2005’te Sundance’ten büyük ödülü kapan Mavinin Kırk Tonu (Forty Shades of Blue) ve 2012’de !f İstanbul’da da gösterilen, Berlin’den Teddy ödüllü Işık Açık Kalsın (Keep the Lights On) filmleriyle dikkatleri üzerine çeken Ira Sachs’ın yazıp yönettiği son filmi Aşk Başkadır – Love is Strange, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösteriliyor.

Festivallerin 2014 indie gözdesi olan Aşk Başkadır, eşcinsel bir çiftin evlendikten sonra yaşadıkları sıkıntılara odaklanıyor. 39 yıllık birlikteliğin ardından yeni çıkan kanundan faydalanarak ilişkilerini evlilikle taçlandıran Ben ve George’un yaşadığı sıkıntılar tam da bu kararın arifesinde baş gösteriyor. Bir kilisede öğretmenlik yapan George’un kanunen yasallaştırılmış cinsel yönelimi ve attığı adım onun işten atılmasına yol açıyor. Serbest takılan özgür bir ressam olan Ben’in emekli maaşı da doğal olarak çiftin şehir merkezinde yaşamasına olanak tanımıyor. En nihayetinde birlikteliklerinin en mutlu anlarından biri, ilişkilerini uzaktan yaşamalarına yol açan bir kabusa dönüşüyor. George yakın arkadaşlarının, Ben ise akrabalarının yanına taşınıyor.

Alışılmış bir tablo olarak heteroseksüel bir çiftin bile yer edinemediği kültürel yozlaşmanın hakim olduğu toplumlarda, genetiği bozuk birey algılarının ağına düşürdüğü homoseksüel çiftimizin birbirlerine duyduğu aşk muazzam bir yalınlık ve güzellikle karşımıza çıkıyor. Sinematografik açıdan iddialı olmayan film, senaryosundaki sıçrayışlarla daha çok insanın olduğu her yerde; evde, iş yerinde, kilisede özellikle yeni neslin maruz kaldığı algı yönetimini kırmaya çalışıyor. Modern hayatın telaşına kapılan bir ailenin çocuğu olan Joey ise bu bağlamda zincirin önemli bir halkasını oluşturuyor. Ben ve George karakterleriyle başrolü paylaşan Joey, filmin iletmek istediği mesaj için “gelişme çağı devam eden bir çocuk” kimliğiyle oldukça elverişli. Ira Sachs filmin giriş ve gelişme sekanslarında çok üzerinde durmasa da Joey karakterini filmin sonlarına doğru özellikle doruk noktasında alabildiğine seyirciyle arasındaki bağı kuracağı bir araç olarak kullanıyor. Joey’in Ben amcasına karşı tavrı ile onunla kurduğu ilişkide seyirci empati kurarak yaşlı ve/veya homoseksüel insanlara karşı tavırlarını farkında olmadan gözden geçiriyor. En nihayetinde araç iletinin kendisine dönüşüyor. Marshall McLuhan’ın 1964 yılında ortaya attığı ve sert rüzgarlar estiren bu söylemi filme oldukça iyi geliyor.

Dünyaya sığamayan bu iki adamın öyküsünü eşsiz performanslarıyla taçlandıran Alfred Molina ve John Lithgow’un varlığı filmin en büyük kozu diyebiliriz. Kırmaya çalıştığı algıyı sinematografik anlamda estetik bir dille destekleyemiyor olsa da Aşk Başkadır, eşcinselliğe yaklaşımı ve çözüm odaklı yorumuyla izlenmeye değer bir seyirlik sunuyor. Bu noktada ilk gösterimini Sundance’te yapan ve dakikalarca ayakta alkışlanan filmin, Vanity Fair dergisi tarafından “2014’ün En İyi Filmi” seçildiğini de belirtmekte fayda var.

Filmin 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’ndeki Türkiye galası için İstanbul’a gelen yönetmen Ira Sachs ve yapımcı Ali Betil’in gösterimin ardından gerçekleştirdiği söyleşi sonrası bir kez daha anlıyoruz ki; bu konunun tartışmaya kapalı bir şekilde çözüme ulaşmasında verilen mücadelede yüzyıllardır kitleleri etkileme ve bilinçlendirme yöntemi olarak kullanılan yedinci sanatın payı yadsınamaz.

2005’te Sundance’ten büyük ödülü kapan Mavinin Kırk Tonu (Forty Shades of Blue) ve 2012’de !f İstanbul’da da gösterilen, Berlin’den Teddy ödüllü Işık Açık Kalsın (Keep the Lights On) filmleriyle dikkatleri üzerine çeken Ira Sachs’ın yazıp yönettiği son filmi Aşk Başkadır - Love is Strange, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösteriliyor. Festivallerin 2014 indie gözdesi olan Aşk Başkadır, eşcinsel bir çiftin evlendikten sonra yaşadıkları sıkıntılara odaklanıyor. 39 yıllık birlikteliğin ardından yeni çıkan kanundan faydalanarak ilişkilerini evlilikle taçlandıran Ben ve George'un yaşadığı sıkıntılar tam da bu kararın arifesinde baş gösteriyor. Bir kilisede öğretmenlik yapan George'un kanunen yasallaştırılmış cinsel yönelimi ve attığı adım onun işten atılmasına yol açıyor. Serbest takılan özgür bir ressam olan Ben'in emekli maaşı da doğal olarak çiftin şehir merkezinde yaşamasına olanak tanımıyor. En nihayetinde birlikteliklerinin en mutlu anlarından biri, ilişkilerini uzaktan yaşamalarına yol açan bir kabusa dönüşüyor. George yakın arkadaşlarının, Ben ise akrabalarının yanına taşınıyor. Alışılmış bir tablo olarak heteroseksüel bir çiftin bile yer edinemediği kültürel yozlaşmanın hakim olduğu toplumlarda, genetiği bozuk birey algılarının ağına düşürdüğü homoseksüel çiftimizin birbirlerine duyduğu aşk muazzam bir yalınlık ve güzellikle karşımıza çıkıyor. Sinematografik açıdan iddialı olmayan film, senaryosundaki sıçrayışlarla daha çok insanın olduğu her yerde; evde, iş yerinde, kilisede özellikle yeni neslin maruz kaldığı algı yönetimini kırmaya çalışıyor. Modern hayatın telaşına kapılan bir ailenin çocuğu olan Joey ise bu bağlamda zincirin önemli bir halkasını oluşturuyor. Ben ve George karakterleriyle başrolü paylaşan Joey, filmin iletmek istediği mesaj için "gelişme çağı devam eden bir çocuk" kimliğiyle oldukça elverişli. Ira Sachs filmin giriş ve gelişme sekanslarında çok üzerinde durmasa da Joey karakterini filmin sonlarına doğru özellikle doruk noktasında alabildiğine seyirciyle arasındaki bağı kuracağı bir araç olarak kullanıyor. Joey'in Ben amcasına karşı tavrı ile onunla kurduğu ilişkide seyirci empati kurarak yaşlı ve/veya homoseksüel insanlara karşı tavırlarını farkında olmadan gözden geçiriyor. En nihayetinde araç iletinin kendisine dönüşüyor. Marshall McLuhan'ın 1964 yılında ortaya attığı ve sert rüzgarlar estiren bu söylemi filme oldukça iyi geliyor. Dünyaya sığamayan bu iki adamın öyküsünü eşsiz performanslarıyla taçlandıran Alfred Molina ve John Lithgow'un varlığı filmin en büyük kozu diyebiliriz. Kırmaya çalıştığı algıyı sinematografik anlamda estetik bir dille destekleyemiyor olsa da Aşk Başkadır, eşcinselliğe yaklaşımı ve çözüm odaklı yorumuyla izlenmeye değer bir seyirlik sunuyor. Bu noktada ilk gösterimini Sundance’te yapan ve dakikalarca ayakta alkışlanan filmin, Vanity Fair dergisi tarafından “2014’ün En İyi Filmi” seçildiğini de belirtmekte fayda var. Filmin 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ndeki Türkiye galası için İstanbul’a gelen yönetmen Ira Sachs ve yapımcı Ali Betil'in gösterimin ardından gerçekleştirdiği söyleşi sonrası bir kez daha anlıyoruz ki; bu konunun tartışmaya kapalı bir şekilde çözüme ulaşmasında verilen mücadelede yüzyıllardır kitleleri etkileme ve bilinçlendirme yöntemi olarak kullanılan yedinci sanatın payı yadsınamaz.

Yazar Puanı

Puan - 64%

64%

Alfred Molina ve John Lithgow'un varlığı filmin en büyük kozu...

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
64
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi