Yunan Yeni Dalga Sineması’nı ve bu dalganın öne çıkan filmlerini detaylıca işlediğim dosyada, benim için en az Yorgos Lanthimos’un Köpekdişi – Dogtooth filmi kadar değerli bir iki film daha vardı. Nitekim onlardan biri üzerine ayrıca bir yazı yazmayı da çok istemiştim, kısmet bugüneymiş. Athina Rachel Tsangari, sinema kariyerine her ne kadar Richard Linklater’ın 1991 yapımı Slacker isimli filmindeki küçük bir rolle adım atmış olsa da o başlangıç noktasının bugün oldukça sert bir eleştirel çizgiye evrildiğini üzerine basa basa söylemek gerek. Sinema tarihinin en huzursuz edici açılış sahnelerinden birine sahip olan Attenberg’i gördüğümde, karşımda koltuğuma öyle rahat rahat oturup da izleyebileceğim bir film olmadığını da sezinlemiştim. Çünkü gözlerimin önündeki iki kadın sinema tarihinin en çirkin öpüşme sahnelerinden birine imza atarak, birazdan izleyeceğim filmin ne denli tekinsiz olabileceğinin sinyallerini veriyordu. Daha o noktada bağlanmıştım Attenberg’e. Tekinsizliğine vurulduğumdan mıdır nedir yeni gelen her sahnede bir yandan irkilirken bir yandan hiç bitmesin istedim. Sürekli bir içine çekme hali, oluş, doğuş, doğal, doğa… Tüm o dayatmaların karşısında saklı kalan, üzeri örtülen gerçek ben’imiz…

Tsangari’nin bu tekinsiz sinema örneğinin aile, cinsellik gibi olgular üzerinden 2008 yılında Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin çıkış noktalarına dair söyleyebileceği çok şey vardı. Bu anlamda bir sanayi şehrinde geçen ve sanayi bacalarıyla örülmüş binalar; hapis altında tutulan insan doğasının potansiyelini yok eden bir gerçekliğe sahipti. Attenberg’in geçtiği bu sanayi şehri görüntülerinin Antonioni’nin Red Desert (Il Deserto Rosso,1964) filmine yapılmış göndermeler olduğunu da düşünecek olursak, Attenberg’in modernizmin araçlarını kullanarak modernizme savaş açan bir film olduğunu ve dünyanın neoliberal yapılandırılmasına karşı durduğunu açık biçimde söyleyebiliriz. Ama ben size film okuması ya da film incelemesi, ne derseniz deyin, yapmayacağım. Hatta Attenberg’in konusunu falan da anlatma niyetinde değilim, analiz falan da kasmıyorum; hele işin teknik detaylarına, sinematografisine, ışığına, çerçeveleme biçimlerine hiç girmiyorum. Ben size başka bir şey anlatma niyetindeyim. Spoiler hiç yok! Eğer filmi izleme isteği uyandırabilirsem ve izlerken birazdan anlatacağım şeyleri düşündürebilirsem ne ala. Düşündüremezsem ya da izleme isteği duymazsanız da ne siz ne de ben hiçbir şey kaybetmiş olmayacağız. Varsın bu da böyle bir deneme yazısı olsun işte. Ama baştan anlaşalım bu bir film incelemesi değil arkadaşlar; o yüzden okumayı tam bu noktada kesip, günlük rutininize dönerseniz inanın hiç bozulmam.

Attenberg: Doğaya Savrulan Küllerin Dayanılmaz Ağırlığı

Bilenler bilir, Reha Erdem’in Kosmos filmi benim için oldukça hayati bir öneme sahiptir; çünkü genel olarak kafamda kurguladığım felsefenin dile gelmiş en yakın halidir. İnsan-hayvan-doğa bir aradalığını birbirine bağlayarak bir üçgen yaratır Erdem. Neticede o üçgen Kosmos’tur ya da bildiğiniz adıyla Evren. Biz canlılar ise Kosmos’tan saçılan, Dünya’ya ve diğer tüm galaksilere, gezegenlere yayılan parçalar olarak vücut buluruz. Kosmos’tan kopup her yere dağılmış olsak da özünde bir aradayızdır hala. Biliyorum biraz karışık ama işin özünde varmaya çalıştığım nokta ayrı düşmüşlüğümüz, ayrıştırıldığımız, ayrıştırıla ayrıştırıla tamamen koptuğumuz o öz meselesi.

Dünyaya düştüğümüz an’dan beri yetiştirilme, konuşma, öpüşme, koklama tarzlarımızdan eğitim, dil, din, renk, ırk, millet, ulus ve diğer tüm bıdı bıdılara kadar ayrıştırılarak büyütüldük. Kendi doğamızdan kopartılarak kültür dedikleri, tamamen insan eliyle icat edilmiş bir şeyin içine monte edildik. Evet, doğru kelime tam olarak bu, ‘monte edilmek’. Bugün ‘aidiyet’ problemlerinden en yüksek dozda muzdaripsek, artık bendimize sığamıyor taşıyorsak, işte sebep bu monte edilmiş olma hali. Yerinden yurdundan koparılmışlığın üzerimizden silindir gibi geçip gitmiş oluşu. Özetle; Doğa vs. Kültür. Bu noktada, Bauman’ın çoğu fikrini kabul etmesem de doğa ve kültür üzerine söylediklerinin oldukça değerli olduğu gerçeğini yadsıyamıyorum. Düşünce tarzlarımızdan davranış kalıplarımıza kadar hepimiz belirli bir kültür çerçevesinde yoğrulduk, bir kalıba sokulduk ve sonuç: Bugün olduğumuz şeyiz. Bildiğimiz ve bize öğretilen tüm her şey başkaları tarafından –bizden öncekiler, ‘atalarımız’ vs.- dayatıldı bizlere. Kalıplar, normlar, gelenek-görenekler hepsi ama hepsi insan eliyle üretilen kültürün birer parçası.

Peki doğa bunun neresinde? Doğa, evren, kosmos çok uzak değiller aslında; etrafımızdaki kediler, köpekler, atlar, gergedanlar ve insan türünde olmayan diğer tüm canlılara bakarak doğaya yaklaşmak mümkün. İnsanı bu doğadan ayrı kılan tek şey kendi öz iradesinin bilincinde oluşu evet; ama bu ne onu doğadan üstün kılan bir şey ne de doğaya hakim olmaya çalışmasının meşru zemini. Neticede bugün içinde bulunduğumuz dünyadaki tüm acılar, savaşlar, fakirlik, açlık ve diğerleri insanın içine düştüğü bu yanılgı sonucu doğan kibrin sonucu. Ölümün bile pazarlanabildiği, ölülerin bile karlı bir işin sermayesine dönüşebildiği –Attenberg’deki şu sahne hani- bir çağın sonsuz delileriyiz işte. Delilik bu bizimkisi. Diğer tüm parçalarımızdan bu denli ayrı düşmüş olma lanetiyle yıkandık, bu da bizim lanetimiz. Sonra da bir fanusun içine konan küllerimizi savurduk suya, denize, havaya. Çünkü bundan daha doğalı olamazdı zaten. İşte bu yüzden önemliydi, hayatiydi Attenberg. Kosmos’tan sonra en az onun kadar samimi bir filmin bana düşündürdükleri, ben de bıraktığı izler bunlar işte: Bu sınırlı oluşlarımız, sınırlı olmaya, davranmaya zorlanmışlıklarımız; kısır döngülerimiz, insan olmaktan çıkışlarımız, insan olmayı beceremeyişlerimiz, birbirimizi sevemeyişlerimiz, çok seversem çok incinir miyimci determinist sorgulamalarımız, ölümü bile marjinal faydaya dönüştürüp serbest piyasa ekonomisi içinde rant haline getirmelerimiz, üç nokta.

Attenberg izleyin. İngiliz doğabilimcisi ve hayvan ve doğa tarihi TV programlarıyla tanınan Sir David Attenborough’un vahşi yaşam belgesellerine obsesif şekilde bağlı, kendi cinsel doğasını arayan 23 yaşındaki Marina’yı, Marina’nın babasını, arkadaşını görün. Bedensel performansın oldukça ön planda olduğu Attenberg için psikoloji bilimi yerine biyoloji ve zooloji üzerine çalıştığını her fırsatta dile getiren Tsangari’nin konuya ne denli bilimsel bir titizlikle yaklaştığını anlayabilmek için boş verin psikolojiyi, sosyolojiyi falan; biyoloji ve zooloji üzerine düşünün. Biraz da belgesel izleyin.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi