2013 yılında vizyona giren Arınma Gecesi – The Purge yakın bir gelecekte Amerikan hükümetinin şiddet olaylarını azaltmak için çıkardığı bir kanun ile 12 saatliğine tüm suçların serbest bırakılmasını konu alıyor ve bu kanunun etkilerini genele yaymadan bir evin içerisinde yaşananlardan yola çıkarak peliküle aktarıyordu. Oldukça düşük bir bütçeye sahip olan ve çıkış noktasıyla heyecanlandıran Arınma Gecesi süresi ilerledikçe etkisini kaybediyor ve sıradanlaşan hikayesiyle ana akım gerilim filmlerine evriliyordu. İkinci film Anarşi’de ise, artan bütçenin de etkisiyle hikayeyi sokaklara taşıyan serinin yaratıcısı James DeMonaco, ilk filmde yaptığı hatalardan ders çıkartarak elindeki konunun önemini kavramış ve sınıfsal farklılıkların üstüne giderek sistem eleştirisinin ön plana çıktığı bir filme imza atmıştı. Serinin misyonunu tamamladığını düşündüğüm üçüncü filmde ise DeMonaco, bu kez gerilimi ve süslü sahneleri ilk iki filme göre arka plana atarak serinin çıkış noktasındaki amacı olan eşitsizlik meselesine eğilmeyi tercih ediyor.

Yeni Kurucular’ın (NFFA) Amerika’nın kaderini değiştirdiklerine inandığı Arınma Gecesi’ne devam ettikleri Seçim Yılı’nda, Kurucular ikinci filmde karşılarına çıkmaya hazırlanan anarşistlerin yanı sıra bir de demokratik yollarla kendilerini yenmeyi hedefleyen yeni başkan adayı Charlie Roan’ı (Elizabeth Mitchell) devre dışı bırakması gerekmektedir; bu operasyon için de en uygun gece tabi ki Arınma Gecesi’dir.

İkinci filmde özellikle çocuğunun Arınma Gecesi’nde öldürülmüş olması sebebiyle duygusal bir bağ kurduğumuz Leo (Frank Grillo) bu filmde Senatör Charlie Roan’ın korumalığını üstleniyor. Bu da, ilk filmden ikinci filme geçişte olduğu gibi yeni bir hikayenin kapılarının açılmasını değil, üçüncü filmde hikayenin kaldığı yerden devam etmesini sağlıyor. Zaten, ilk film seriye bir giriş niteliği taşıyordu. Öncü film daha çok konunun başlangıcı için bir referans sayılırken devam filmleri daha sağlam temellere dayandırılarak üçlemenin temel taşlarını oluşturuyor. Bu noktada üçüncü film, serinin en önemli filmi konumunda bulunuyor.

Arınma Gecesi Seçim Yılı: Bir Günümüz Dünyası Alegorisi

James DeMonaco’nun Amerika’nın içinde bulunduğu duruma dair söyleyeceği birçok sözü olduğu aşikar. Üçüncü filmde sınıfsal farklılıklar arasına ırkçılık da ekleniyor. Köleliğin yıllarca hüküm sürdüğü dünyamızda ırkçılığın azaldığını söyleyebiliriz, fakat Arınma Gecesi’nin sunduğu distopyada bu fikrin yeniden alevlenmesi sırıtmıyor; aksine Nazi dövmeli paralı askerleri gördüğümüz anda inandırıcılığı artıyor. Beyaz Amerikan başkanının karşısında anarşistlerin lideri olarak siyahi birinin seçilmiş olması da filmin vermek istediği mesajın odak noktasını oluşturuyor. DeMonaco’nun üç film boyunca öne çıkarmak istediği yoksullar ile zenginler arasındaki farka bu filmde de değiniliyor. İkinci filmde, yoksulları temizlemek için evlere baskınlar yapıldığını görürken, Seçim Yılı’nda Amerikan başkanının ağzından, yoksulların öldürülmesi gerektiğini duyuyoruz.

Serinin ikinci filmi olan Anarşi’de filmin sanat yönetimi üst düzeydi. Mekanlar ve karakterleri seyretmek, onlarca suçlunun “Arkham”dan, Gotham sokaklarına kaçarak estirdiği terörü anımsatıyordu. Üçüncü filmde ise sokak arasında önünde yanan cesede aldırmadan İncil’den bir bölüm okuyan kadın dışında yaratıcılığın sınırlarını zorlayan herhangi bir sahne yok. Her ne kadar ikinci film bu açıdan daha tatminkar olsa da serinin ikinci ve üçüncü filmlerinin ana akım için yapılmış bir iş olduğunu atlamamak gerekiyor. Bu sebeple, Otomatik Portakal – A Clockwork Orange’ın yarattığı o “şok” duygusunu beklemek mümkün olmuyor. Bu durumda DeMonaco da -haklı olarak-, serinin üçüncü filmine gelinmiş olması sebebiyle politik mesajları öncelikli olarak benimsiyor, lakin bu tercih filmin seyir zevkinin düşmesine yol açıyor. Politik mesajlar derken şahsen gördüğüm ilk anda dahiyane gelen, başka ülkelerden Arınma Gecesi’ne katılım fikri neden havada bırakılmış anlamak pek mümkün değil. Sadece bir sahnede yer verilen bu turistler, inandırıcılıktan uzak bir grup Rus’un, “Amerikalılara ölüm, siz busunuz!” diyerek başkan adayını tekmelemesi son derece zorlama duruyor. Burada yönetmen ne şiş yansın ne de kebap diyerek elindeki fırsatı kaçırıyor. Zaten, DeMonaco için seri boyunca en çok kullandığım tanım “elindeki fırsatı kaçırıyor.” oldu.

Frank Grillo’yu bu seriye çok yakıştırıyorum. Hem fiziksel yapısı hem de mimikleri Arınma Gecesi için en doğru seçim. Yine filmin bir diğer önemli karakteri olan ve Senatör Charlie Roan’ı canlandıran Elizabeth Mitchell de doğru tercih olmuş. Genel olarak üç filmde de oyuncu seçimleri kadar oyuncu yönetiminin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu filmde de yan karakterlerin hikayeye katkısı önemli. Tüm bu karakterlerin filmin ilerleyen bölümlerde buluşması hikayeyi varmak istediği noktaya taşısa da, bu buluşmaya ulaşabilmek uğruna yazılan bölümler senaryonun tutarlılığına büyük sekte vuruyor. Hatırlayacak olursanız serinin ikinci filminde de buna benzer bir durum yaşanıyor, karakterlerin zenginlerin yoksulları avlandığı ölüm oyununun içine sokabilmek için ardı arkası kesilmeyen mantık hatalarıyla karşılaşıyorduk.

Son tahlilde Arınma Gecesi serisinin misyonunu tamamladığına ve bir üçleme olarak ele aldığımızda doğrularının yanlışlarından çok daha fazla olduğuna inanıyorum. Bir sinema sever olarak konuşacak olursam, ben Arınma Gecesi’ni seyretmeye bayılıyorum; bu seri sonsuza kadar devam etse keyifle izlerim ancak anlatılan hikayenin sonuna geldiğimizi de inkar edemem.

2013 yılında vizyona giren Arınma Gecesi – The Purge yakın bir gelecekte Amerikan hükümetinin şiddet olaylarını azaltmak için çıkardığı bir kanun ile 12 saatliğine tüm suçların serbest bırakılmasını konu alıyor ve bu kanunun etkilerini genele yaymadan bir evin içerisinde yaşananlardan yola çıkarak peliküle aktarıyordu. Oldukça düşük bir bütçeye sahip olan ve çıkış noktasıyla heyecanlandıran Arınma Gecesi süresi ilerledikçe etkisini kaybediyor ve sıradanlaşan hikayesiyle ana akım gerilim filmlerine evriliyordu. İkinci film Anarşi’de ise, artan bütçenin de etkisiyle hikayeyi sokaklara taşıyan serinin yaratıcısı James DeMonaco, ilk filmde yaptığı hatalardan ders çıkartarak elindeki konunun önemini kavramış ve sınıfsal farklılıkların üstüne giderek sistem eleştirisinin ön plana çıktığı bir filme imza atmıştı. Serinin misyonunu tamamladığını düşündüğüm üçüncü filmde ise DeMonaco, bu kez gerilimi ve süslü sahneleri ilk iki filme göre arka plana atarak serinin çıkış noktasındaki amacı olan eşitsizlik meselesine eğilmeyi tercih ediyor. Yeni Kurucular’ın (NFFA) Amerika’nın kaderini değiştirdiklerine inandığı Arınma Gecesi’ne devam ettikleri Seçim Yılı’nda, Kurucular ikinci filmde karşılarına çıkmaya hazırlanan anarşistlerin yanı sıra bir de demokratik yollarla kendilerini yenmeyi hedefleyen yeni başkan adayı Charlie Roan’ı (Elizabeth Mitchell) devre dışı bırakması gerekmektedir; bu operasyon için de en uygun gece tabi ki Arınma Gecesi’dir. İkinci filmde özellikle çocuğunun Arınma Gecesi’nde öldürülmüş olması sebebiyle duygusal bir bağ kurduğumuz Leo (Frank Grillo) bu filmde Senatör Charlie Roan’ın korumalığını üstleniyor. Bu da, ilk filmden ikinci filme geçişte olduğu gibi yeni bir hikayenin kapılarının açılmasını değil, üçüncü filmde hikayenin kaldığı yerden devam etmesini sağlıyor. Zaten, ilk film seriye bir giriş niteliği taşıyordu. Öncü film daha çok konunun başlangıcı için bir referans sayılırken devam filmleri daha sağlam temellere dayandırılarak üçlemenin temel taşlarını oluşturuyor. Bu noktada üçüncü film, serinin en önemli filmi konumunda bulunuyor. Arınma Gecesi Seçim Yılı: Bir Günümüz Dünyası Alegorisi James DeMonaco’nun Amerika’nın içinde bulunduğu duruma dair söyleyeceği birçok sözü olduğu aşikar. Üçüncü filmde sınıfsal farklılıklar arasına ırkçılık da ekleniyor. Köleliğin yıllarca hüküm sürdüğü dünyamızda ırkçılığın azaldığını söyleyebiliriz, fakat Arınma Gecesi’nin sunduğu distopyada bu fikrin yeniden alevlenmesi sırıtmıyor; aksine Nazi dövmeli paralı askerleri gördüğümüz anda inandırıcılığı artıyor. Beyaz Amerikan başkanının karşısında anarşistlerin lideri olarak siyahi birinin seçilmiş olması da filmin vermek istediği mesajın odak noktasını oluşturuyor. DeMonaco’nun üç film boyunca öne çıkarmak istediği yoksullar ile zenginler arasındaki farka bu filmde de değiniliyor. İkinci filmde, yoksulları temizlemek için evlere baskınlar yapıldığını görürken, Seçim Yılı’nda Amerikan başkanının ağzından, yoksulların öldürülmesi gerektiğini duyuyoruz. Serinin ikinci filmi olan Anarşi’de filmin sanat yönetimi üst düzeydi. Mekanlar ve karakterleri seyretmek, onlarca suçlunun “Arkham”dan, Gotham sokaklarına kaçarak estirdiği terörü anımsatıyordu. Üçüncü filmde ise sokak arasında önünde yanan cesede aldırmadan İncil’den bir bölüm okuyan kadın dışında yaratıcılığın sınırlarını zorlayan herhangi bir sahne yok. Her ne kadar ikinci film bu açıdan daha tatminkar olsa da serinin ikinci ve üçüncü filmlerinin ana akım için yapılmış bir iş olduğunu atlamamak gerekiyor. Bu sebeple, Otomatik Portakal – A Clockwork Orange’ın yarattığı o “şok” duygusunu beklemek mümkün olmuyor. Bu durumda DeMonaco da -haklı olarak-, serinin üçüncü filmine gelinmiş olması sebebiyle politik mesajları öncelikli olarak benimsiyor, lakin bu tercih filmin seyir zevkinin düşmesine yol açıyor. Politik mesajlar derken şahsen gördüğüm ilk anda dahiyane…
Yazar Puanı - 62%

62%

Puan

Arınma Gecesi serisinin misyonunu tamamladığına ve bir üçleme olarak ele aldığımızda doğrularının yanlışlarından çok daha fazla olduğuna inanıyorum.

Kullanıcı Puanları: 4.55 ( 1 votes)
62
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi