Emir Kusturica kendi filmlerini mimari bir yapı olarak gören yönetmenlerden. Bir röportajında belirttiği gibi “nice iyi senaryo yazarları vardır ki ellerine kamera aldıkları zaman yazdıkları bir kelimeyi bile perdeye yansıtamazlar ya da nice iyi yönetmenler vardır ki ellerine kalem aldıkları zaman bir kelime dahi yazamazlar.” Bizim bildiğimiz Kusturica ise uzunca bir süre ikisini de başarıyla yapan bir yönetmendi ve bu nedenle dünyanın her yerinde onun sinemasına büyük sevgi besleyen bir kitle oluştururken aynı zamanda eleştirel anlamda da hep hak ettiğini alıyordu. Fakat 10 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metrajı Aşk ve Savaş – On The Milky Road, yönetmenin önceden kurduğu kusursuz yapılara kaçak kat çıkıyor ve kusursuz estetiğine kalemi ile zarar veriyor. Dört yıla yaklaşan yapım süresiyle Aşk ve Savaş’ın bir kendini kanıtlama mücadelesi olduğu söylenebilir. Geçtiğimiz yıl politik tartışmalar eşliğinde son anda Cannes Film Festivali’nin yarışma bölümünden çıkarılan ve Kusturica’nın da yarışmalara göndereceğim son eserim dediği film,  ilk bakışta aşırılıklarla dolu bir karmaşayı andırıyor. Konu Kusturica olduğunda “aşırılıklarla dolu bir karmaşa” tanımı aslında bizzat yönetmenin kendi sinemasını ifade ediyor gibi görünse de, bu filmin yapısındaki karmaşanın ince biçimde tasarlanmadığını söyleyebilirim. Arka planına savaş dönemini alan ve dini sembolizmden beslenen fantastik bir aşk hikayesini anlatan filmin temel sorunu, bir noktadan sonra ele aldığı hiçbir konuyu bir sonraki noktaya taşıyamaması. Her ne kadar açılışında “bu film üç gerçek hikayeye ve birçok fanteziye dayanmaktadır” sözleriyle izleyici uyarılsa da, ne hikayelerden ne de fantezilerden dört başı mamur bir film çıktığını söylemek mümkün olmuyor. Kendisine temel olarak yönetmenin “Words With Gods” projesi için çektiği kısa filmini alan Aşk ve Savaş, bu nedenle dine ve inanca yönelik yaklaşımıyla daha ön planda. Zaten filmin parçalı yapısı içinde yönetmenin bir anda her şeyi bu kavramlar üzerine oturtmak ve düşündürmek için çabaladığı görülebiliyor. Kusturica tarafından canlandırılan sütçü Kosta ile başka bir adamla evlendirilmek için köye getirilen Nevesta (Monica Bellucci) arasında kopmasını beklediğimiz aşk fırtınası, tüm Mikhail Kalatozov’un “Cranes are Flying” filmine yapılan göndermelere karşın etkisiz kalıyor. Hikayenin muzip ve absürt tavrı, aşk hikayesinin de frenleri boşalmış biçimde ilerlemesine neden oluyor. Tüm bu süreçte yönetmenin sinemasından aşina olduğumuz parlak fikirlere, esprilere ve bolca müzikli eğlenceye tanık olsak da tüm bu etmenler sadece zayıf yönleri örtmeye yarıyor. İkilinin kaçış sahnelerinden itibaren ise tüm yardımcı karakterlerin feda edildiğine ve filmin ilk yarısındaki yapının tamamen bozulduğuna tanık oluyoruz. Aşk ve savaş arasındaki ilk bakışta görülen çelişkinin, uyuma dönüştürülme çabası açısından “savaşı” imleyen unsurların zayıflığı rahatsız edici bir hal alıyor. İç savaşa yapılan atıfların dışında yönetmen bu savaşı zayıf bir arka plan unsurunun ötesine taşıyamıyor. Bugüne kadar Yugoslav Savaşları’nı benzersiz biçimde beyazperdeye aktaran Kusturica, bu sefer herhangi bir yaratıcı çaba göstermiyor. Savaşın metafiziksel ve hala devam eden yapısına ironik bir şekilde yaklaşmaya çalışıyor gibi görünmesine rağmen aslında onu bir vodvile dönüştürmenin ötesine geçemiyor. On The Milky Road: Kusturica Sinemasına Kaçak Kat Karakterlerin sürekli olarak “eski kimliklerinden uzaklaştıkları” yönündeki söylemlerine karşın bu karakter zenginliğini göremiyoruz. Bu zayıflığı kabullenmemiz için bir ilahi aşk anlatısı oluşturuluyor ve aslında ikilinin ne kadar da birbirlerine ait oldukları birçok mucizeyle kanıtlanmaya çalışılıyor. Bu noktada Kusturica; özellikle hayvan masallarından…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Kusturica’nın izleyici için yarattığı o müthiş mimari yapı, bu sefer dışı süslü ama içi fikirlerin havada uçuştuğu dağınık bir binayı andırıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.1 ( 2 votes)
50

Emir Kusturica kendi filmlerini mimari bir yapı olarak gören yönetmenlerden. Bir röportajında belirttiği gibi “nice iyi senaryo yazarları vardır ki ellerine kamera aldıkları zaman yazdıkları bir kelimeyi bile perdeye yansıtamazlar ya da nice iyi yönetmenler vardır ki ellerine kalem aldıkları zaman bir kelime dahi yazamazlar.” Bizim bildiğimiz Kusturica ise uzunca bir süre ikisini de başarıyla yapan bir yönetmendi ve bu nedenle dünyanın her yerinde onun sinemasına büyük sevgi besleyen bir kitle oluştururken aynı zamanda eleştirel anlamda da hep hak ettiğini alıyordu. Fakat 10 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metrajı Aşk ve Savaş – On The Milky Road, yönetmenin önceden kurduğu kusursuz yapılara kaçak kat çıkıyor ve kusursuz estetiğine kalemi ile zarar veriyor.

Dört yıla yaklaşan yapım süresiyle Aşk ve Savaş’ın bir kendini kanıtlama mücadelesi olduğu söylenebilir. Geçtiğimiz yıl politik tartışmalar eşliğinde son anda Cannes Film Festivali’nin yarışma bölümünden çıkarılan ve Kusturica’nın da yarışmalara göndereceğim son eserim dediği film,  ilk bakışta aşırılıklarla dolu bir karmaşayı andırıyor. Konu Kusturica olduğunda “aşırılıklarla dolu bir karmaşa” tanımı aslında bizzat yönetmenin kendi sinemasını ifade ediyor gibi görünse de, bu filmin yapısındaki karmaşanın ince biçimde tasarlanmadığını söyleyebilirim. Arka planına savaş dönemini alan ve dini sembolizmden beslenen fantastik bir aşk hikayesini anlatan filmin temel sorunu, bir noktadan sonra ele aldığı hiçbir konuyu bir sonraki noktaya taşıyamaması. Her ne kadar açılışında “bu film üç gerçek hikayeye ve birçok fanteziye dayanmaktadır” sözleriyle izleyici uyarılsa da, ne hikayelerden ne de fantezilerden dört başı mamur bir film çıktığını söylemek mümkün olmuyor.

Kendisine temel olarak yönetmenin “Words With Gods” projesi için çektiği kısa filmini alan Aşk ve Savaş, bu nedenle dine ve inanca yönelik yaklaşımıyla daha ön planda. Zaten filmin parçalı yapısı içinde yönetmenin bir anda her şeyi bu kavramlar üzerine oturtmak ve düşündürmek için çabaladığı görülebiliyor. Kusturica tarafından canlandırılan sütçü Kosta ile başka bir adamla evlendirilmek için köye getirilen Nevesta (Monica Bellucci) arasında kopmasını beklediğimiz aşk fırtınası, tüm Mikhail Kalatozov’un “Cranes are Flying” filmine yapılan göndermelere karşın etkisiz kalıyor. Hikayenin muzip ve absürt tavrı, aşk hikayesinin de frenleri boşalmış biçimde ilerlemesine neden oluyor. Tüm bu süreçte yönetmenin sinemasından aşina olduğumuz parlak fikirlere, esprilere ve bolca müzikli eğlenceye tanık olsak da tüm bu etmenler sadece zayıf yönleri örtmeye yarıyor. İkilinin kaçış sahnelerinden itibaren ise tüm yardımcı karakterlerin feda edildiğine ve filmin ilk yarısındaki yapının tamamen bozulduğuna tanık oluyoruz. Aşk ve savaş arasındaki ilk bakışta görülen çelişkinin, uyuma dönüştürülme çabası açısından “savaşı” imleyen unsurların zayıflığı rahatsız edici bir hal alıyor. İç savaşa yapılan atıfların dışında yönetmen bu savaşı zayıf bir arka plan unsurunun ötesine taşıyamıyor. Bugüne kadar Yugoslav Savaşları’nı benzersiz biçimde beyazperdeye aktaran Kusturica, bu sefer herhangi bir yaratıcı çaba göstermiyor. Savaşın metafiziksel ve hala devam eden yapısına ironik bir şekilde yaklaşmaya çalışıyor gibi görünmesine rağmen aslında onu bir vodvile dönüştürmenin ötesine geçemiyor.

On The Milky Road: Kusturica Sinemasına Kaçak Kat

Karakterlerin sürekli olarak “eski kimliklerinden uzaklaştıkları” yönündeki söylemlerine karşın bu karakter zenginliğini göremiyoruz. Bu zayıflığı kabullenmemiz için bir ilahi aşk anlatısı oluşturuluyor ve aslında ikilinin ne kadar da birbirlerine ait oldukları birçok mucizeyle kanıtlanmaya çalışılıyor. Bu noktada Kusturica; özellikle hayvan masallarından ve dini öğretilerden besleniyor. Açılış sahnesinden itibaren insanların şiddetle şekillendirdiği dünyaya bir şekilde adapte olmaya çalışan hayvanlar, uyum sağlamak ile kurban olmak arasında gidip geliyorlar. Kosta’nın bir şahinle olan dostluğu, süt taşımak için kullandığı eşeği ile olan iletişimi derken en sonunda bir yılana her gün süt verdiğini görüyoruz. Adem ve Havva ile birlikte cennetten kovulan yılan figürü ile bir nevi onlarla aynı kaderi paylaştığımız ifade ediliyor. Aşkın büyüsü ve yol açtığı fedakarlıklar, en sonunda kahramanımızı modern bir Sisifos’a dönüştürüyor ve aslında gösterilen tüm çabaların boşluğu üzerine izleyiciyi sorgulamaya davet ediyor. Fakat Elia Süleyman filmlerini hatırlatan absürt ve fantastik müdahaleler, maalesef uzun süreli pastoral bir mizansen yaratmaktan öteye geçemiyor. Kusturica’nın izleyici için yarattığı o müthiş mimari yapı, bu sefer dışı süslü ama içi fikirlerin havada uçuştuğu ve dağınık bir binayı andırıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi