırken tarihi kısımlar Wikipedia makalesi gibi hızlıca geçiliyor. Buradaki en büyük sorun da karakterler arası ilişkinin, yine Hollywood’un eski hastalıklarından biri olan komünizm karşıtlığı üzerinden kurulması oluyor. Komünizme sempati duyan Üsteğmen Murat (Murat Yıldırım), sıklıkla eleştiri yağmuruna tutuluyor ve askerler arasındaki birliğe bir tehdit olarak sunuluyor. Kore Savaşı’na Türkiye’nin tarafından bakan ve bu uğurda Amerika Birleşik Devletleri’ni de Türk askerini öven ebedi müttefik pozisyonunda sabitleyen film, savaşın arka planına dair tek bir kelime etmeden iyi-kötü masalına dönüşüyor. Kuzey Kore ya da Çin askerlerini birkaç kez çatışmada stereotip olarak görürken, Güney Koreliler ve Amerikalılar da savaş sekanslarındaki birkaç sahne dışında filmde hayalet gibi geziyorlar. Ne savaşın olduğu dönemde Güney Kore’yi inleten, emekçileri demir yumrukla susturan ve anti-komünist iktidarı sürdürmek için Amerika’nın kuklalığını yapan diktatör Syngman Rhee’ye ne de NATO’ya katılım sürecinde TBMM’nin onayı olmadan Kore’ye asker gönderen Menderes hükumetine vurgu var. Doğal olarak bolca emir-komuta zincirinin övgüsüne, Türk askerinin cesaretine ve Ayla karakterine karşı insancıl yaklaşımına yer veriliyor. Yanlış anlaşılmasın; Türk askerinin Kore’de verdiği mücadeleyi ya da Süleyman Dilbirliği’nin Ayla’ya olan yardımlarını küçümseyecek değilim. Fakat binlerce insanın hayatını etkilemiş bir olayın ele alınışında neden-sonuç ilişkilerini göz ardı ederseniz ve bir kez daha hatırlatmam gerekirse; bir film yerine bir proje yapmaya çalışırsanız, o insanların aziz hatıralarını aktarırken pek çok noktayı karanlıkta bırakırsınız.

Filmin Kore’de geçen kısmı bir şekilde Süleyman-Ayla ilişkisine endekslenerek ve başarılı görüntü yönetmenliğinin de etkisiyle sorunları bir nebze azaltarak sıcak bir hikaye yaratmayı başarıyor. Özellikle de kamp sahnelerinde karakterlere sempati duymamak mümkün değil. Hikayedeki hümanist yaklaşım ön plana çıktıkça, Jean Paul Seresin’in görüntü yönetmenliğinde yer yer mükemmel kadrajlar yakalanıyor. Fakat özellikle filmin son yarım saatlik çözümleyici kısmı, gazete kupürlerini okumaktan farksız bir deneyime dönüşüyor. Süleyman’ın yaşlılığını canlandıran Çetin Tekindor’un teatral oyunculuğu, usta oyuncudan alışık olduğumuz etkiyi yaratamıyor. Süleyman ile kızı Sebahat (Esra Dermancıoğlu) arasındaki çatışma, izleyiciyi sadece karakterlerden soğutmaya neden oluyor. Ayla’yı arama sürecinde filme dahil olan Sinem Uslu ise belki de filmdeki en zayıf performansı sunuyor. Araya serpiştirilen Türk Hava Yolları reklamı –ya da açıkça söyleyeyim “saçmalığı”- o kadar zoraki ve itici duruyor ki, bu uluslararası firmamız kendisini güler yüzle hizmet eden hostes görseli dışında tanıtacak bir yol bulamamış mı diye hayretle izliyoruz. Tüm bu karmaşanın manasızlığını ortaya koyan şey ise, Süleyman ile Ayla’nın birbirlerine kavuştukları ana ait gerçek görüntülerin üzerimizdeki ağır etkisi oluyor. Film ile gerçeği karşılaştırdığımızda taklitler, ancak aslını yaşatıyor ve daha güçlü kılıyor.

Ayla; prodüksiyon kalitesinin yüksek olduğu, belli ölçüde yönetmenliğin ve sinematografinin kendisini hissettirmeyi başardığı bir film. İsmail Hacıoğlu ile Ali Atay’ın perdedeki uyumu da oldukça iyi. Buna karşın film, çok daha iyi noktalara gelebilecek kapasiteye sahip olmasına rağmen kendini frenleyen bir “proje” olarak derinlik kazanamıyor. Senaryo hedefin dışına çıkmayarak suya sabuna dokunmuyor, karşıtlıklardan besleniyor ve izleyiciyi etkilemek için görece kolay yolu seçiyor. Film, elbette ki izleyicisine ulaşacak ve aylardır yapılan tanıtımla şekillendirdiği beklentileri karşılayacaktır. Fakat okyanusun diğer yakasında; hele ki The Salesman, Son of Saul, Ida, The Great Beauty, Amour ve A Separation gibi önemli filmlerin ödüllendirildiği bir kategoride, yarışma şansının fazla olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Hollywood gibi film yapmak, iyi film yapmakla aynı anlama gelmiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi