“Yazılarımı sanki elimde bir kamerayla çekiyor ve yazıyordum. Hayatlarımızda ortak bir tema oluşturan nesne ya da duygu metaforlarını dillendirdiğim, deneyimlerimi bütün çıplaklığı ve derinliğiyle ortaya koyan, sadece bir sızlanma değil, içsel bir hesaplaşmaya da kapı aralayan yazılardı niyetim.

Bu yüzden yazdıklarımla aramdaki mesafeyi kaldırmaya gayret ettim. Okur; hikayelerimi okumak yerine, ‘seyretsin’ istedim. Bu, sinemasal anlatıma da çok benzeyen bir teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri ‘anlatmak’ değil de ‘göstermek’ istedim hep.” (1)

Yukarıda yaptığım alıntı Anton Çehov’a değil, bu yazının ikinci öznesi olan Ercan Kesal’a ait. Alıntı yapma tutkumun altında yatan sebepleri bilmiyorum; bilinçaltımın bir oyunu mudur ya da çocukken yaşadığım bir travma(!) sonrası mı gelişmiştir bilinmez. Ama yazıya direkt girmek yerine okuyucuya, zihninde yazıyla ilgili oluşacak küçük ipuçları vermeyi seviyorum. Varın siz buna yazının fragmanı deyin.

Bazı açıklamalar yapmakta yarar var; bu yazıda, Anton Çehov’un ya da Ercan Kesal’ın yaşamı ve yaptıklarıyla ilgili biyografik bilgiler yok. Sözün özü; anlatacağım şeylerin, internet çağında rahatlıkla bulabileceğiniz bilgileri tekrar tekrar dile getirmek gibi bir amacı yok. Eğer ortada bir niyet varsa bunu; insanoğlunun içsel çekişmelerini, hesaplaşmalarını ve varoluşsal durumlarını kurduğu hikayeler üzerinden anlatmayı seçen ve bu noktada taşradan beslenen iki sanatçıya kapı aralamak olarak belirtebilirim.

Sinema çevrelerinin -ki buna ekip arkadaşlarımın çoğu da dahil- yere göğe sığdıramadığı Nuri Bilge Ceylan Sineması’na karşı büyük bir iştahım olduğu söylenemez. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde herkesin görüp de benim göremediğim (!) tüm o şeyleri düşünmeyi bırakalı da çok oldu. Aramızda duygu aktarımı anlamında bir iletişimsizlik var. Fakat bu meseleyi bu yazıda dallandırıp budaklandıracak değilim; zira bunların hepsi bambaşka bir yazının konusudur. Ama kişisel olarak en sevdiğim ve ilk güçlü iletişim sağladığım Nuri Bilge Ceylan filminin, Bir Zamanlar Anadolu’da olduğunu söylemek isterim. Aslında bunun nedeni oldukça açık; Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaryosunda ve hikayesinde Ercan Kesal’ın büyük payı var. Kısacası; Ercan Kesal’ın kaleminin değdiği Nuri Bilge Ceylan filmleriyle aramda iyi bir iletişim olduğu su götürmez bir gerçek.

Elbette işin bir de Anton Çehov boyutu var. Sinemaya gönül vermiş hemen herkes, Nuri Bilge Ceylan’ın Anton Çehov’un hikayelerinden beslendiğini ve bu anlamda taşrayı güçlü bir sinematografik imaj olarak kullandığını bilir. Bu esinlenmenin en güçlü ve başarılı örneği olarak Bir Zamanlar Anadolu’da filmine dikkat çekmek ve onu Tarkovski’ye ait şu sözlerle karşılamak yerinde olacaktır: “Ne olursa olsun, yalnızca bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz, kendine ve çevresine, hayatın ve insanın varlığını açıklamak, yani insanoğluna gezegenimizdeki varoluş nedenini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.”

Bir Zamanlar Anadolu’da; insanlığın anlamını gözler önüne seren ve bu anlam arayışına soyunmuş birçok insanın duyumsadığı ‘sıkıntı’yı, sinematografik zaman ve mekanda ete kemiğe büründüren bir film olarak, Tarkovski’nin dile getirdiği gibi sanatın amacını ortaya koyar. İki buçuk saatlik süre zarfında herhangi bir olay örgüsü olmayan ve hatta net bir ‘olay’ anlatmayan filmi bu kadar kıymetli yapan şey de budur. Tıpkı Anton Çehov hikayelerindeki gibi Nuri Bilge Ceylan ve Ercan Kesal ikilisi de olaydan çok durum anlatırlar: ‘insanlık durumu’. Varoluş kaygısı yaşayan insanlığın dramı perdede vuku bulur. Ama Nuri Bilge Ceylan ve Ercan Kesal, saf insanlık durumuyla da yetinmezler. Erkekliğin, ataerkinin ve devletin dramı da dile gelir. Bu yüzdendir ki; filmin, anlamı ve anlatımı en yoğun sahnelerinden birinde erkekler karanlıkta kalırken muhtarın kızı ışıl ışıl parlar.

Anton Çehov ve Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin ortak paydasıdır ama bu ikiliyi esas ortak kılan; farklı coğrafyalarda doğup büyümüş olmalarına rağmen benzer kaygıları, hikayeleri ve insanlık durumlarını dile getirmiş olmalarıdır. Çünkü insanlığın, varoluşsal sıkıntıların, endişelerin coğrafyası yoktur. Anton Çehov’un hikayelerindeki sade ama derin anlam, Ercan Kesal’ın hikaye ve senaryolarında da belirgindir. Anlattıkları insanlık durumları bir tür bellek oluşturmadır. Kimi, bu bellek yaratımını, kamerayla kayıt altına alırken kimi mürekkebin tozunu yutar da kaleme sarılır; araçlar farklı olsa da amaçlar ortaktır.

Çocukluğunu Anadolu’nun bozkırlarında, Avanos’ta, babası gazozcu Mevlüt’ün Peri gazozlarını içerek ve bol bol kitap okuyarak geçiren Ercan Kesal ile Anton Çehov’u birleştiren sadece hikayelerindeki insanlık durumları değil, aynı zamanda ikisinin de tıp okuyarak insanlığa sağlamak istedikleri hizmetin sanatla iç içe geçmiş yapısıdır. Ki Çehov’un, en meşhur sözlerinden biri olan, “Tıp, nikahlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum.” cümlesi, bu birlikteliğin en güzel şekilde dile getirilişlerinden biridir.

Yazının girişinde yaptığım gibi son sözü de Ercan Kesal’ın kaleminden çıkan cümlelere bırakmak istiyorum: “ ‘Bugün’ diye adlandırdığımız şey, geçmiş ve geleceğimizin toplamıdır. Yani geçmişimiz; elimizden uçup gitmiş, kaybolmuş bir zaman değildir. Şimdiki zamanın içinde duran, bekleyen bir şeydir. Bu duran şeyin ‘bilinç’ olduğunu ve aynı zamanda ‘belleğimizi’ de kapsadığını, bu hikayeleri yazmak için sandalyeme oturduğum her seferinde hayretle fark ettim.”

(1) “Ercan Kesal, Peri Gazozu, İletişim Yayınları, 2013”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi