Son dönem sinemacıların arasında hem biçemi hem de içeriğiyle ön plana çıkan en önemli isimlerden biri şüphesiz ki Asghar Farhadi’dir. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Abbas Kiarostami’den Bahman Ghobadi’ye uzanan, baskıların ve zor şartların yönetmenleri daha iyi sinema yapmaya götürdüğü yolda Oscar ve Altın Küre ile taçlandırılmış bir yönetmen Asghar Farhadi. Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı Bir Ayrılık filmiyle kucaklayan yönetmen, İran’ın son dönemde en gözde isimlerinden biri.

Devrim sonrası İran sineması, uluslararası festivaller aracılığıyla dünyaya açıldı ve başlangıçta İslami baskıdan kaynaklandığı söylenebilecek olan, hikayelerin çocuk karakterler üzerinden anlatılışı İran sinemasına da belirli bir dil kazandırmış oldu. Özellikle Avrupa kanadında ise aşina olunmayan bu dünyayı bir de çocukların gözünden görmek büyük ilgi ve hayranlık uyandırdı. Yıllar içerisinde İran sineması odağını değiştirmeye ve geliştirmeye devam etti. Bu değişim ve gelişim dönemini daha da büyütebilen isim ise filmlerinde esas olarak herkesin birbirinden gizlediği sırları ve sonunda bu sırlarla yüzleşmelerini incelikle işleyen Asghar Farhadi.

Yönetmenin son filmi The Salesman’in vizyona girmesine sayılı günler kalmışken, sırasıyla Darbareye Elly (Elly Hakkında), Jodaeiye Nader az Simin (Bir Ayrılık) ve Le Passé (Geçmiş) filmlerini sırlar, büyük ölçüde dini inancın yarattığı ahlaki ikilemler ve sonucunda gelen yüzleşme üzerinden ele alacağım.

Darbareye Elly (2009)

Neredeyse bir tek mekan filmi olarak tanımlayabileceğimiz Darbareye Elly, açılış sekansını oldukça coşkulu ve mutlu yapar. 3 günlük kısa bir tatile çıkan ve birbirlerinin yakın arkadaşı olan birkaç çift, kalacakları evin sahibinin erken dönmesi üzerine kendilerine başka bir yer bulmak durumunda kalır. Kalınacak yeni yer deniz kenarındadır. Adeta saklanan sırların –yaşanılan koşullar içerisinde- derinliğini ifşa eden deniz, bu sırların içerisinde boğulan karakterlere ancak ölümün çevrelediği bir özgürlük vadetmektedir.

Elly, -film boyunca asıl ismi bir muamma olarak kalsa da- Sepideh’nin kızının öğretmenidir. Sepideh, Almanya’dan yeni dönen Ahmad ile Elly’yi tanıştırmak istemektedir. Bu tatil de ikilinin tanışıp yakınlaşması için bulunmaz bir fırsattır. Filmin ortalarına kadar her şey yolunda görünürken Asghar Farhadi, izleyicisine yavaş yavaş ters giden bir şeylerin varlığını hissettirir. Çiftlerden birinin oğlu, denizde oynamak isterken boğulma tehlikesi geçirir ve son anda kurtarılır ancak bu kez de Elly’nin kaybolduğu anlaşılır. Sabah Sepideh’ye gitmek istediğini söyleyen Elly’nin gerçekten gidip gitmediği bilinmezken denizde boğulmuş olma ihtimali de bir türlü bulunamayan cesedi yüzünden doğrulanamaz. Tam bir muğlaklığın içinde bütün karakterler çözülmeler yaşar ve mutlu gelinen eve çatışma hakim olur. Elly’nin ailesine haber verilmesi gerekmektedir ancak gelen kişi Elly’nin nişanlısı çıkar. Tüm bunların üzerine Sepideh’nin bu durumu bildiğini itiraf etmesiyle sırlar dökülmüş olur ve sancılı bir yüzleşme süreci de git gide sona yaklaşır.

Klasik anlatı sinemasının izleyicisine bahşettiği tanrısal bakış açısına alışmış ve her şeyi gören müktedir seyirci imajını yerle bir eden Asghar Farhadi, izleyicisine neredeyse hiçbir kesin bilgi vermeden ve karakterlerin görmediği anları da göstermeden izleyicisini durumla ilgili hiçbir şey bilmeyen ve karmaşanın içerisinde kalmış karakterleriyle aynı noktada konumlandırır. Filmin sonuna kadar merak unsurunu oldukça başarılı bir şekilde kullansa da Darbareye Elly’nin amacı merak duygusunu kaşımaktan çok sırların açığa çıkmasıyla yaşanan yüzleşmelere odağını çevirmektir. Bu yüzleşmelerde vurgulanan en önemli noktalar ise doğrudan dinle alakalıdır. Toplumsal normlar olarak dayatılan ama aslında temelini dini inançtan alan bu kurallar Elly’nin nişanlı bir kadın olarak o tatile katılması üzerinden “namuslu” bir kadın olup olmadığını sorgular. Elly, nişanlısından ayrılmak istemektedir ve mutsuzdur. Üzerine Ahmad ile herhangi bir yakınlaşma yaşamaz ancak tatile gitmiş olması onu toplumun gözünde “namuslu” statüsünden çıkarmaktadır. İşlerin karıştığı bir diğer nokta ise Sebideh’nin de Elly’nin nişanlı olduğunu biliyor oluşudur. Sebideh bunu bildiği halde Elly’nin gelmesi için ısrar etmiştir. Bu noktada bahsedilen namus kavramı üzerinden Sebideh’nin tavrı grup içerisinde nasıl yorumlanacaktır? Tüm bunlar sorgulanırken izleyici büyük bir ahlaki ikileme düşer ve Asghar Farhadi’nin tüm filmlerinin temel unsurlarından biri olarak belirtebileceğim şekilde bütün karakterlere hak verir.

Asghar Farhadi karakterlerine belli bir mesafede durarak içinde bulundukları koşulları öyle başarılı tanımlar ki, aynı olay üzerinden bir karakteri haklı bulurken diğerini haksız bulamayız. Çünkü Farhadi’nin tüm filmleri tam da hayat gibidir, herkes kendince haklıdır. Neredeyse her karakterin içine düştüğü ahlaki bir ikilemi vardır. Sanki dini inanışlar çıkarılsa bütün meseleler iyi ya da kötü, yalan ya da doğru söyleyerek bir şekilde çözülebilecektir ancak karakterler dini inanışlarının ve kendini koruma iç güdüsünün arasında sıkışıp kalarak ne yalan söyleyebilirler ne de doğru. Peki bu sıkışmışlık hali ahlaki açıdan bizi nereye götürür? Bu sorunun cevabı ise sanırım tamamen öznel ve ancak izleyicinin kendisine kalmış bir karardan geçebilir.

Jodaeiye Nader az Simin (2011)

Asghar Farhadi’nin bol ödüllü filmi Jodaeiye Nader az Simin hayran bırakan oyunculukları, yönetimi ve ustaca oluşturulmuş diyaloglarıyla özünde insan olmaya dair kıymetli tespitler barındırıyor. Türkçeye “Bir Ayrılık” olarak çevrilen Jodaeiye Nader az Simin, aslında bir ayrılıktan çok daha fazlasını temsil ediyor. Temelinde bir karı-kocanın ayrılığı üzerinden ilerlese de ülkeden ayrılış, anne ve babadan ayrılış ve doğru bilinenden ayrılış gibi çok çeşitli ayrılma temaları içeriyor. Katmanlı bir hikayeye sahip olan Jodaeiye Nader az Simin, Asghar Farhadi’nin ilk filmine benzer bir çıkış noktasıyla herkesin birbirinden sakladıklarıyla çözümsüzlüğe doğru ilerleyen bir olay örgüsünde, “doğru” söylemenin koşullarını ve hatta sonuçlarını araştırırken insanın çetrefilli doğasına atıfta bulunuyor. Adaletin öykünün merkezine oturması sebebiyle bu kez film, ahlaki ikilemleri dinin yanı sıra bir de sistemle iç içe geçirerek doğrunun mutlaklığını tartışıyor. Bir doğrudan şüphe edilebilir mi ya da bir doğrunun daha doğrusu olabilir mi? En sonunda da dürüstlük belirli şartlarda her bir birey için değişkenlik gösterebilecek bir erdem midir? Jodaeiye Nader az Simin’e göre mutlak bir dürüstlüğün var olabileceğini kabul etmek eninde sonunda bireyi umutsuzluğa sevk edebilir. Belki de herkes karşısındakinden bir şeyleri gizleyebildiği ölçüde dürüsttür denilebilir. Jodaeiye Nader az Simin tam da bu durumu kanıtlayan bir film.

Termeh babasını mutlak doğru ve dürüst kabul ederken durumu biraz kazımaya başladığında hayal kırıklığı yaşar. Bu hayal kırıklığıyla boğuşurken, dürüstlüğe bu denli önem veren ve doğruyu her şeyin önüne koyan Termeh, babasının başının belaya girmemesi için yalan söylemeyi bizzat tercih eder. Bu tercih de bizi yeniden aynı noktaya getirir. Asghar Farhadi’nin filmlerinde durumlar öyle bir noktaya gelir ki bütün ahlaki ve doğrucu tavırlar kendini kurtarma iç güdüsüyle yerle bir olabilir. Bu yerle yeksan olma durumu ise insanın en savunmasız, en “ben” kaldığı andır.

Le Passé (2013)

Le Passé, Asghar Farhadi’nin aldığı ödüllerle de yetkinliğini kanıtladıktan sonra gerçekleştirdiği bir proje olarak Fransa’da geçiyor ve filmde kullanılan dil ağırlıklı olarak Fransızca. Ancak Asghar Farhadi, Fransızca bilmediği için, filmi yönetirken dilin kendi ritmine ve akıcılığına hakim olabilmek için filmin çekimlerinden önce iki yıl Fransa’da yaşamış ve filmi sette hazır bulunan bir çevirmen yardımıyla çekmiş. Bu durum Farhadi’nin filmlerinde, Farsçanın alıştığımız ahengini azaltsa da yönetmenin insana dair temel dertleri yine devam ediyor. Auteur bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Asghar Farhadi, yine hikayesini aile içinde saklanan sırlar üzerinden ince ince işliyor. Le Passé’de kadın karakterine daha özgür bir alan tanıyan yönetmen, Marie’yi boşanmak üzere olduğu kocası ve hamile kaldığı yeni sevgilisi ile aynı eve koyarak kendinden emin ve toplumun dayattığı ahlaki zorunluluklardan bir nebze olsun sıyrılabilmiş bir kadın karakter sunuyor izleyicisine.

Asghar Farhadi, sırları, söylenmeyen yakıcı gerçeklerin nasıl bir aile trajedisine dönüşebildiğini bir kez daha vurguluyor. Bu kez ahlakı namus ya da dürüstlük üzerinden değil de bir insanın intiharına sebep olmak üzerinden masaya yatırıyor. Yönetmenin filmlerindeki en belirgin temalardan biri de karakterlerin yaşanan trajediden sonra bu durumdan bir başkasını sorumlu tutması. Le Passé filminde de herkes suçludur ve hiç kimse suçlu değildir. Filmin izleyicisini kanalize ettiği sorular ise “iki insanın birbirini sevmesi ve birlikte olmak istemesi her şeyin üstünde midir yoksa geride bırakılan ve bu yüzden intihar eden kadının aşkı mı daha yüce görülmelidir?” sorusu kadar güçlü. Bu noktada karısını aldatan erkek mi suçludur yoksa bu aldatmayı ifşa eden ya da edilmesine yardımcı olan yan karakterler mi? Daha da ileri götürmek gerekirse, bir kadının intiharına sebep olacak bir dürüstlük hangi ölçüde iyi ve doğrudur? Kısacası Farhadi filmografisinde karakterlerin yaşadığı her bir yeni yüzleşme, izleyicinin de çıktığı yaşam yolunda doğrularını ve vicdanını sorgulamasına sebep oluyor.

Asghar Farhadi’nin filmlerinde tüm bu bahsettiğim sorgulamalar geniş yer tutarken yönetmenin didaktik söylemlerden de uzak durduğu, izleyicisini belirli bir cevaba yönlendirmediğini de görmek mümkün. Farhadi farklı açılardan benzer dertleri olan hikayeler anlatır ama aslında biz bu hikayeleri zaten biliriz çünkü karakterlerin eşyalarını sığdırmaya çalışıp başaramadıkları, geride bıraktıkları ya da patlayıp açılan valizleri aslında her birimizin gizlediği sırlarını taşır.

Asghar Farhadi’nin 27 Ocak‘ta vizyona girecek olan filmi Satıcı – The Salesman‘in fragmanını aşağıdan izleyebilirsiniz.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi