Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel, 2011’de çektiği Snowtown ile ilk filmine imza atmıştı. Şiddet dolu sahneleri ve rahatsız edicilik boyutu ile oldukça tartışma konusu olan film, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalde ödül alarak güçlü bir çıkış gerçekleştirdi. Bu başarısının ardından Hollywood’un dikkatini çeken Kurzel’e daha ikinci filminde Michael Fassbender ve Marion Cotillard gibi yıldız oyuncuların yer aldığı yüksek bütçeli bir Macbeth prodüksiyonu emanet edildi. Bundan sonra kariyerini blockbuster filmler arenasında devam ettireceğini belli eden Kurzel, Ubisoft’un popüler aksiyon / macera video oyunu serisi Assassin’s Creed’i  yine Fassbender ve Cotillard birlikteliğiyle beyazperdeye aktardı.

Video oyunu sinema uyarlamalarının, genel anlamda hem oyunun hayranları hem de sinema eleştirmenleri tarafından başarılı bulunmadığı malum. Özellikle Hitman, Max Payne ve Tekken uyarlamalarının gülünçlüğü hala akıllardan çıkmıyor. Street Fighter, Mortal Kombat, Super Mario Bros uyarlamaları zamanla kimileri için kült statüsüne kavuşmuş olabilir, lakin bu filmler de zamanında yerden yere vurulmuştu. Bunlar arasında yedi filmlik bir seriye dönüşen Resident Evil ya da Tomb Raider gibi filmler gişede yapımcıların yüzünü güldürse de olumsuz eleştirilerden nasibini aldı. Birçok video oyunu uyarlamasının yüz kızartıcı örneklerine imza atarak dünya çapında epey kötü bir şöhrete sahip olan yönetmen Uwe Boll’un geçtiğimiz aylarda yönetmenliği bıraktığını açıklaması oyun severler tarafından “harika bir haber” olarak lanse edilmişti. Dolayısıyla oyun uyarlamalarının %90’ı Hollywood’un A sınıf örnekleri arasına bile giremeyecek kadar etkisiz işlerdi.

Abstergo Vakfı adında gizemli bir şirketin gelişmiş sanal gerçeklik makinesi olan “Animus” yoluyla günümüz ve 500 yıl önceki İspanyol Engizisyonu arasında genetik bağ kurarak senkronizasyon içinde bir aksiyon yaratması ve içinde insanın ilk itaatsizlik tohumlarının yazdığı bir elmayı bulmaya çalışması tam bir video oyunu konusu. Aynı zamanda sinemaya uyarlandığında da gülünç olmaya çok müsait bir hikâye. Üç senarist tarafından yazılan senaryonun temeli inanç – bilim çatışması üzerine kurulmuş. 1492’de “ışığa hizmet etmek için karanlıkta çalışan” Haşhaşiler ve Tapınak Şövalyeleri arasındaki mücadele 2016’da Animus programına sokulmak için zorlanan suçlular ve insanlığa bilimi kullanarak hükmetmek isteyen Abstergo Vakfı arasında yineleniyor. Bunu yaparken karanlık bir şirkette çalışan iyi niyetli bir bilim insanı olan Sophia Rikkin (Marion Cotillard), karton bir kötü karakter olan Rikkin (Jeremy Irons), karakter motivasyonu ikna edicilikten uzak bir Callum Lynch (Michael Fassbender), erkek karakterlerin yıllardır süregelen baba çatışması kontenjanından senaryoya dâhil olan bir Brendan Gleeson’a kadar her türlü klişeyi görmek mümkün. Özellikle Sophia’nın karakteri tüm öyküsel bilgileri diyalog yoluyla dağıtmaktan ve sonunda da “kandırıldık!” demekten başka bir işleve sahip değil.

Assassin’s Creed: 100 Milyon Kopya Satan Oyun Serisinin 130 Milyon Dolarlık Film Uyarlaması Böyle Mi Olmalıydı?

Assassin’s Creed filminde yarattığı alternatif tarih kurgusuyla bir nevi Dan Brown romanlarının film uyarlamalarını hatırlattığı aşikar. Da Vinci Şifresi’nde bahsedilen Tapınak Şövalyeleri ile Melekler ve Şeytanlar’da yer alan Haşhaşiler’in karşı karşıya getirildiği filmde Lynch’in “Cennet Elması” arayışı da Robert Langdon’un “Kutsal Kâse” arayışıyla benzer yapıda seyrediyor. İşin bilimkurgu tabanına baktığımızda ise Assassin’s Creed oyunlarında bir ameliyat masası şeklinde tasvir edilen ve karakterin içindeyken baygın halde olduğu “Animus” bir nevi Inception’ın “rüya içinde rüya” modelini hatırlatıyordu. Filmde epey güncellenen ve daha aksiyonel bir tasarım halini alan Animus ise daha çok Real Steel filminde robotların içinde senkronize şekilde dönüşen insanları model almış. Fakat filmin bilimkurgu tabanının günümüzde geçtiği bilgisi verildiği anda (2016 yılında olduğumuz söyleniyor) inandırıcılık zedeleniyor. Öyle ki, finale doğru günümüz polis araçlarının olay yerine geldiği sahnede gülmemek için kendimizi zor tutuyoruz.

Kurzel’in Snowtown ve Macbeth filmlerinin de görüntü yönetmeni olan Adam Arkapaw, özellikle Macbeth’te kırmızı, mavi, gri ve sarı tonlarını öne çıkaran renk paletleriyle örülü stilize atmosfer tasarımıyla hem kariyerinin en iyi çalışmasına hem de görsel açıdan en cezbedici Macbeth uyarlamasına imza atmıştı. Assassin’s Creed filminin bilimkurgu kısımlarında mavi, tarihi bölümlerinde ise gri ve sarı tonlara imza atarak bu üç rengi yine kullanan Kurzel, bu sefer Macbeth kadar güçlü bir atmosfer yaratamıyor. Gerek 1492’nin İspanya’sında gerekse günümüzdeki Madrid ve Londra sahnelerinde görseller, karanlık ve yoğun bir şekilde sis ya da duman altında kalıyor.  Bu durumda 130 milyon dolar bütçeli filmin görsel efektlerinin başarısının gölgelendiğini veya yetersizliğinin üzerinin örtüldüğünü düşünmek mümkün. Özellikle aksiyon sekanslarının yaşandığı İspanya bölümlerine “kartal görüşü” ile girilen genel planlarda görselliğin üzerine bir perde çekilmiş hissiyatı yaşanıyor. Bu bölümlerin ihtişamını daha çok yansıtacak epik formlardaki bir renk paleti seçilse ve hatta Arkapaw “kartal görüşü” ile başlayan üç farklı sahneyi 3-4 dakikalık bir plan-sekans şova dönüştürse efsane olabilirmiş. Sonuçta True Detective’in ilk sezonunun görüntü yönetmenliğini yapan Arkapaw, orada dördüncü bölümdeki 6 dakikalık tek plan aksiyon sekansıyla dizi tarihine geçmiş bir isim.

Michael Fassbender ve Marion Cotillard’ın Macbeth’teki uyumsuz kimyaları Assassin’s Creed filminde de kendini tekrarlıyor. Macbeth’te Fassbender karakterinin dönüşümünü, hırslarını, delirmişliğini güçlü ve inandırıcı performansıyla öne çıkarırken, normalde etken bir karakter olan Lady Macbeth hem senaryonun fazla alan tanımamasından hem de Cotillard’ın silik performansından ötürü edilgen hale getiriyordu. Assassin’s Creed’te de Cotillard üçüncü sınıf aksiyon – bilimkurgu filmlerinden farksız, iyi yazılmamış bir karakterde harcanıyor. Kaldı ki, Fassbender’in bile bu sefer iyi olduğunu söylemek pek mümkün değil, sadece aksiyon karakteri olarak karizmasıyla işlevini yerine getiriyor o kadar. Yan rollerde Jeremy Irons, Brendan Gleeson, Charlotte Rampling gibi usta oyuncuların varlığı bile isimleri haricinde pek bir şey ifade etmiyor. Sadece en son The Lobster’da izlediğimiz Yunan aktris Ariane Labed’in bir aksiyon figürü olarak Maria rolüne yakıştığını, zaman zaman Fassbender’den rol çaldığını söylemek mümkün.

Assassin’s Creed, “Animus” bölümlerinde aksiyonu ve müzikleriyle sürükleyici bir seyirlik olsa da diğer kısımlarında yavan senaryosuyla göze batan, vizyon sahibi yönetmenini ve görüntü yönetmenini memuriyete düşüren, Fassbender – Cotillard ikilisinin kimyasını tutturamayan, iddiasının ve yarattığı beklentinin altında kalan, oyun uyarlamalarının makus talihini değiştiremeyen bir yapım.

Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel, 2011’de çektiği Snowtown ile ilk filmine imza atmıştı. Şiddet dolu sahneleri ve rahatsız edicilik boyutu ile oldukça tartışma konusu olan film, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalde ödül alarak güçlü bir çıkış gerçekleştirdi. Bu başarısının ardından Hollywood’un dikkatini çeken Kurzel’e daha ikinci filminde Michael Fassbender ve Marion Cotillard gibi yıldız oyuncuların yer aldığı yüksek bütçeli bir Macbeth prodüksiyonu emanet edildi. Bundan sonra kariyerini blockbuster filmler arenasında devam ettireceğini belli eden Kurzel, Ubisoft’un popüler aksiyon / macera video oyunu serisi Assassin’s Creed'i  yine Fassbender ve Cotillard birlikteliğiyle beyazperdeye aktardı. Video oyunu sinema uyarlamalarının, genel anlamda hem oyunun hayranları hem de sinema eleştirmenleri tarafından başarılı bulunmadığı malum. Özellikle Hitman, Max Payne ve Tekken uyarlamalarının gülünçlüğü hala akıllardan çıkmıyor. Street Fighter, Mortal Kombat, Super Mario Bros uyarlamaları zamanla kimileri için kült statüsüne kavuşmuş olabilir, lakin bu filmler de zamanında yerden yere vurulmuştu. Bunlar arasında yedi filmlik bir seriye dönüşen Resident Evil ya da Tomb Raider gibi filmler gişede yapımcıların yüzünü güldürse de olumsuz eleştirilerden nasibini aldı. Birçok video oyunu uyarlamasının yüz kızartıcı örneklerine imza atarak dünya çapında epey kötü bir şöhrete sahip olan yönetmen Uwe Boll’un geçtiğimiz aylarda yönetmenliği bıraktığını açıklaması oyun severler tarafından “harika bir haber” olarak lanse edilmişti. Dolayısıyla oyun uyarlamalarının %90’ı Hollywood’un A sınıf örnekleri arasına bile giremeyecek kadar etkisiz işlerdi. Abstergo Vakfı adında gizemli bir şirketin gelişmiş sanal gerçeklik makinesi olan “Animus” yoluyla günümüz ve 500 yıl önceki İspanyol Engizisyonu arasında genetik bağ kurarak senkronizasyon içinde bir aksiyon yaratması ve içinde insanın ilk itaatsizlik tohumlarının yazdığı bir elmayı bulmaya çalışması tam bir video oyunu konusu. Aynı zamanda sinemaya uyarlandığında da gülünç olmaya çok müsait bir hikâye. Üç senarist tarafından yazılan senaryonun temeli inanç – bilim çatışması üzerine kurulmuş. 1492’de “ışığa hizmet etmek için karanlıkta çalışan” Haşhaşiler ve Tapınak Şövalyeleri arasındaki mücadele 2016’da Animus programına sokulmak için zorlanan suçlular ve insanlığa bilimi kullanarak hükmetmek isteyen Abstergo Vakfı arasında yineleniyor. Bunu yaparken karanlık bir şirkette çalışan iyi niyetli bir bilim insanı olan Sophia Rikkin (Marion Cotillard), karton bir kötü karakter olan Rikkin (Jeremy Irons), karakter motivasyonu ikna edicilikten uzak bir Callum Lynch (Michael Fassbender), erkek karakterlerin yıllardır süregelen baba çatışması kontenjanından senaryoya dâhil olan bir Brendan Gleeson’a kadar her türlü klişeyi görmek mümkün. Özellikle Sophia’nın karakteri tüm öyküsel bilgileri diyalog yoluyla dağıtmaktan ve sonunda da “kandırıldık!” demekten başka bir işleve sahip değil. Assassin’s Creed: 100 Milyon Kopya Satan Oyun Serisinin 130 Milyon Dolarlık Film Uyarlaması Böyle Mi Olmalıydı? Assassin’s Creed filminde yarattığı alternatif tarih kurgusuyla bir nevi Dan Brown romanlarının film uyarlamalarını hatırlattığı aşikar. Da Vinci Şifresi’nde bahsedilen Tapınak Şövalyeleri ile Melekler ve Şeytanlar’da yer alan Haşhaşiler’in karşı karşıya getirildiği filmde Lynch’in “Cennet Elması” arayışı da Robert Langdon’un “Kutsal Kâse” arayışıyla benzer yapıda seyrediyor. İşin bilimkurgu tabanına baktığımızda ise Assassin’s Creed oyunlarında bir ameliyat masası şeklinde tasvir edilen ve karakterin içindeyken baygın halde olduğu “Animus” bir nevi Inception’ın “rüya içinde rüya” modelini hatırlatıyordu. Filmde epey güncellenen ve daha aksiyonel bir tasarım halini alan Animus ise daha çok Real Steel filminde robotların içinde senkronize şekilde dönüşen insanları…

Yazar Puanı

puan - 56%

56%

Assassin’s Creed, “Animus” bölümlerinde aksiyonu ve müzikleriyle sürükleyici bir seyirlik olsa da diğer kısımlarında yavan senaryosuyla göze batan, vizyon sahibi yönetmenini ve görüntü yönetmenini memuriyete düşüren, Fassbender – Cotillard ikilisinin kimyasını tutturamayan, iddiasının ve yarattığı beklentinin altında kalan, oyun uyarlamalarının makus talihini değiştiremeyen bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 3.52 ( 5 votes)
56
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi