Bu senenin en çok konuşulan filmlerinden olan Aşk, ‘pornografik’ olarak nitelendirilen içeriği ve özellikle yok sayılan cinselliği bir de 3D olarak göstermesi nedeniyle tartışmalı sinemanın çoğu zaman aldığı geri dönüşün tipik karşılığı olarak iki uçlu eleştiriler arasında kaldı. Von Trier’in Nymphomaniac’ı ve Abdellatif Kechiche’in Blue is the Warmest Colour’ının cinsel içerikli sahnelerinin aldığı tepkileri gördüğümüz için, Aşk’ın posterlerinin düştüğü ilk saniye tartışmaların da peşi sıra geleceğini tahmin etmek zor olmadı. Halbuki Aşk, aksine Noé sinemasının transgresif şiddet yükü en az ama en net toplumsal eleştirisi olan filmi olarak görülebilir. Çünkü cinselliğin ‘bozulmaya uğraması’ tamamen toplumsal bir normun yıkılmasından gelir ve aslında –başkasının yaşama hakkının ihlalini doğuran şiddetin karşısında– bozulmanın değil, bireyin özgürlük arayışının bir göstergesidir. Herkesin aşk ve cinsellik görüşünün farklı olması, yaşadığı farklı kültürlerin varlığından dolayı da kaçınılmazdır elbette fakat yine de, Noé’nin filminin içerdiği bu ‘kabul edilemez cinsellik temsili’ zaten kabul edilmeye ihtiyaç bile duymamalıdır.

Zevk ve korkunun bir arada işlendiği, tabu olarak nitelendirilen ve görünmez sınırın ötesine itilip konuşulmaması üzerinde de görünmez bir uzlaşma sağlanmış ensest, uyuşturucu, grup seks gibi konuları en şiddetli haliyle ekrana yansıtmaktan çekinmeyen filmleri ile Fransız Aşırı Sineması’nın adı en çok yankılanan çağdaş temsilcilerinden Arjantin asıllı yönetmen Gaspar Noé, bir başka deyişle istenmeyen küfün üstüne çekilen duvar kağıdını – gizleyen ama büyümesini engellemeyen, aksine besleyen – yırtar. İzleyicisini nefret dolu, homofobik, şiddet yanlısı olmaya itilmiş bir adamın kafasının içinde gezdirdiği I Stand Alone (1998); tecavüze karşı elini kolunu bağlı bıraktığı Irreversible (2002); uyuşturarak yeni bir bedene sokup tam göğsünden vurduğu Enter the Void (2009)’den oluşan provakatif filmografisi ile akıllara kazınan yönetmen, şimdi ise simüle edilmeyen, üç boyutlu, gepgerçek seks sahneleri barındıran Aşk ile baş başa bırakır.

Aşk: Perdeyi Her Açıdan Kaplayan Bir Aşka Bakış

Klasik bir giriş planında filmin evreni tanıtılır, Noé de bu formülü alışılmadık bir biçimde kullanarak iki ana karakterini henüz ilk sahnede çırılçıplak bedenleriyle yatağa uzanmış, parmaklarıyla birbirlerini tatmin ederken gösterir. Sinema eğitimi için Paris’te bulunan Amerikalı genç Murphy’yi (Karl Glusman), Electra (Aomi Muyock) ile tutkulu sevişmesinin hemen ardından, biraz kilo almış biraz bıyıklanmış – belli ki yaş almış – bir halde, Omi’nin (Klara Kristin) yanında yatarken ve küçük çocukları Gaspar’a bakarken görürüz. Doğrusal olmayan öykü anlatımı ile zamanlar ve durumlararası karmaşık bir hikaye yapısı sunan Aşk; Murphy’nin zoraki kurduğu ailesi ile yenı bir yıla girdiği gün, isminin de bağdaştırıldığı ‘eğer bir şeyin kötü gideceği varsa, kötü gider’ önermeli Murphy Kanunu’na paralel olarak, aklından çıkaramadığı tutkulu aşkı Electra’nın kaybolduğunu öğrenmesi; ve intihar etme ihtimalinin yarattığı korku ve çaresizliğin devamında peydah veren boşluk ve sevgisizlik hislerinin çağırdığı anıların etrafında şekillenir. Çeşitli cinsel deneyimlerle besledikleri ve beraber yarattıkları aşk kavramını iyisiyle kötüsüyle yaşayan Murphy ve Electra’nın ilişkisi, komşuları Omi’yi de üçüncü olarak yataklarına davet etmelerinin ardından Murphy ile ayrıca beraber olduğunu gördüğümüz Omi’nin yırtık prazervatif yüzünden hamile kalışı ile bozulur. Murphy’nin Electra ile rengarenk deneyimlediği evi artık daha farklıdır, karakterini yansıttığı duvarlar bomboştur ve eve onu bağlayan tek şey belki de minik oğludur ama belli ki aşkı değil. Artık anı olarak rafa kaldırılan zamandaki yolculuk,- Irreversible’dan da aşina olduğumuz gibi – kötüden iyiye (yakın gelecekten geçmişe) gidişiyle, geri döndürülemezlik hissini daha da kuvvetli kılar. Şimdiki deneyimi ile geçmişinde kalan tutkunun arasındaki farktan doğan rahatsızlık ve bunun tetikleyicisi olarak Electra’nın varoluşuna dair belirsizlik Murphy’nin asıl çatışmasını sunar. Geçmiş ama bitememiş bir aşkın yasını tutarcasına ağır ağır göz kırpışlarla ayrılan sahnelerle, Murphy için dünyadaki en güzel ve ikinci en güzel olan şeyleri, aşkı ve seksi, onun gözünden deneyimleriz. Aşk’ın hikayesi budur işte: Herhangi bir adamın iyisiyle kötüsüyle kalbinde iz bırakmış aşkı.

Gaspar Noé, Enter the Void’de kendine has bir sinema dili kurmuştu ve seyircisine bunu bir kere öğrettikten sonra aynı dili Aşk’ta da kullandığında çıkarım yapmaktan geri duramadık elbette. Orada anılara yapılan yolculuğu ensenin arkasından kurduğu planlarla aktaran yönetmen, burada Murphy’yi çoğu zaman ense arkasından gösterir, yalnızca filmin anı olarak kodladığı yerlerde değil. Bu açıdan düşünüldüğünde, Noé’nin belki kasıtlı olarak kendi anılarını yansıttığı varsayımı yapılabilir. Zaten en kişisel projesi olarak bahsettiği Aşk’ta, Murphy’nin Noé’nin sevdiği filmlerden bahseden ve yönetmen olmak isteyen bir genç olması, üstüne yeni doğan çocuğa Gaspar ve sevişen insanları izlemekten keyif alan galerici adama Noé isimlerini vermesi, özellikle de bu karakteristik sinema dilinin tam da buna işaret eden parçasını kullanması, bizi izlediğimiz aşk kavramının Noé’ye ait olduğunu görebilmeye daha da yaklaştırıyor.

Zizek, Yamuk Bakmak’ta (1999) pornografi üzerine şöyle der: “Eğer bizi kapıp götüren, içimize dokunan bir aşk hikayesi istiyorsak, yolun sonuna kadar gidip her şeyi (cinsel birleşmenin ayrıntılarını) göstermememiz gerekir, çünkü her şeyi gösterdiğimiz anda artık ciddiye alınmaz.” Ona göre cinsel birleşme öyküsel gerçekliği bozar, fakat Noé’nin son filminde anlattığı şey aslında tam da bunun zıttıdır. Pornografi eğer cinsel organların apaçık görünürlüğü ve birleşmesi ile tanımlanıyorsa, Noé en çok da sevişmeleri ile izlediğimiz çiftin üzerinden gayet de öyküsel bir gerçeklik kurar  ve içimize de dokunan bir aşk hikayesi sunar. Çünkü sinemada izlediğimiz ve Zizek’in de belirttiği aşk hikayeleri daima fantezi boyutunda kurulan, gerçekte izlenildiği gibi deneyimlenmeyen bir kurgudur. Aşk’ta Murphy ve Electra’yı yatakta başbaşa ya da üçüncü bir insanla izlerken veya eş değiştirirken gören birçok seyircinin ‘gerçek aşk bu değil’, ‘aşk yalnızca cinselliğe indirgenemez’ gibi söylemler üretmesi pek makbuldür. Elbette bize öğretilen aşkta cinsellik ikincil ve gizil bir boyuttadır, ama bu insanların kendi aşk kavramlarının, birbirlerini en yoğun hissettikleri cinsel birleşmeyi ön plana çıkarması ve başkaları tarafından ‘patolojik’ olarak nitelendirilmesi neyi eksiltir, bize ne kazandırır? Gaspar Noé belki de günümüz ‘aşksızlığını’ belki de kendi ‘aşk’ bakışını anlatıyordur, burada altının özellikle çizilmesi gereken nokta şüphesiz cinselliğin durduğu yerdir. Çünkü Zizek’in söylediğini aslında tam da seyirci bakış açısı bağlamında yorumlamak gerekir. Fantezi bir aşkı, ‘yasak’ bir eylemle bozmak elbette seyirciyi mutsuz edecektir. Ama ne fantezisinden, ne yasağından bahsediyoruz diye soruyordur belki de Noé.  “Benim penisim var, tüm aşık olduğum kadınların da vajinası vardı. Problem ne?” diye özellike belirten yönetmen, kendi hayatında yaptığı şeyleri çekmekten utanmaz ve bizi de utanmamaya davet eder.

Aşk’ın en tartışılır yanı bedeni ve bedensel birleşmeyi ön plana çıkartması olduğuna göre bedenin neden tartışılır bir olgu olduğu belki de düşünmemiz gereken ilk konulardan biri. Bedenin içinde gördüğümüz parçaların bir şekilde bizi iğrendirdiğini söylediğimizde bunun nedeni nasıl açıklayabiliriz? Mesela ciğerin kaygan ve kanlı, yapısını herhangi bir cisimden daha korkunç yapan nedir? Bence bunun en büyük sebebi onun ‘içeride’ kalması gerektiğini düşünmemizden gelir ve bir şekilde üstünün daha ‘bakılabilir’ bedenle örtülmesi gerekir. Ama benzer bir açıklanamaz algı erkek meme ucuna dokunmazken kadınınkinin açıklığına katlanamamaya da iter bizi. Cinsel organlarsa iki cinsiyet için de örtülü olması gereken uzuvlarken kadının vajinasına yolculuk yapmak bu bakış açısından ne kadar korkunç bir tahayyül olsa gerek, tabii hayat kaynağı olmasının çelişkisi itelenebilirse. Noé’nin vajina içinden gösterdiği açı da aslında libidinal enerjiyi yükseltmeliyken  bir şekilde birçok izleyicisi –ya da izlememeyi tercih edenler – için mide kaldıran bir görüntü olarak algılanır. Aynı şekilde bedensel sıvıların da ya tiksinti ya da şehvet etkisi yarattığını biliriz, bu yüzden Noé hep metaforik olarak bahsettiğimiz eylemi hem gerçek anlamıyla hem de 3D olarak gerçekleştirir ve Murphy’nin semeniyle kaplar kamerayı/gözümüzü.

Sinemada veya herhangi bir anlatıda kahramanın keşfini deneyimlemeyi, onunla beraber öğrenebilmeyi dileriz. Beden keşfi ve Aşk, bu nedenle bana göre, ancak ve ancak bunu ‘kaldıramayanlar’ için güzel bir sinema deneyimi olarak yer bulmayacaktır. Çünkü Noé, yine hem oyunculuklardan yakaladığı doğallıkla gerçek ve kurgu arasındaki sınırı kaldırarak etkiler bizi, hem de üstüne bir de olağanüstü görsellikte bir sinematografi (görüntü yönetmeni Benoît Debie’nin isminin altını bilhassa çizmek gerekir) ile yönetmen gözünü birleştirerek sinemasının hakkını her zamanki gibi verir. Aşklarını en ‘saf’ haliyle yaşayan ve başka türlüsünü kabul edemeyeceklerin bile, küvette Gnossienne (Erik Satie)’nin kalbe dokunan notaları eşliğinde birbirlerine gerçekten sevgi ile sarılan bu iki insan tasvirini görüp de aşkın her türlüsüne inanmaması mümkün mü sahiden?

Bu senenin en çok konuşulan filmlerinden olan Aşk, ‘pornografik’ olarak nitelendirilen içeriği ve özellikle yok sayılan cinselliği bir de 3D olarak göstermesi nedeniyle tartışmalı sinemanın çoğu zaman aldığı geri dönüşün tipik karşılığı olarak iki uçlu eleştiriler arasında kaldı. Von Trier’in Nymphomaniac’ı ve Abdellatif Kechiche’in Blue is the Warmest Colour’ının cinsel içerikli sahnelerinin aldığı tepkileri gördüğümüz için, Aşk’ın posterlerinin düştüğü ilk saniye tartışmaların da peşi sıra geleceğini tahmin etmek zor olmadı. Halbuki Aşk, aksine Noé sinemasının transgresif şiddet yükü en az ama en net toplumsal eleştirisi olan filmi olarak görülebilir. Çünkü cinselliğin ‘bozulmaya uğraması’ tamamen toplumsal bir normun yıkılmasından gelir ve aslında –başkasının yaşama hakkının ihlalini doğuran şiddetin karşısında– bozulmanın değil, bireyin özgürlük arayışının bir göstergesidir. Herkesin aşk ve cinsellik görüşünün farklı olması, yaşadığı farklı kültürlerin varlığından dolayı da kaçınılmazdır elbette fakat yine de, Noé’nin filminin içerdiği bu ‘kabul edilemez cinsellik temsili’ zaten kabul edilmeye ihtiyaç bile duymamalıdır. Zevk ve korkunun bir arada işlendiği, tabu olarak nitelendirilen ve görünmez sınırın ötesine itilip konuşulmaması üzerinde de görünmez bir uzlaşma sağlanmış ensest, uyuşturucu, grup seks gibi konuları en şiddetli haliyle ekrana yansıtmaktan çekinmeyen filmleri ile Fransız Aşırı Sineması’nın adı en çok yankılanan çağdaş temsilcilerinden Arjantin asıllı yönetmen Gaspar Noé, bir başka deyişle istenmeyen küfün üstüne çekilen duvar kağıdını – gizleyen ama büyümesini engellemeyen, aksine besleyen – yırtar. İzleyicisini nefret dolu, homofobik, şiddet yanlısı olmaya itilmiş bir adamın kafasının içinde gezdirdiği I Stand Alone (1998); tecavüze karşı elini kolunu bağlı bıraktığı Irreversible (2002); uyuşturarak yeni bir bedene sokup tam göğsünden vurduğu Enter the Void (2009)’den oluşan provakatif filmografisi ile akıllara kazınan yönetmen, şimdi ise simüle edilmeyen, üç boyutlu, gepgerçek seks sahneleri barındıran Aşk ile baş başa bırakır. Aşk: Perdeyi Her Açıdan Kaplayan Bir Aşka Bakış Klasik bir giriş planında filmin evreni tanıtılır, Noé de bu formülü alışılmadık bir biçimde kullanarak iki ana karakterini henüz ilk sahnede çırılçıplak bedenleriyle yatağa uzanmış, parmaklarıyla birbirlerini tatmin ederken gösterir. Sinema eğitimi için Paris’te bulunan Amerikalı genç Murphy’yi (Karl Glusman), Electra (Aomi Muyock) ile tutkulu sevişmesinin hemen ardından, biraz kilo almış biraz bıyıklanmış – belli ki yaş almış – bir halde, Omi’nin (Klara Kristin) yanında yatarken ve küçük çocukları Gaspar’a bakarken görürüz. Doğrusal olmayan öykü anlatımı ile zamanlar ve durumlararası karmaşık bir hikaye yapısı sunan Aşk; Murphy’nin zoraki kurduğu ailesi ile yenı bir yıla girdiği gün, isminin de bağdaştırıldığı ‘eğer bir şeyin kötü gideceği varsa, kötü gider’ önermeli Murphy Kanunu’na paralel olarak, aklından çıkaramadığı tutkulu aşkı Electra’nın kaybolduğunu öğrenmesi; ve intihar etme ihtimalinin yarattığı korku ve çaresizliğin devamında peydah veren boşluk ve sevgisizlik hislerinin çağırdığı anıların etrafında şekillenir. Çeşitli cinsel deneyimlerle besledikleri ve beraber yarattıkları aşk kavramını iyisiyle kötüsüyle yaşayan Murphy ve Electra’nın ilişkisi, komşuları Omi’yi de üçüncü olarak yataklarına davet etmelerinin ardından Murphy ile ayrıca beraber olduğunu gördüğümüz Omi’nin yırtık prazervatif yüzünden hamile kalışı ile bozulur. Murphy’nin Electra ile rengarenk deneyimlediği evi artık daha farklıdır, karakterini yansıttığı duvarlar bomboştur ve eve onu bağlayan tek şey belki de minik oğludur ama belli ki aşkı değil. Artık anı olarak rafa kaldırılan zamandaki yolculuk,- Irreversible’dan da aşina olduğumuz gibi – kötüden…

Yazar Puanı

Puan - 83%

83%

Sinemada veya herhangi bir anlatıda kahramanın keşfini deneyimlemeyi, onunla beraber öğrenebilmeyi dileriz. Beden keşfi ve Aşk, bu nedenle bana göre, ancak ve ancak bunu ‘kaldıramayanlar’ için güzel bir sinema deneyimi olarak yer bulmayacaktır. Çünkü Noé, yine hem oyunculuklardan yakaladığı doğallıkla gerçek ve kurgu arasındaki sınırı kaldırarak etkiler bizi, hem de üstüne bir de olağanüstü görsellikte bir sinematografi ile yönetmen gözünü birleştirerek sinemasının hakkını her zamanki gibi verir.

Kullanıcı Puanları: 3.56 ( 10 votes)
83
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi