“Eğer dünyada ölümün kendi paylarına düşen kısmıyla ve müthiş trajedileriyle, her günkü kahramanlıklarıyla, emperyalizme bitmez tükenmez darbeler indirerek, dünya halklarının artan nefretiyle emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç daha fazla Vietnam gün ışığına çıksaydı, geleceğe daha güvenli bakabilirdik!”

 -Che Guevara (1967)-

Francis Ford Coppola, ‘Amerikan Sineması’nın Babası’ olarak kabul gören ve hemen her filmini modern klasikler arasına sokmayı başarmış bir sinema piri. 1960’larda girdiği sinema dünyasına; Baba (The Godfather) serisinden Kıyamet (Apocalypse Now)’e, Konuşma (The Conversation)’dan Siyam Balığı (Rumble Fish)’na ve hatta Drakula (Dracula)’ya dek birbirinden başarılı modern ve kültleşmiş klasikler kazandırmış bir yönetmen.  Ama onun pirliği auteur bir kumaştan değil; çünkü auteur bir yönetmenin sahip olduğu vasıfların birçoğuna sahip değil Coppola. Coppola’nın ‘pirliği’; sinemanın imkanlarını ve tekniklerini statükonun çıkarları doğrultusunda kullanabilmeyi başarabilmiş olmasında. ‘Aşığı’ olduğumuz hemen her filminin alt metnine saklanmış gizli ve muhafazakar söylem; Reagan sonrası ateşlenen Amerikan Yeni Sağ politikalarının da ete kemiğe büründürülmüş biçimi. Fakat Coppola bu eril ve muhafazakar söylem dilini filmlerinin içerisine yedirmeyi o kadar iyi başarıyor ki; şahsen ben, onu bu yüzden bir ‘sinema piri’, sinemanın içine sızmış bir ajan olarak görmeyi yeğliyorum. Tıpkı müdahilleri; George Lucas, Brian De Palma, Paul Schrader ve Steven Spielberg gibi.

Biliyorum, belki biraz sert ve eleştirel bir giriş yaptığımı düşünüyor olabilirsiniz. Bu yüzden başta şunu söylemekte fayda var, bu yazıda elimden geldiğince eleştirel bir düşünce dizgesi ortaya koymaya çalışacağım. Zira eleştirdiğim şey; sinematografik bir anlatı olarak olağanüstü başarılı bulduğum bir filmin alt metni. Ve bilindiği üzere alt metinler filmin özünü oluştururlar; çünkü filme gerçek anlamını veren bu alt metinlerdir. Bu sebeple sinsi bir yaklaşımla savaş eleştirisi yapıyormuş yanılsaması yaşatan; ama içten içe erkeklik olgusunu, savaşı, otoriteyi doğal gösteren bir yapımın alt metni üzerine okuma geliştirmek çok daha yerinde olacaktır.

Öncelikle, Kıyamet – Apocalypse Now filminin yapım süreci notlarından ve dönemin siyasi atmosferinden bahsetmek gerek. Yapım aşamasında çıkan birçok sorundan dolayı aşılan bütçe Coppola’yı iflasa sürüklemişti ama Kıyamet, en iyi ses ve görüntü kategorilerinde Oscar’ın sahibi olmayı başardı. Hatta Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi de kucaklayarak, Coppola’nın saygınlığını entelektüel camiada da pekiştirdi. Francis Ford Coppola’yı iflasın eşiğine getiren Kıyamet, Vietnam Savaşı üzerine çekilmiş en önemli başyapıtlardan biri olarak kabul edilir. Fakat filmin senaristi John Milius ve yönetmen Coppola’nın derdi Vietnam Savaşı’nda yaşananları ortaya koymak değil; savaşın insanın içindeki karanlık tarafı ne denli yansıttığını gün yüzüne çıkartmaktır. Tam da bu bahsettiğim şeyden ötürü sinema eleştirmenlerinin çoğu Kıyamet’i; insanoğlunun karanlık tarafına ve karanlığın kalbine doğru yapılmış bir yolculuk filmi olarak görmeyi tercih ederler. (Hatta bazı eleştirmenler Kıyamet’i varoluşçu bir içsel yolculuk filmi olarak görür.) Kıyamet, İngiliz Edebiyatı’nın klasik metinlerinden biri olan, Joseph Conrad’ın romanı Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness)’nin özgün bir uyarlamasıdır. Karanlığın Yüreği’ni sinemaya uyarlamaya kalkışan Milius ve Coppola ikilisi orijinal hikayeyi 19. yüzyılın Kongo’sundan, 20. yüzyılın Vietnam’ına taşırlar. Peki bu Vietnam meselesi, Amerikan Sineması için niye bu kadar değerlidir? Vietnam’da yaşanan büyük yenilgiyle birlikte Amerikan emperyalizmine indirilen sert darbe, savaş sonrası ABD’nin ekonomik ve siyasi arenada yeni bir politikaya girişeceğinin de habercisi olmuştur.  Öyle ki, Kıyamet filminin ortaya çıktığı 1979 yılı Amerikan kültürünün önemli bir dönüm noktasına işaret eder. Ronald Reagan’ın Amerikan siyasetinin başına geçtiği 1980’li yıllar, Yeni Muhafazakar Sağ’ın Amerikan siyasetinde itici güç olmaya başlaması ve militarizmin yeniden doğuşuyla kesişecektir. ABD’nin tarihindeki ilk askeri yenilgisi ulusal itibar duygusunda da büyük bir yara açar. Liberal politikaların düşüşe geçmesiyle birlikte sağcı bir akımın etkisine girmeye başlayan Amerikan politik yaşamının, artık kurtarıcı otoriter figürlere ihtiyacı vardır. Bu sebeple; yeni militarist düşüncenin kurtarıcı kahraman rolleri devreye sokulmalı ve böylece, kaybedilen özgüven duygusu geri kazanılmalıdır.

İşte, Kıyamet – Apocalypse Now filminin çıkış tarihi, tam da böyle bir ihtiyacın olduğu döneme tekabül eder. Kıyamet filminde de Karanlığın Yüreği romanında da anti-emperyalist ve emperyalist ögelerin iç içe geçmiş olması dikkat çekicidir. Özellikle Kıyamet filmi, birbiri ile iç içe geçmiş ikilikler üzerine kurulmuştur. Karanlık-aydınlık, uygarlık-ilkellik, siyah-beyaz, doğu-batı gibi ikilikler film boyunca gözlerimize çarpar. Batı’nın Doğu’ya medeniyet ve özgürlük götürme söylemi tersine çevrilerek, Batı medeniyetinin de bir gün barbarlığa dönüşebileceği sinyalleri verilir; çünkü her insanın kalbinde rasyonel olanla irrasyonel olan çatışma halindedir. Kıyamet, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan ordusuna ve yöntemlerine isyan etmiş ve yoldan çıkmış Albay Kurtz (Marlon Brando)’ün, Yüzbaşı Willard (Martin Sheen) tarafından yok edilmesinin istenmesi üzerine Willard’ın yaptığı mekansal ve ruhani yolcuğu anlatır. Ama esas yolculuk; itibarını yitirmiş ve iğdiş edilmiş Amerikan militarist ve ataerkil düzenini yıkıp, yerine yeni bir eril liderlik miti getirmektir. Artık sahne sırası, muhafazakar bireyci otoriter iradenin topluma dayatılmasındadır.

Filmin hemen başında, Saygon’da görev bekleyen ve görev gelmedikçe kendini deliliğe vuran Yüzbaşı Willard’a yeni görevini veren generallerden biri, Albay Kurtz hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Çünkü her insanın kalbinde rasyonel olanla irrasyonel olan, iyi olanla kötü olan arasında bir çatışma vardır. Ve iyi her zaman galip gelmez. Bazen kötü taraf, Lincoln’ün ‘doğamızın iyi melekleri’ diye tarif ettiğine karşı galip gelir. Burada, insan kırılma noktasına gelir. Sen ve ben potansiyel olarak buna meyilliyiz. Walter Kurtz buna ulaşmış bulunmakta. Ve çok açık olarak o delirdi.” Kendisine verilen görevi reddeden ve kendi otoriter hükümranlığını kuran Kurtz, Efendi ya da bir başka anlamıyla Tanrı rolüne soyunduğu için yok edilmelidir. Çünkü ortak değer olan Amerikan ulusunun idealleri ve çıkarları tehlikeye girmiştir. Bu sebeple Ayn Rand’ın muhafazakar bireyciliği yeni düzende liberal bireyciliğin karşısına dikilir. Kıyamet’in ana çatışması da işte bu iki bireyci anlayış üzerine kuruludur. Fakat, çıktığı uzun yolculuk boyunca dönüşmeye başlayan Willard, kendi gerçeğini filmin sonunda Kurtz’ü öldürürken  keşfeder. Ödipal arzuların doruk yaptığı sahnenin bize anlatmak istediği şey çok açık biçimde ortadadır: Erkek çocuk disiplinci babanın gücüne öfke duyarak başkaldırıya geçmiş ve ondan kurtulmak için kendini aynı güçle donatmayı seçmiştir. Bir nevi liberal bürokratik sınırlamaların da reddi olan bu eylem sonrası Willard’ın apaçık bir biçimde karşısında duran; aslında Kurtz’ün tacını kuşanmak için onu öldüren oğlu olduğu gerçeğidir.

Willard yol boyunca Kurtz’ü içselleştirmiş, ona özlem duymuş ve içinde hep ona kavuşma arzusu taşımıştır. Henüz filmin en başında Willard’ı Saygon’daki otel odasında görürüz. Francis Ford Coppola’nın bu sahne özelinde kurduğu mizansen ve film dili Willard’ın geleceğine dair güçlü ipuçları içerir. Askeri görev gelmediği için güçsüzleştiğini ve yumuşadığını dile getiren Willard kendini alkole vererek bir tür depresyon içerisine girmiştir. Bindirme kurgu sayesinde Willard’ın otel odasındaki çaresizliği üzerine gelen savaş görüntüleri fonda çalan The End parçasıyla birleşir. Saykodelik rock müziğinin efsanevi gruplarından The Doors’a ait olan parçanın sözleri Oedipus kompleksine yoğun göndermeler içermektedir. Hatta The Doors grubu, bu parçayı ilk defa söyledikleri bardan şarkı sözlerindeki yoğun müstehcenlik yüzünden kovulmuştur. Aynı sahnede otel odasının tavanındaki pervane ile paralel planlarda gösterilen helikopter pervanesi Willard’ın devinimsel geleceğinin göstergesi olmuştur. Fondaki The End parçasına eklemlenen Willard’ın otel odasındaki çıldırma sahneleriyle Coppola bizi; Kurtz’ü öldürerek onun yerine geçecek oğlu Willard’ın doğuşuna  tanık etmiştir. Kıyamet’in odak noktası, Willard’ın Kurtz’ün gücü ve merhametsizliğiyle aşama aşama özdeşleşmesi ve böylece gerçek bir lider-savaşçıya dönüşmesi üzerinedir.

Başlangıçta Willard da Amerikan ordusunun Vietnem’daki düzensizliğini simgeler. Kendini otel odasına kapatmış olan Willard içki içer, ağlar. Willard’ın bu çaresizliği aslında özlemini çektiği gücün kaybedilmesinden kaynaklanmaktadır. Aynı sahnelerin üzerine gelen anlatıcı sesinde Willard, Vietnamlıların sertliği ve dayanıklılığına hayran olduğunu dile getirir. Willard çıktığı bu yolculuk boyunca savaşın çeşitli yönlerini ortaya koyan durumlarla karşılaşır: Vietkong denetimindeki bir köyün hava baskınına uğramasından -savaşın nasıl estetize edilebileceğini bu sahneden öğrenebiliriz- Playboy kızlarıyla dolu bir Birleşik Hizmet Örgütleri (USO) gösterisine, yanlışlıkla öldürülen bir köylü grubundan kuşatılmış ve lidersiz kalmış bir ABD karargahına dek. Bu topraklarda hemen herkes savaşın getirdiği psikoloji ile birlikte akıl sağlığını yitirmeye başlamış ve deliliğe vurmuştur. Zira, Yarbay Bill Kilgore (Robert Duvall)’un savaş esnasında genç erlerden sörf yapmasını istemesi ancak ve ancak deliliği özümsemiş olmasıyla açıklanabilir. Willard’ın yol boyunca şahit olduğu tüm bu şeyler; başıbozuk bırakılmış ordu ve artık işlevsizliği aşikar olan liberal bürokratik kurumlar, onu daha da öfkelendirir. Lidersiz orduya karşı yükselen öfkesi ile birleşen Kurtz’e duyduğu hayranlık; belirsizliğin yerini kesinliğin, kuşkunun yerini otoritenin almasını sağlayarak, Willard’ı, Kurtz gibi, savaşın düzensizliği üzerinde denetim kurabilecek otoriter savaşçı lider pozisyonuna sokar. Aslında filmin vurguladığı da, bu tür otoriter liderlerin gerekliliğidir.

Aydınlık ve karanlık vurgusuyla ön plana çıkarılan insan ve birey düşüncesi Willard’ın Kurtz’ü öldürdüğü sahnede tamamıyla gün yüzüne çıkar. Willard’ın elinde bir palayla –ilkel bir savaşçı silahı olarak da düşünebilirsiniz- Kurtz’ü öldürdüğü bu sahnede Willard’ın yüzünün yarısı ışıkta yarısı karanlıkta resmedilmiştir. Film boyunca birçok sahnede karşılaştığımız bu ışık oyunuyla Coppola, insanlığın iki yüzünü Willard’da birleştirerek; akılcı, aşırı bürokratik ve merhametli Batı ile, sözüm ona akıl dışı, barbar ve ilkel Doğu’yu ayrılmaz bir bütün olarak göstermiştir. Willard’ın Kurtz’ü öldürdüğü sahneye paralel verilen yerlilerin öküz öldürme (kurban etme) sahnesi, yeni savaşçı liderin doğuşunu gözler önüne serer. Teolojik açıdan da birçok anlam taşıyan bu sahnede; Willard’ın Kurtz’ü öldürdükten sonra dışarıyı çıkıp yerlileri yeni savaşçı liderleri önünde eğilirken bulduğu an, oldukça açıklayıcı bir öneme sahiptir. Seçkin liderlik ideolojisinin doğrulanışı olarak da açıklayabileceğimiz sahnede; liberalizme ve bürokrasiye karşı, güçlü bireylerin aynı zamanda doğal birer lider oldukları teziyle desteklenen bireyci başkaldırı vurgulanır. Willard ve Kurtz özünde aynı kişilerdir, dünyaya aynı düşünce çerçevesinden bakmaktadırlar; fakat Kıyamet’in alt metninin bir parçası olan homoerotik korku Willard ve Kurtz arasında su yüzüne çıkar. Filmin muhafazakar söyleminin galip gelmesi için heteroseksüel erkekliği olumlamak ve güçlü olanı hayatta kılmak gerekir; ki bu sebeple eril muhafazakarlık, oğlu temsil eden Willard’a emanet edilmiştir. Oğul Willard’ın Baba Kurtz’ü öldürdüğü sahnede yüzünde beliren narsistik haz duygusu boş yere değildir.

Yetmişli yılların sonları ve seksenli yılların başında liberalizmin neden gerilemeye başladığını ve muhafazakarlığın neden baş köşeye kurulduğunu anlamamıza yardımcı olan kahraman filmleri bu sebeple tarihsel değer taşırlar. Artık devir sağcı muhafazakar ideolojiden beslenen Coppola ve Milius –neofaşist olduğu da söylenir- gibi sinemacıların devridir. Seçkin liderlik ideolojisini sinemasal düzleme aktarmayı başardıkları için de sinema pirleri olarak kabul edilirler. Sonuç itibariyle Kıyamet filminde; kapitalizm bitmemiş, savaş eleştirilmemiş –ama eleştiriliyormuş gibi gösterilmiş- yalnızca eski düzenin artık işe yaramadığı belirtilerek aynı ideolojinin içinden çıkacak yeni bir dalın doğuşu sergilenmiştir. Filmde, Vietkong denetimindeki köyün ünlü besteci Wagner’e ait Ride of the Valkyries müziği çalarken bombalanışı, daha sonra aynı parçanın ABD’nin Irak’a açtığı savaşta Amerikan askerleri tarafından bolca dinlenecek oluşuyla birlikte düşünülecek olursa; Kıyamet filminin esas niyeti tam anlamıyla anlaşılmış olacaktır. Son sözü ünlü teorisyenlerden Douglas Kellner’a bırakacak olursam: “Kıyamet, savaşın yitirilmesini yeniden kazanılacak bir eril liderlik miti ile telafi eden bir Vietnam alegorisidir.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi