2013’te Belle ile kültürlerde ve dünyada ırklar arası ilişkilerin politik düzen karşısındaki savaşını beyaz perdeye yansıtan yönetmen Amma Asante, yeni filmi A United Kingdom ile yine biyografi türünde aynı meselelerin üzerine gidiyor. 1947’nin Londrası'nda başlayan hikaye o dönem Birleşik Krallık’ın himayesinde bulunan Bechuanaland'ın prensi ve Afrikalı bir hukuk öğrencisi olan Seretse Khama’nın, İngiliz Ruth Williams’la evlendiği gerçek hikayeye dayanıyor. Botsvana halkı ve ülkenin 1966’da bağımsızlığını kazanana kadar himayesi altında olduğu İngiliz hükümeti arasında süren uzun politik savaşta önemli bir faktör haline gelen Khama ve Williams’ın evliliği, neresinden bakılırsa bakılsın destansı bir aşk hikayesine sahip. Filmin en büyük problemi ise ilk yarım saatte bu ikilinin aşkına izleyiciyi inandıramaması. İlk çeyreği boyunca oldukça hızlı kesitler şeklinde geçen bir senaryoyla ilerleyen film, Khama ve Williams’ın destansı bir yolda gidecek olan aşklarını oldu bittiye getiriyor ve kalan 1,5 saatte politik meselesine ve mesaj bombardımanına odaklanarak izleyiciyi tavlamaya çalışıyor. A United Kingdom: Formülize Bir ‘Aşk Politikadan Üstündür” Masalı A United Kingdom’ı hikayesinin temeli ırkçılık ve aşk üzerine olunca Jeff Nichols’un aynı tarihli Loving filmiyle kıyaslamak mümkün oluyor. 1960’lı yıllarda Virginia’daki siyahi Mildred ve beyaz Richard Loving çiftinin ABD’deki ırklar arası evliliği yasallaştırmaya yardımcı olan hikayesini anlatan Loving, Joel Edgerton ve Ruth Negga’nın tutarlı kimyalarından, Nichols’un sakin ve mesafeli anlatımından güç alıyordu. A United Kingdom ise hem ilk bölümde David Oyelowo ve Rosamund Pike’ın arasında inandırıcı bir şekilde kıvılcım yaratamamasından hem de her açıdan formülize edilmiş senaryosundan yara alıyor. Destansı bir hikayeye sahip olmasına rağmen hikayenin dramatizasyonunu temel Vikipedi bilgilerini okumak gibi bir basitlikle işleyen Guy Hibbert’ın senaryosu filmin güçlenememesinin birinci sorumlusu. Oysa ki, Hibbert en son Eye in the Sky’da dramatik çatısı oldukça kuvvetli, dört başı mamur bir politik gerilim senaryosuna imza atmıştı. Hikayenin politik tarafını mizahla harmanlamada Hibbert’ın kalemi yine yer yer kendini hissettiriyor ama o destansı aşka inanmamızda güçlük çektiğimiz ilk yarım saat geri kalan bölümleri baltalıyor. Öyle ki, çiftimiz en klişe hamlelerle mücadelelerini tamamlıyorlar. Bir takım haksızlıklarla karşı karşıya kalıyorlar, izleyiciye karşı şirin bir tablo çiziyorlar, ayrımcılıklar sebebiyle ayrı düşüyorlar, aşk politikadan üstün geliyor, başta karşılarında olan düşmanları bu aşk karşısında sadık birer arkadaşa dönüşüyor ve mutlu son. Böylelikle A United Kingdom formülize bir ödül sezonu filmi olduğunu her açıdan belli etse bile hiçbir ödül töreninde ne Oyelowo’nun, ne Pike’ın, ne de filmin herhangi bir dalda adının bile geçmemesi hedeflenen amaca ulaşılamadığını gösteriyor. İyi bir “gerçek hikaye”ye sahip olmanın, o hikayenin politik açıdan doğru olmasının ve izleyiciye doğru mesajlar vermesinin iyi bir filme eşit olmadığını gösteren A United Kingdom, basit metotlarla formülize edilmiş senaryosundan, bu senaryonun ana karakterlerin destansı aşkına ikna edememesinden ve sinemasal açıdan bile standart kalışından dolayı beklediği etkiyi yaratamıyor.

Yazar Puanı

puan - 55%

55%

İyi bir “gerçek hikaye”ye sahip olmanın, o hikayenin politik açıdan doğru olmasının ve izleyiciye doğru mesajlar vermesinin iyi bir filme eşit olmadığını gösteren A United Kingdom, basit metotlarla formülize edilmiş senaryosundan, bu senaryonun ana karakterlerin destansı aşkına ikna edememesinden ve sinemasal açıdan bile standart kalışından dolayı beklediği etkiyi yaratamıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
55

2013’te Belle ile kültürlerde ve dünyada ırklar arası ilişkilerin politik düzen karşısındaki savaşını beyaz perdeye yansıtan yönetmen Amma Asante, yeni filmi A United Kingdom ile yine biyografi türünde aynı meselelerin üzerine gidiyor. 1947’nin Londrası’nda başlayan hikaye o dönem Birleşik Krallık’ın himayesinde bulunan Bechuanaland’ın prensi ve Afrikalı bir hukuk öğrencisi olan Seretse Khama’nın, İngiliz Ruth Williams’la evlendiği gerçek hikayeye dayanıyor.

Botsvana halkı ve ülkenin 1966’da bağımsızlığını kazanana kadar himayesi altında olduğu İngiliz hükümeti arasında süren uzun politik savaşta önemli bir faktör haline gelen Khama ve Williams’ın evliliği, neresinden bakılırsa bakılsın destansı bir aşk hikayesine sahip. Filmin en büyük problemi ise ilk yarım saatte bu ikilinin aşkına izleyiciyi inandıramaması. İlk çeyreği boyunca oldukça hızlı kesitler şeklinde geçen bir senaryoyla ilerleyen film, Khama ve Williams’ın destansı bir yolda gidecek olan aşklarını oldu bittiye getiriyor ve kalan 1,5 saatte politik meselesine ve mesaj bombardımanına odaklanarak izleyiciyi tavlamaya çalışıyor.

A United Kingdom: Formülize Bir ‘Aşk Politikadan Üstündür” Masalı

A United Kingdom’ı hikayesinin temeli ırkçılık ve aşk üzerine olunca Jeff Nichols’un aynı tarihli Loving filmiyle kıyaslamak mümkün oluyor. 1960’lı yıllarda Virginia’daki siyahi Mildred ve beyaz Richard Loving çiftinin ABD’deki ırklar arası evliliği yasallaştırmaya yardımcı olan hikayesini anlatan Loving, Joel Edgerton ve Ruth Negga’nın tutarlı kimyalarından, Nichols’un sakin ve mesafeli anlatımından güç alıyordu. A United Kingdom ise hem ilk bölümde David Oyelowo ve Rosamund Pike’ın arasında inandırıcı bir şekilde kıvılcım yaratamamasından hem de her açıdan formülize edilmiş senaryosundan yara alıyor.

Destansı bir hikayeye sahip olmasına rağmen hikayenin dramatizasyonunu temel Vikipedi bilgilerini okumak gibi bir basitlikle işleyen Guy Hibbert’ın senaryosu filmin güçlenememesinin birinci sorumlusu. Oysa ki, Hibbert en son Eye in the Sky’da dramatik çatısı oldukça kuvvetli, dört başı mamur bir politik gerilim senaryosuna imza atmıştı. Hikayenin politik tarafını mizahla harmanlamada Hibbert’ın kalemi yine yer yer kendini hissettiriyor ama o destansı aşka inanmamızda güçlük çektiğimiz ilk yarım saat geri kalan bölümleri baltalıyor. Öyle ki, çiftimiz en klişe hamlelerle mücadelelerini tamamlıyorlar. Bir takım haksızlıklarla karşı karşıya kalıyorlar, izleyiciye karşı şirin bir tablo çiziyorlar, ayrımcılıklar sebebiyle ayrı düşüyorlar, aşk politikadan üstün geliyor, başta karşılarında olan düşmanları bu aşk karşısında sadık birer arkadaşa dönüşüyor ve mutlu son. Böylelikle A United Kingdom formülize bir ödül sezonu filmi olduğunu her açıdan belli etse bile hiçbir ödül töreninde ne Oyelowo’nun, ne Pike’ın, ne de filmin herhangi bir dalda adının bile geçmemesi hedeflenen amaca ulaşılamadığını gösteriyor.

İyi bir “gerçek hikaye”ye sahip olmanın, o hikayenin politik açıdan doğru olmasının ve izleyiciye doğru mesajlar vermesinin iyi bir filme eşit olmadığını gösteren A United Kingdom, basit metotlarla formülize edilmiş senaryosundan, bu senaryonun ana karakterlerin destansı aşkına ikna edememesinden ve sinemasal açıdan bile standart kalışından dolayı beklediği etkiyi yaratamıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi