“Ekmeğe dokunmak yeryüzüne dokunmak gibidir. Çünkü buğdaydan daha doğal ve temel olan başka bir madde yoktur.” (Filmden)

34. İstanbul Film Festivali’nin en güzel sürprizlerinden biri olan Aşkın Dili – Gemma Bovery, Fransız yazar Gustave Flaubert’in klasikleşmiş yapıtı Madam Bovary’nin modern bir uyarlaması. Posy Simmonds’ın aynı adlı resimli romanından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Coco Chanel’den Önce (Before Coco Chanel) ve Chloe gibi filmlerden hatırlayacağımız Anne Fontaine oturuyor. Gemma Bovery’nin senaryosunu Anne Fontaine ile birlikte kaleme alan Pascal Bonitzer’i ise hem film kuramı çalışmaları hem de Cahiers du Cinema dergisindeki film eleştirmenliği mesleğinden tanımanız mümkün. Özellikle Kör Alan ve Dekadrajlar ve Bakış ve Ses isimli kuramsal kitaplarıyla sinema sanatına değerli eserler veren Bonitzer, Gemma Bovery’ye de büyük katkılar sağlıyor. Her çağın klasiği olan Madam Bovary’yi bambaşka bir perspektiften günümüze uyarlayan Gemma Bovery; gerçek hayat ve edebiyatın iç içe geçtiği, trajik olduğu kadar komik ve yer yer absürt nüanslara da kayan oldukça başarılı bir komedi drama.

Anne Fontaine, Emma Bovary karakterinin yeniden doğuşuna tanıklık ettiğimiz Gemma’nın hikayesini Gustave Flaubert’in Normandiya kasabasında yer alan evinin çok yakınlarında inşa ediyor. Babasından kalma bir fırın dükkanında ekmekçilik yapan Martin Joubert’i (Fabrice Luchini) ertesi gün için hazırladığı ekmekleri yaparken izliyoruz. Eşiyle birlikte, şehir hayatının romantizminden uzaklaşmak ve kendini kırsal hayatın monotonluğuna bırakmak için bu kasabaya yerleşen Martin’in hayatı, yeni komşuları sayesinde oldukça renklenecektir. Martin, bir edebiyat tutkunudur ve Flaubert’in Madam Bovary’si en sevdiği romandır. Yeni taşınan komşuları Gemma (Gemma Arterton) ve Charles (Jason Flemyng) Bovery, beklenildiği gibi ona hayranı olduğu romanı anımsatır. Flaubert’in karakteri Emma ve Gemma arasındaki bağlantıları da yakalamaya başlayan Martin; Flaubert’in eserini yeniden yazıyormuş gibi Gemma’nın geleceği hakkında öngörülerde bulunmaya başlar. Gemma’nın güzelliğine de karşı koyamayan Martin, Madam Bovary’ye bolca referanslar içeren anlatıcı rolüne kendini o kadar çok kaptırır ki; bir yerden sonra kendini komşularının yaşantısına doğrudan müdahale etmekten alıkoyamaz.

Kaçınılmaz bir şekilde, kitaptaki hikayeye benzer gelişen olaylar, Martin’i yaşanacak tehlikelere karşı duyarlı bir noktaya çekiyor. Baş gösteren tehlikelerin farkında olduğu için olaylara müdahale etmeye çalışan Martin’in filmdeki mihenk taşı pozisyonu, modern benliğin de bir yansıması. Gemma’ya olan düşkünlüğü ve erkeksi sorgulama yapısı, kimi zaman bencilce kararlar alarak Gemma’nın hayatına burnunu sokmasına sebebiyet veriyor. Gemma’nın eylemlerinin kitaptaki gibi tekrarlanması Martin’in edebi alter egosunu ortaya çıkardığı için, Martin kimi zaman geri adım atarak yaşanacakları kendi odasındaki pencereden izliyor.

Gemma ile Emma arasındaki benzerliğin yoğunluğu çoğu zaman Martin’in gerçek ile kurgu arasında ayrım yapamamasına da sebebiyet veriyor. Özellikle bu noktalarda filmin anlatımını Martin’in elinden alan Fontaine ve Bonitzer ikilisi sanatı taklit eden bir hayatı tersine çeviriyorlar. Martin’e ‘sanat hayatı kendine uyarlamalıdır’ cümlesini kurdurmalarının sebebi de burada önem kazanıyor. Kendini Flaubert ile özdeşleştiren Martin’in –soyadının Joubert olduğu da düşünülecek olursa- neyin gerçek neyin kurgu olduğu gerçeğiyle yüzleşerek karşısında etten kemikten gerçek bir kadın olduğunu fark etmesi de bu bölümlere tekabül ediyor. Martin, Gemma’nın Emma’ya çok benzemesine rağmen onun arketipi olmadığı ayrımına vardığında kendi hayatına da Martin olarak devam ediyor.

Fontaine ve Bonitzer ikilisinin incelikle işledikleri hikaye her ne kadar bir modern zamanlar Madam Bovary’si olarak geçse de filmin bunun çok üstünde bir anlama sahip olduğu göze çarpıyor. Fontaine ve Bonitzer, birbirinden beslenen sanat ve hayatın hangi noktalarda kesiştiği ve hangi noktalarda kesişim kümelerinin dışına çıkarak kendi bağımsız bölgelerine ulaştıklarıyla ilgileniyor. Bir nevi kör alanların ve kadraj dışında kalan gerçekliklerin inşasını yapmaya çalışıyorlar. Bu sebeple Gemma Bovery’ye yalnızca bir uyarlama demek onun hakkını verememek olacaktır.

Gemma Bovery aynı zamanda kimi değerli nüanslara da temas ediyor. Filmin incelikle yazılmış diyalogları dikkatle dinlenebilirse; kasaba ve şehir hayatı arasındaki farklılıklara yapılan göndermeler, Fransa ve İngiltere arasındaki gerginliğin sosyalizm ve liberalizm ayrımı üzerinden eleştirilmesi bütünlüklü yapı içerisinde sırıtmıyor. Hatta yönetmenin realizm dozunu düşürmek için yer yer absürt dokunuşlar yapması –filmin sonunda Gemma’nın başına gelenler gibi- içinde yaşadığımız hayatların romanlara benzer; fakat onlara göre oldukça trajikomik ve öngörülemez olduğunun da bir göstergesi.

Martin rolündeki Fabrice Luchini, hem komedi hem de dram türleri arasında gezinmeyi başaran oyunculuğu ile kalplerimizi fethederken; Gemma rolünde izlediğimiz Gemma Arterton’un tüm o zayıf, kaybeden erkek karakterlerin yanındaki ışıltısı ve karakterine olan hakimiyeti oldukça göze çarpıyor. Anne Fontaine, Gemma Bovery’nin arzu ve ihanet krizlerini başarıyla aktararak değerli bir uyarlamaya imza atmasının yanı sıra; kadın cinselliğine özgür alanlar açan özgün bir iş de ortaya koyuyor.

“Ekmeğe dokunmak yeryüzüne dokunmak gibidir. Çünkü buğdaydan daha doğal ve temel olan başka bir madde yoktur.” (Filmden) 34. İstanbul Film Festivali’nin en güzel sürprizlerinden biri olan Aşkın Dili - Gemma Bovery, Fransız yazar Gustave Flaubert’in klasikleşmiş yapıtı Madam Bovary’nin modern bir uyarlaması. Posy Simmonds’ın aynı adlı resimli romanından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Coco Chanel’den Önce (Before Coco Chanel) ve Chloe gibi filmlerden hatırlayacağımız Anne Fontaine oturuyor. Gemma Bovery’nin senaryosunu Anne Fontaine ile birlikte kaleme alan Pascal Bonitzer’i ise hem film kuramı çalışmaları hem de Cahiers du Cinema dergisindeki film eleştirmenliği mesleğinden tanımanız mümkün. Özellikle Kör Alan ve Dekadrajlar ve Bakış ve Ses isimli kuramsal kitaplarıyla sinema sanatına değerli eserler veren Bonitzer, Gemma Bovery’ye de büyük katkılar sağlıyor. Her çağın klasiği olan Madam Bovary’yi bambaşka bir perspektiften günümüze uyarlayan Gemma Bovery; gerçek hayat ve edebiyatın iç içe geçtiği, trajik olduğu kadar komik ve yer yer absürt nüanslara da kayan oldukça başarılı bir komedi drama. Anne Fontaine, Emma Bovary karakterinin yeniden doğuşuna tanıklık ettiğimiz Gemma’nın hikayesini Gustave Flaubert’in Normandiya kasabasında yer alan evinin çok yakınlarında inşa ediyor. Babasından kalma bir fırın dükkanında ekmekçilik yapan Martin Joubert’i (Fabrice Luchini) ertesi gün için hazırladığı ekmekleri yaparken izliyoruz. Eşiyle birlikte, şehir hayatının romantizminden uzaklaşmak ve kendini kırsal hayatın monotonluğuna bırakmak için bu kasabaya yerleşen Martin’in hayatı, yeni komşuları sayesinde oldukça renklenecektir. Martin, bir edebiyat tutkunudur ve Flaubert’in Madam Bovary’si en sevdiği romandır. Yeni taşınan komşuları Gemma (Gemma Arterton) ve Charles (Jason Flemyng) Bovery, beklenildiği gibi ona hayranı olduğu romanı anımsatır. Flaubert’in karakteri Emma ve Gemma arasındaki bağlantıları da yakalamaya başlayan Martin; Flaubert’in eserini yeniden yazıyormuş gibi Gemma’nın geleceği hakkında öngörülerde bulunmaya başlar. Gemma’nın güzelliğine de karşı koyamayan Martin, Madam Bovary’ye bolca referanslar içeren anlatıcı rolüne kendini o kadar çok kaptırır ki; bir yerden sonra kendini komşularının yaşantısına doğrudan müdahale etmekten alıkoyamaz. Kaçınılmaz bir şekilde, kitaptaki hikayeye benzer gelişen olaylar, Martin’i yaşanacak tehlikelere karşı duyarlı bir noktaya çekiyor. Baş gösteren tehlikelerin farkında olduğu için olaylara müdahale etmeye çalışan Martin’in filmdeki mihenk taşı pozisyonu, modern benliğin de bir yansıması. Gemma’ya olan düşkünlüğü ve erkeksi sorgulama yapısı, kimi zaman bencilce kararlar alarak Gemma’nın hayatına burnunu sokmasına sebebiyet veriyor. Gemma’nın eylemlerinin kitaptaki gibi tekrarlanması Martin’in edebi alter egosunu ortaya çıkardığı için, Martin kimi zaman geri adım atarak yaşanacakları kendi odasındaki pencereden izliyor. Gemma ile Emma arasındaki benzerliğin yoğunluğu çoğu zaman Martin’in gerçek ile kurgu arasında ayrım yapamamasına da sebebiyet veriyor. Özellikle bu noktalarda filmin anlatımını Martin’in elinden alan Fontaine ve Bonitzer ikilisi sanatı taklit eden bir hayatı tersine çeviriyorlar. Martin’e ‘sanat hayatı kendine uyarlamalıdır’ cümlesini kurdurmalarının sebebi de burada önem kazanıyor. Kendini Flaubert ile özdeşleştiren Martin’in –soyadının Joubert olduğu da düşünülecek olursa- neyin gerçek neyin kurgu olduğu gerçeğiyle yüzleşerek karşısında etten kemikten gerçek bir kadın olduğunu fark etmesi de bu bölümlere tekabül ediyor. Martin, Gemma’nın Emma’ya çok benzemesine rağmen onun arketipi olmadığı ayrımına vardığında kendi hayatına da Martin olarak devam ediyor. Fontaine ve Bonitzer ikilisinin incelikle işledikleri hikaye her ne kadar bir modern zamanlar Madam Bovary’si olarak geçse de filmin bunun çok üstünde bir anlama sahip olduğu göze…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

80

Gemma Bovery; gerçek hayat ve edebiyatın iç içe geçtiği, trajik olduğu kadar komik ve yer yer absürt nüanslara da kayan oldukça başarılı bir komedi drama.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi