Ey bulut, o giydiğin nemli, soğuk gocukla

Gel, yapraksız bahçede gökyüzünü kucakla.

Bahçe yalnız başına bütün gün, gece gündüz,

masum, üzgün ve sessiz.

Rüzgâr onun şarkısı, müziği yağan yağmur,

elbisesi çıplaklık, işte, üstünde durur.

Bir başka giysi ona gerekiyorsa, rüzgâr

altın iplikle diker.

Yeşerir mi bilinmez, kimbilir o nerede

bahçıvan da yok orda, yolu düşen kimse de

Gelecek ilkbaharı beklemeden, kendince

yitip gider o bahçe.

Gözlerinden ısıtan bakışlar saçmasa da

yüzünde gülümseyen bir yaprak açmasa da

güzel değil” denemez o yapraksız bahçeye.

O bize şöylesine bir öykü anlatıyor:

Üstten bakan meyveler, bir zamanlar her şeye

şimdi toprak altında, mezarlarda yatıyor.

Yapraksız bahçe,

gözyaşları kanlı, gülünce.

Sarı yelesi savrulan atını sürerek,

hükmediyor oraya sonsuza dek

her mevsimde hükümdâr –

sonbahar.

Mehdi Akhavan Sales – Bahçem

Çeviri: Caner Fidaner

Abbas Kiyarüstemi’nin 2010 yapımı filmi Aslı Gibidir – Copie conforme İranlı yönetmeninin son dönem filmlerinden olmasının yanında, en yenilikçi eserlerinden biri olarak dikkat çeker. Film, kitabının tanıtımı amacıyla konuşmacı olarak bir okur buluşmasına katılan İngiliz bir yazar ile onu dinlemeye giden bir kadının birlikte geçirdikleri bir günü konu alır. Hayranlık duyduğu yazara bir gün boyunca güzeller güzeli Toskana’yı gezdiren kadın ile adam arasında saatler ilerledikçe gerçek ile kurgunun birbirine girdiği, hem ikili ilişkileri hem de nesnelerin ve kişilerin gerçekliğini sorgulamaya başlandığı bir birliktelik doğar.

Aslı Gibidir, Miller isimli yazarın, kitabını tanıttığı sekans ile açılır. Bu sekansta Miller, yazdığı kitabın konusu olan; sanat eserlerindeki kopyacılık durumunu ve bu kopyaların orijinal sanat eserlerinden daha değerli olabileceğini anlatır. Film için de, bu açılış sekansında anlatılan ve seyircinin dikkatini çekmeyi başaran konuyu nesnelerden, kişilere uyarlayarak iki insanın karı-koca oyununa uyarlıyor diyebiliriz. Film süresince, gerçekle kurgu, orijinal ile kopyayı karşılaştırarak ilerliyor; Kiyarüstemi’nin mucizevi dokunuşuyla gerçek ile kurgu bir anda yer değiştiriyor ve seyircinin aklına şu soru geliyor “Hangisi gerçek?” Seyirci açısından bu sorunun cevabı önemli değil, seyirci izlediği filmin sinematografisine ve diyalogların büyüleyiciliğine kapılıyor, bu noktada yönetmenin filmin başında yazar Miller aracılığıyla peliküle aktardığı, orijinallikle ilgili tezi, değer ve anlam kazanıyor. Nitekim, yönetmenin İtalya’da çektiği bu filmi, sinemasını doğrudan etkileyen doğduğu topraklarda yaşanan sorunları değil, evrensel hikayeleri; kadın-erkek ilişkisini, hayat ile sanatı, varlık ile yokluğu ve gerçek ile kurmacayı irdeliyor.

İtalya’nın Toskana bölgesinde geçen filmin büyüleyici güzelliğinin arkasındaki isim usta görüntü yönetmeni Luca Bigazzi. Paolo Sorrentino filmlerinden (La grande belleza – 2013, Youth – 2015) adını sıklıkla duyduğumuz Bigazzi, Kiyarüstemi’nin beyazperdeye aktarmak istediği hikayeyi, seyircinin derinlemesine hissetmesini ve daha da önemlisi izlemesi kağıt üstünde zor olarak görülebilecek bu filmin su gibi akıp gitmesini sağlar. Özellikle, ikilinin sohbetlerine üçüncü kişilerin dahil olduğu sahnelerde görüntü yönetmeni, zaman zaman üçüncü kişilerin zaman zaman ise ana karakterlerin çeşitli yüzeylerden (ayna vs.) yansımalarını kullanarak görüntüye derinlik katar. Bu teknik, Juliette Binoche’un canlandırdığı Elle karakterinin, Miller’ın yanından uzaklaştığı sahnelerin neredeyse tümünde kullanılarak, seyircinin Elle karakterini takip edebilmesini mümkün kılar; birçok kez kameranın merkezinde bulunan karakteri unutturarak, arkada akan hikayeyi takip etmesi amaçlanır ve bunda başarılı olunduğu aşikar.

Abbas Kiyarüstemi verdiği bir röportajda*, filmdeki performansıyla Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülen Juliette Binoche’dan kamera karşısında bir başkasını canlandırmasını değil, kendisi olmasını istediğini belirtir; Juliette Binoche’un role girdiği sahneleri kurguda çıkartarak, Binoche’un kendisini yansıttığı sahneleri seyirci ile buluşturur. Bu, sinemanın yeniden keşfi değildir belki, lakin Binoche gibi bir aktrisin sınırlarını zorlamaya çalışmak yerine, kendi olduğunda ortaya nasıl bir performans koyduğunun resmidir; hayata yedinci sanat için geldiğine inandığım bir kadının beyazperdedeki büyüleyici performansıdır bu. Binoche’un birçok sahnede dördüncü duvarı yıkıp, bizzat seyircinin gözünün içine bakarak yansıttığı ruh hali filmin de yansıtmak istediği gerçekçiliği sağlayan en önemli etken olur, aynı zamanda filmin sorguladığı orijinallik ile kopyacılığın da farklı bir şekilde de olsa ele alınmaya devam etmesi anlamı taşımaktadır. Keza, Binoche’un unutulmayacak bir performansa imza atması, başrolü paylaştığı William Shimell’in de performansına yansımıştır. İkili, filmin akışındaki gerçekçilikten, role evrilen hikayenin aksine, rolden gerçekçiliğe uzanan birer performans sergilemişlerdir.

Abbas Kiyarüstemi filmlerinde hikayenin akışını seyirciye bırakırken, filmlerinin seyircinin zihninde bittikten sonra başlamasını amaçlar. Aslı Gibidir, Kiyarüstemi’nin bu anlamda en başarılı olduğu filmlerindendir, keza film beyazperdede jeneriğin akışından sonra ışıkların yanmasıyla bitse de, seyircinin zihninde asla bitmeyecektir.

* Sight&Sound, Restoration Comedy: Abbas Kiarostami’s ‘Certified Copy’, 6 Haziran 2012 http://old.bfi.org.uk/sightandsound/feature/49645

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi