Haneke, 2009’daki Beyaz Bant (The White Ribbon) filmiyle kazandığı ödülden sonra, Aşk(Amour) ile bu yıl ikinci defa Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazandı. Tartışmalar yaratan filmi, eleştirmenlerin bazıları bu ödül için yetersiz bulurken kimi çevreler de yönetmenin tekniğini ve konuyu ele alışını yere göğe sığdıramıyor. Filmekimi programında merakla beklediğim filmlerden biri olan filmi sonunda izleme şansı buldum. Flashforward açılış sekansı filmin ağır ilerleyen geneline göre oldukça hareketli başladı. Ama sonrasında sanki bu sahne başka bir filme aitmişçesine değişen gidişat konuya ayak uydurmakta zorlanmıyor.

Georges(Trintignant) ve Anne(Riva) seksenli yaşlarına gelmiş emekli müzik öğretmeni bir çifttir. Tek çocukları olan Eva da aynı şekilde müzisyendir ve ailesiyle yurt dışında yaşamaktadır. Sıradan bir günde sabah kahvaltı sırasında yaşanan küçük bir olay yaşlı çiftin bundan sonraki tüm hayatını değiştirmeye yeter. Georges ve Anne için birbirlerine muhtaç oldukları zor günler çok uzak değildir.

Film adında da anlaşılacağı üzere, sinemada en klasik sayılabilecek bir konuyu işliyor: Aşk… Fakat yönetmen bu konuya tamamen farklı bir açıdan bakarak bize yakışıklı jönler ve hayran kalınası kadınlar yerine, aşkın en ateşli evrelerini artık geride bırakmış ve onu bir tür hayat arkadaşlığına çevirmiş yaşlı bir çiftin hikayesini sunuyor. Hal böyle olunca, yönetmen bu havayla uyumlu olabilecek tüm öğeleri kullanıyor. Çiftin yaşına göndermeler yaparcasına ağır ilerleyen hikaye, sabit kamera kullanımları gençliği ve tutkuyu çağrıştıracak her şeyden uzak bir yapı çiziyor.

Kendi ülkelerinde tanınmış ama bu filmle daha geniş kitlelerce adlarının duyulacağını düşündüğüm oyuncular Trintignant ve Riva oyunculuk konusunda resmen ders veriyorlar. Hem sinir bozucu hem de hüzünlü sahneleri son derece profesyonel canlandıran ikilinin Haneke’nin almış aldığı ödüle ve filmin değerine katkısı çok büyük. Film 35. dakikasından itibaren kocaman bir yumruk gibi izleyicinin göğsüne oturuyor ve son sahnesine kadar kıpırdamıyor. Kocaman bir ev, ikisi de birbirine muhtaç yaşlı bir çift kalp, acımasız hemşirelere rağmen verilmiş bir söz… Georges’in sergilediği fedakar tavır herkesin aklına aynı soruyu getiriyor: “Ben olsam yapar mıydım?”

Aynı zamanda insani değerleri de sorgulayan film bozuk aile ilişkilerine de göndermeler yapıyor. Eve nadiren uğrayan ve annesini nadiren ziyarete gelen çocukları Eva diğer yandan kendi bozuk ailesini kurtarmaya çalışıyor.

Gerekçi yaklaşımı ve etkileyici sonuyla Aşk acıklı bir dram hikayesi. En başında da belirttiğim gibi filmi kimi beğenirken kimi yerin dibine sokuyor. Ama bir değişmeyen gerçek var ki, herkes ne düşünürse düşünsün hepimiz bir gün yaşlanacağız ve yaşayacaklarımız anlatılardan çok da farklı olmayacak. Geleceğinizi ve yaşlılık günlerinizi düşünmenizi sağlayacak (hatta belki bunalıma bile girmenize neden olabilecek) bu filmi kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.

Filmi merak edenler Filmekimi süresince izleyebilirler. Kaçıranlar ise biraz daha beklemek zorunda kalabilirler.

Keyifli seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi