90’lı yıllarda Disney’in müthiş animasyonlarının da etkisiyle 21. yüzyılda yeniden doğan müzikal türü, Moulin Rouge ve Chicago gibi örneklerle zirve yaptı. Sonrasında gelen Sweeney Todd, Les Miserables gibi filmlerin teknik yetkinliğine karşın ortaya çıkan coşkunun yavaş yavaş kaybolduğunu gözlemledik. Bu filmler türe geleneksel ya da yapısökümcü yaklaşsalar bile, genel olarak dönem filmi özelliği taşıdılar ve izleyiciyi sanat yönetimi ile yüceltilmiş bir nostalji ile kuşattılar. Damien Chazelle ise Whiplash ve son filmi La La Land ile türe farklı bir soluk getirmeyi başardı. Whiplash ilk bakışta müzikal bir film değildi ama müziği ve tutku-iktidar ikilemini alıp ortaya yetkin bir kurmaca örneği koymayı başardı. Aşıklar Şehri – La La Land ise bir adım daha öteye gidiyor ve tarihi, mizansenin bir parçası yapmak yerine bir hissiyat olarak izleyiciye geçiriyor. Böylece hem geleneksel müzikallerden etkilenen hem de onların klişelerinden beslenmesine karşın modern bir anlatı sunan, orijinal bir yapı ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşıklar Şehri – La La Land belki ilk bakışta inanmanın pek mümkün olmadığı bir hikayeye sahip. Oyunculuk düşleri kurmasına rağmen seçmelerden eli boş dönen Mia (Emma Stone) ile cazı kurtarmak gibi bir ütopyanın peşinden koşsa da asıl olarak kendi caz kulübüne sahip olmak ve bir bakıma cazın hakkını vermek isteyen Sebastian (Ryan Gosling)’ın aşkı, büyük tesadüflerle ve tahmin edilebilir kırılmalarla işleniyor. Fakat bu Damien Chazelle’in filmi için bir sorun teşkil etmiyor çünkü Chazelle, tüm yeteneğini filmin her karesine bulaştırmayı başarıyor. Bir röportajında müzikallerde bir anda şarkı söylemeye başlayan tiplerden önceleri nefret ettiğini ama sonraları bunu avangart bir gelenek olarak kutsadığını belirten yönetmen, daha açılış sahnesinden itibaren bu kutsamayı beyazperdeye yansıtmayı biliyor. Gri tonların ağırlıkta olduğu otoyolda, sıcak bir Los Angeles öğlenini rengarenk bir birliktelik duygusuyla kaplamayı başararak daha ilk sahneden izleyicinin gönlünü çalıyor. Chazelle’i bir dönem rahatsız eden bu yaklaşıma alerjiniz yoksa –yani genel olarak müzikallere!-, filmin geri kalanının da aynı tempoda ve birbirinden renkli numaralarla süslendiğini, neredeyse boş geçilen bir an olmadığını söyleyebilirim.

Bir Damien Chazelle Rüyası

Aşıklar Şehri – La La Land’in senaryosunu 2010’da yazmasına rağmen “tükenmiş bir tür” olarak görülen bir caz müzikaline stüdyoların onay vermemesi, Chazelle’i “Whiplash” filmine yönlendiriyor ve bu filmin başarısından sonra ancak La La Land için onay alabiliyor. Filmde burun kıvrılacak başarı öyküsünün gerçeklerden uyarlanmış gibi durması da projeyi daha kişisel ve içine girilebilir hale getiriyor kuşkusuz. Hikayenin dışında ise, önceden bilinen caz şarkılarından beslenmeyen ve baştan sona ilk kez yazılmış parçalardan oluşan film müziklerinin de mükemmel olduğunu belirtmek lazım. Justin Hurwitz’in ortada henüz senaryo yokken bestelediği şarkılar, filmi sürüklerken hikayeyle bütünleşiyor ve yarattığı duyguları izleyiciye geçiriyor. Hurwitz’in filmin kurgu aşamasında da yer alması, zaten Chazelle’in bu uyuma ne kadar önem verdiğinin de bir göstergesi.

İlk paragrafta bahsettiğim gibi Aşıklar Şehri – La La Land, yakın dönemde vizyona giren müzikaller gibi nostaljiyi kendisine bir fon olarak seçmiyor ama bu hissiyatı farklı açılardan yaratıyor. Öncelikle film, önemli klasikler ile bağ kuruyor ve bunu rahatsız edecek biçimde yapmıyor. Örneğin; Asi Gençlik – Rebel Without A Cause filminin planetaryum sahnesi ile kendi hikayesini kesiştirirken, hem bir muziplik hem de saygı hissetmek mümkün oluyor. Açılış sahnesi ve filmin renk paleti; Jacques Tati’yi fazlaca andırsa da bu unsurlar, kendi ayakları üzerinde ve özgün biçimde filmde yer alıyorlar. Açılış jeneriğinde genişleyen perde, bir bakıma nostalji duygusunun yeni bir çerçeve ile verileceğinin habercisi oluyor. Cazın ve oyunculuğun altın çağından imgeler ve sesler filmde kendilerini sürekli hatırlatıyorlar. Fakat bu yaklaşım, filmde yer alan sinema salonunun bir tiyatro salonuna dönüşmesi gibi güncel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Aşıklar Şehri – La La Land: Sinemayı ve Hayatı Aşan Bir Müzikal Deneyimi

Müzikallerin gerçeği yansıtmadığı düşüncesine karşılık “Müzikal, sinemanın idealleştirilmesidir.” diyen Godard’ın düşüncesi hala geçerliliğini koruyor. Müzikallerin gerçeklikle olan bağı asla kopuk değildir, sadece sinemanın olduğu gibi hayatın da aşkın bir resmini sunarlar. Aşıklar Şehri – La La Land’de perdede görünmeyen orkestranın çaldığı melodiler, bir “kaçış” ürünü olarak izleyiciyi kuşatıyor. “Amaçlarına, ancak kendin olduğunda ve yeteneklerini ortaya koyma cesaretini bulduğunda ulaşabilirsin” mesajı, bir bakıma endüstrinin çarklarında sıkışan ve benliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan karakterlerimiz için bir kaçış noktası oluşturuyor. Fakat endüstri ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, yine de ulaşılan başarıda görünmez bir role sahip. Açıkçası filmin tüm şatafatlı numaralarına karşın, açık verdiği nokta da bu oluyor. Chazelle, “evet sorunlar yaşasak da Sezar’ın hakkı Sezar’a” diyor. Gerçi çok da haksız sayılmaz, büyük stüdyolar olmasa karşımıza bu yekpare film örneğini belki de çıkaramazdı. Ryan Gosling’in, Kenan Doğulu gibi ekonomik nedenlerle caz değil de pop yaptığı anlar da, kendisine –ve izleyiciye hiç de çaktırmadan- kazanç olarak dönüyor. Belki sonunda caz kurtulmuyor ama bizlere de sanki “All that jazz, fazla takılma” deniyor.

Sonuç olarak; Ryan Gosling ile Emma Stone arasında daha önceden denenmiş ve onaylanmış sinerjiyi arkasına alan Aşıklar Şehri – La La Land, müthiş enerjisi ve rejisiyle müzikal türünün en yetkin örneklerinden biri olmakla kalmıyor, henüz 30’lu yaşlarının başındaki Damien Chazelle’in artık “Devler Ligi”ne yükseldiğini de gösteriyor. Her ne kadar şu ana kadar caz filmlerinin dışına çıkmasa da yönetmen, kendi rüyalarını resmettiği “La La Land”in kapılarını sonuna kadar açmışa benziyor.

90’lı yıllarda Disney’in müthiş animasyonlarının da etkisiyle 21. yüzyılda yeniden doğan müzikal türü, Moulin Rouge ve Chicago gibi örneklerle zirve yaptı. Sonrasında gelen Sweeney Todd, Les Miserables gibi filmlerin teknik yetkinliğine karşın ortaya çıkan coşkunun yavaş yavaş kaybolduğunu gözlemledik. Bu filmler türe geleneksel ya da yapısökümcü yaklaşsalar bile, genel olarak dönem filmi özelliği taşıdılar ve izleyiciyi sanat yönetimi ile yüceltilmiş bir nostalji ile kuşattılar. Damien Chazelle ise Whiplash ve son filmi La La Land ile türe farklı bir soluk getirmeyi başardı. Whiplash ilk bakışta müzikal bir film değildi ama müziği ve tutku-iktidar ikilemini alıp ortaya yetkin bir kurmaca örneği koymayı başardı. Aşıklar Şehri - La La Land ise bir adım daha öteye gidiyor ve tarihi, mizansenin bir parçası yapmak yerine bir hissiyat olarak izleyiciye geçiriyor. Böylece hem geleneksel müzikallerden etkilenen hem de onların klişelerinden beslenmesine karşın modern bir anlatı sunan, orijinal bir yapı ile karşı karşıya kalıyoruz. Aşıklar Şehri – La La Land belki ilk bakışta inanmanın pek mümkün olmadığı bir hikayeye sahip. Oyunculuk düşleri kurmasına rağmen seçmelerden eli boş dönen Mia (Emma Stone) ile cazı kurtarmak gibi bir ütopyanın peşinden koşsa da asıl olarak kendi caz kulübüne sahip olmak ve bir bakıma cazın hakkını vermek isteyen Sebastian (Ryan Gosling)’ın aşkı, büyük tesadüflerle ve tahmin edilebilir kırılmalarla işleniyor. Fakat bu Damien Chazelle’in filmi için bir sorun teşkil etmiyor çünkü Chazelle, tüm yeteneğini filmin her karesine bulaştırmayı başarıyor. Bir röportajında müzikallerde bir anda şarkı söylemeye başlayan tiplerden önceleri nefret ettiğini ama sonraları bunu avangart bir gelenek olarak kutsadığını belirten yönetmen, daha açılış sahnesinden itibaren bu kutsamayı beyazperdeye yansıtmayı biliyor. Gri tonların ağırlıkta olduğu otoyolda, sıcak bir Los Angeles öğlenini rengarenk bir birliktelik duygusuyla kaplamayı başararak daha ilk sahneden izleyicinin gönlünü çalıyor. Chazelle’i bir dönem rahatsız eden bu yaklaşıma alerjiniz yoksa –yani genel olarak müzikallere!-, filmin geri kalanının da aynı tempoda ve birbirinden renkli numaralarla süslendiğini, neredeyse boş geçilen bir an olmadığını söyleyebilirim. Bir Damien Chazelle Rüyası Aşıklar Şehri – La La Land’in senaryosunu 2010’da yazmasına rağmen “tükenmiş bir tür” olarak görülen bir caz müzikaline stüdyoların onay vermemesi, Chazelle'i "Whiplash" filmine yönlendiriyor ve bu filmin başarısından sonra ancak La La Land için onay alabiliyor. Filmde burun kıvrılacak başarı öyküsünün gerçeklerden uyarlanmış gibi durması da projeyi daha kişisel ve içine girilebilir hale getiriyor kuşkusuz. Hikayenin dışında ise, önceden bilinen caz şarkılarından beslenmeyen ve baştan sona ilk kez yazılmış parçalardan oluşan film müziklerinin de mükemmel olduğunu belirtmek lazım. Justin Hurwitz’in ortada henüz senaryo yokken bestelediği şarkılar, filmi sürüklerken hikayeyle bütünleşiyor ve yarattığı duyguları izleyiciye geçiriyor. Hurwitz’in filmin kurgu aşamasında da yer alması, zaten Chazelle’in bu uyuma ne kadar önem verdiğinin de bir göstergesi. İlk paragrafta bahsettiğim gibi Aşıklar Şehri – La La Land, yakın dönemde vizyona giren müzikaller gibi nostaljiyi kendisine bir fon olarak seçmiyor ama bu hissiyatı farklı açılardan yaratıyor. Öncelikle film, önemli klasikler ile bağ kuruyor ve bunu rahatsız edecek biçimde yapmıyor. Örneğin; Asi Gençlik – Rebel Without A Cause filminin planetaryum sahnesi ile kendi hikayesini kesiştirirken, hem bir muziplik hem de saygı hissetmek mümkün oluyor. Açılış sahnesi ve filmin renk paleti; Jacques Tati’yi…

Yazar Puanı

Puan - 86%

86%

Aşıklar Şehri – La La Land, müthiş enerjisi ve rejisiyle müzikal türünün en yetkin örneklerinden biri olmakla kalmıyor, henüz 30’lu yaşlarının başındaki Damien Chazelle’in artık "Devler Ligi"ne yükseldiğini de gösteriyor.

Kullanıcı Puanları: 4.37 ( 14 votes)
86
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi