Michael Winterbottom’un yönetmenliğini yaptığı 2003 tarihli Code 46 filminde yakın gelecekte şu an var olan dillerin değişime uğrayacağı, mülteci pozisyonundaki insanların sayılarının artmasıyla birçok dildeki kelimelerin karışımından oluşan bir “pidgin” dilinin yaygınlaşacağı vurgulanır. Bunun arkasında ister küreselleşmenin yarattığı distopik düzen, isterse de insanların yakınlaşmalarını sağlayacak ütopik bir bakış açısı olsun, günümüzde diller farklı kültürlerin yaşantılarını ve diğer kültürlere olan bakışlarını etkileyen bir köprü ya da duvar görevi görmekte. Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli kısa romanından uyarlanan Arrival’da ise dilin yarattığı bu yakınlaştırma ya da uzaklaştırma işlevi iki türlü ele alınıyor: Biz Dünyalılar bu ikilemin neresine düşüyoruz ve yarın bir gün yabancı yaşam formları dünyayı ziyaret ettiklerinde onlarla nasıl anlaşacağız?

Sinemasal Dil Nerede Devreye Girer?

Denis Villeneuve ve senaryo yazarı Eric Heisserer, Dilbilimci Louise Banks (Amy Adams)’i hikayenin temeline oturtarak 1950’li yıllarda ortaya atılmış bir dilbilim teorisi olan Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkıyorlar. Bu hipoteze göre insanların ve hatta belirli bir kültürün davranışlarını ve düşünce sistemlerini belirleyen yegane unsur dildir; ancak onun sınırları ölçüsünde dünyayı anlamlandırabiliriz ve dış dünyayı algılayabiliriz. Bu izafi hipotezin en azından filmde anlatılan konu için bir temel teşkil ettiğini söyleyebiliriz; zira bunun kabullenilmemesi filmin geri kalan bölümünü anlamsız gözlerle izlemenize neden olabilir. Bunun kabul edilmesi ise Denis Villeneuve’ün teoriyi pratiğe döktüğü uçsuz bucaksız görselleştirme gücüne bir davetiye niteliğinde ve filmden alınacak hazzı oldukça yüksek bir seviyeye taşıyor.

Film aslında pek de beklemediğim derecede duygusal bir giriş yapıyor. Haklı olarak Malick’in “The Tree of Life”ını hatırlatan bir açılış sekansı ile Louise ve kızının ilişkisine odaklanıyoruz. Max Richter’in tema müziği ile Louise’in kızını kanserden kaybedişini izliyoruz. Karakterin bu kayıpla nasıl mücadele ettiği sorusunu sorduğumuz esnada ise dünyanın 12 farklı bölgesine inen ve uzay gemisi olduğu düşünülen araçlarla temas kurma görevi Louise’e ve bilim adamı Ian (Jeremy Renner)’e veriliyor. Bu kısımda uygarlığın temelinin dil ya da bilim olduğuna yönelik çatışmanın kendisi de aslında bir ölçüde yukarıda bahsi geçen tartışma kadar indirgemeci bir yaklaşım sunuyor. Fakat sonrasında görüntü yönetmeni Bradford Young’ın eski bilimkurguların “bilinmeyenin yarattığı korku” duygusunu hatırlatır şekilde sanata dönüştürdüğü gemi çekimleri ile tüm bu bilimsel çatışmalar görsel bir temele oturuyor. Karakterlerin yer çekiminin kaybolduğu ortamda düzlemlerini kaybettikleri gibi dilin tahakkümü ve çizgisel zamanın baskılayıcılığı yerini döngüsel bir zaman anlayışına bırakıyor. Villeneuve filmlerinin alamet-i farikası olan mükemmel ses tasarımı eşliğinde izleyicinin kendi algılarını ve beklentilerini sorguladığı bir içsel çatışma başlıyor. Daha filmin ilk anlarında yaklaştığı hissedilen tehlikeyi izleyicide verili olan araba kazası, savaş uçaklarının geçişi gibi seslerle hissettiren Villeneuve, uzaylılarla kurulan ilk temasta bu ses tasarımını bir anlaşma çabasına dönüştürerek belki de ilk “twist”i yaşatıyor.

Arrival: Güçlü, Şiirsel ve İyimser Bir Bilimkurgu

Dilin algılarımız üzerindeki etkisini bu şekilde gerçekliğe dönüştüren filmin bir sonraki hamlesi ise zaman kavramıyla oynamak oluyor. Louise’in üçüncü türle girdiği ilişki, yavaş yavaş kendi kişisel öyküsü ile birleşerek algılanan ve ölçülebilen zamanı ifade eden Kronos’un yerini sonsuz zaman formu olan Aion’a bırakması ile sonuçlanıyor. Louise’in rüyaları aracılığıyla saydamlaşan ve iç içe geçen algıları, kendi içerisinde metafiziksel bir zaman yaratarak dilsel olarak oluşturduğumuz “şimdiki, geçmiş ve gelecek zaman” kavramlarını da yerle bir ediyor. Villeneuve hikayesini tamamen bireysel bir hikaye üzerine yıkarken –yine indirgemeci bir yaklaşım- sadece şimdiki zamanın elle tutulabilir olduğunu; geçmiş zamanın ise ancak hayaller aracılığıyla şimdi yaşanabileceğini söyleyen “Augustinus”çu bir anlayışı benimsiyor. Uzaylıların kullandığı dairesel dilin de simgesel olarak desteklediği bu üç zaman diliminin birleşimi; algı kapılarının kırılmasını, karakterin özgürleşmesini ve hayatın içindeki acıların kabullenilmesini ifade eden bir kefarete dönüşüyor. Tüm bu iç içe giren dil ve zaman teorileri sinemasal yolla temize geçirildiğinde, karşımızda oldukça güçlü, şiirsel ve yönetmenin önceki filmlerine göre de iyimser bir film çıkıyor.

Kendi sinemasını farklı türlere adapte etme konusunda pek sıkıntı yaşamayan Villeneuve’ün filminin soru işaretleri uyandıran kısımları da yok değil. Bunlardan en çok tartışılanı ise, neredeyse her bilimkurguda ya da “Üçüncü Türle İlişkiler” filmlerinde karşımıza çıkan Amerikancı yaklaşım. Arrival’ın açık açık taraf tuttuğunu iddia eden yorumlar ve belki haklı çıkarımlar da olacaktır. Fakat filmin, ana temasındaki iletişimsizlik göz önüne alındığında iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırdığını da söylemek mümkün. Son kertede hikayenin bağlanması adına eğreti duran bir tercih yapılmasına karşın filmde “iyi-kötü ayrımı”nın her ülke için tekrarlandığından söz etmemek haksızlık olacaktır. Uzaylıların direkt iletişim kurmasının aksine; gizli ajandalarla ve sayısız ekonomik çıkar bağlantılarıyla çapsız yöneticiler tarafından adeta “idare edilen” ülkelerin olduğu günümüzde Amerikalıların da kendi içlerinde bölündüğü, hatta kendi algıları çerçevesinde ötekini ortadan kaldırmaya çalıştığı filmde de net bir şekilde sunuluyor. Bu açıdan, Louise’e bahşedilen kahramanlığın ve kadercilikle sonuçlanan görev bilincinin politik olarak okunmaya çalışılması daha mantıklı bir tercih olacaktır. Göze batan muhafazakar tercihleri olsa da Arrival’ın, bilimkurgunun yeni altın çağında köprüler açabilecek ve “pidgin”ler yaratabilecek güçte bir film olduğunu söyleyebilirim.

Michael Winterbottom’un yönetmenliğini yaptığı 2003 tarihli Code 46 filminde yakın gelecekte şu an var olan dillerin değişime uğrayacağı, mülteci pozisyonundaki insanların sayılarının artmasıyla birçok dildeki kelimelerin karışımından oluşan bir “pidgin” dilinin yaygınlaşacağı vurgulanır. Bunun arkasında ister küreselleşmenin yarattığı distopik düzen, isterse de insanların yakınlaşmalarını sağlayacak ütopik bir bakış açısı olsun, günümüzde diller farklı kültürlerin yaşantılarını ve diğer kültürlere olan bakışlarını etkileyen bir köprü ya da duvar görevi görmekte. Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli kısa romanından uyarlanan Arrival’da ise dilin yarattığı bu yakınlaştırma ya da uzaklaştırma işlevi iki türlü ele alınıyor: Biz Dünyalılar bu ikilemin neresine düşüyoruz ve yarın bir gün yabancı yaşam formları dünyayı ziyaret ettiklerinde onlarla nasıl anlaşacağız? Sinemasal Dil Nerede Devreye Girer? Denis Villeneuve ve senaryo yazarı Eric Heisserer, Dilbilimci Louise Banks (Amy Adams)’i hikayenin temeline oturtarak 1950’li yıllarda ortaya atılmış bir dilbilim teorisi olan Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkıyorlar. Bu hipoteze göre insanların ve hatta belirli bir kültürün davranışlarını ve düşünce sistemlerini belirleyen yegane unsur dildir; ancak onun sınırları ölçüsünde dünyayı anlamlandırabiliriz ve dış dünyayı algılayabiliriz. Bu izafi hipotezin en azından filmde anlatılan konu için bir temel teşkil ettiğini söyleyebiliriz; zira bunun kabullenilmemesi filmin geri kalan bölümünü anlamsız gözlerle izlemenize neden olabilir. Bunun kabul edilmesi ise Denis Villeneuve’ün teoriyi pratiğe döktüğü uçsuz bucaksız görselleştirme gücüne bir davetiye niteliğinde ve filmden alınacak hazzı oldukça yüksek bir seviyeye taşıyor. Film aslında pek de beklemediğim derecede duygusal bir giriş yapıyor. Haklı olarak Malick’in “The Tree of Life”ını hatırlatan bir açılış sekansı ile Louise ve kızının ilişkisine odaklanıyoruz. Max Richter'in tema müziği ile Louise’in kızını kanserden kaybedişini izliyoruz. Karakterin bu kayıpla nasıl mücadele ettiği sorusunu sorduğumuz esnada ise dünyanın 12 farklı bölgesine inen ve uzay gemisi olduğu düşünülen araçlarla temas kurma görevi Louise’e ve bilim adamı Ian (Jeremy Renner)’e veriliyor. Bu kısımda uygarlığın temelinin dil ya da bilim olduğuna yönelik çatışmanın kendisi de aslında bir ölçüde yukarıda bahsi geçen tartışma kadar indirgemeci bir yaklaşım sunuyor. Fakat sonrasında görüntü yönetmeni Bradford Young’ın eski bilimkurguların “bilinmeyenin yarattığı korku” duygusunu hatırlatır şekilde sanata dönüştürdüğü gemi çekimleri ile tüm bu bilimsel çatışmalar görsel bir temele oturuyor. Karakterlerin yer çekiminin kaybolduğu ortamda düzlemlerini kaybettikleri gibi dilin tahakkümü ve çizgisel zamanın baskılayıcılığı yerini döngüsel bir zaman anlayışına bırakıyor. Villeneuve filmlerinin alamet-i farikası olan mükemmel ses tasarımı eşliğinde izleyicinin kendi algılarını ve beklentilerini sorguladığı bir içsel çatışma başlıyor. Daha filmin ilk anlarında yaklaştığı hissedilen tehlikeyi izleyicide verili olan araba kazası, savaş uçaklarının geçişi gibi seslerle hissettiren Villeneuve, uzaylılarla kurulan ilk temasta bu ses tasarımını bir anlaşma çabasına dönüştürerek belki de ilk "twist"i yaşatıyor. Arrival: Güçlü, Şiirsel ve İyimser Bir Bilimkurgu Dilin algılarımız üzerindeki etkisini bu şekilde gerçekliğe dönüştüren filmin bir sonraki hamlesi ise zaman kavramıyla oynamak oluyor. Louise’in üçüncü türle girdiği ilişki, yavaş yavaş kendi kişisel öyküsü ile birleşerek algılanan ve ölçülebilen zamanı ifade eden Kronos’un yerini sonsuz zaman formu olan Aion'a bırakması ile sonuçlanıyor. Louise’in rüyaları aracılığıyla saydamlaşan ve iç içe geçen algıları, kendi içerisinde metafiziksel bir zaman yaratarak dilsel olarak oluşturduğumuz “şimdiki, geçmiş ve gelecek zaman” kavramlarını da yerle bir ediyor. Villeneuve hikayesini tamamen bireysel bir hikaye üzerine yıkarken –yine…

Yazar Puanı ı

Puan - 83%

83%

83

Denis Villeneuve’ün teoriyi pratiğe döktüğü uçsuz bucaksız görselleştirme gücü, filmden alınacak hazzı oldukça yüksek bir seviyeye taşıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.24 ( 16 votes)
83
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi