Antalya Sinema Derneği’nin, Antalya Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile gerçekleştirdiği film gösterimlerinin bu haftaki filmi, Üsküp doğumlu Milcho Manchevski’nin yönettiği Yağmurdan Önce (Before the Rain, 1994).

Makedonya’nın “Yabancı Dilde En İyi Film” Oscar adayı olan Yağmurdan Önce – Before The Rain, Venedik Film Festivali’nde aldığı En İyi Film (Altın Aslan) ve FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Ödülü) ödüllerinin yanı sıra, dünya çapında çok sayıda başka ödülün de sahibi.

Film gösterimi, 13 Mayıs Çarşamba günü saat 19.30’da Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde (Karaalioğlan Parkı) gerçekleştirilecek. Etkinlik, her zamanki gibi, herkese açık ve ücretsiz olacak. Antalya Sinema Derneği Kültür ve Sanat danışmanlığını üstlenen Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Ersümer, Yağmurdan Önce – Before The Rain filminin sinema sanatı ve tarihi içerisindeki önemine dikkat çekiyor:

antalya-sinema-dernegi-before-the-rain-yagmurdan-once-filmloverss

Aşk Var

François Truffaut’nun 400 Darbe’si, Terrence Malick’in Kanlı Toprak’ı ya da Quentin Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri… Bu filmlerin, Milcho Manchevski’nin Yağmurdan Önce’si ile en az iki ortak noktası var. Birincisi, yönetmenlerinin ilk uzun metrajlı filmleri oluşu; ikincisi, hepsinin unutulmaz olmaları.

“Before the Rain inanılmaz reaksiyonlar almıştı. Sadece filmde ağlayan sıradan izleyiciden değil; üzerine makaleler yazan, seminerler veren entelektüellerden; Türkiye, Arjantin, İsveç, İtalya gibi ülkelerde yılın en iyi filmi seçenlerden ve tabii Hollywood’dan… bana yüzlerce… yüzlerce ve yüzlerce proje teklifi getiren Hollywood’dan.” Bunlar, Yağmurdan Önce (Before the Rain)’nin Üsküplü yönetmeni Manchevski’nin sözleri ve gerçekten de, kişisel açıdan baktığımda, bir sinema öğrencisiyken filmin üzerimde yarattığı etki inanılmaz olmuştu. Krizdeki bir kalbi hayata döndürmüştü.

Yağmurdan Önce, Makedonya ve İngiltere’yi mekan tutuyor. Bosna savaşı ve şiddet ateşinde yanan dünyayı üç ayrı bölümde (Kelimeler, Yüzler, Fotoğraflar), üç aşk hikayesi aracılığıyla ele alıyor. Üç hikaye de bir biçimde savaş fotoğrafçısı Alexander Kirkov’da birleşiyor. Film, dinsel ve etnik çatışmalar hakkında seyirciyi düşünmeye davet ediyor, ancak görünürün ardındaki asıl konunun, yaşam ve ölüm arasında salınan insanın varoluşu olduğu söylenebilir. Ve Arizona Rüyası’nın Axel Blackmar’ı, Dead Man’in William Blake’i neyse, Yağmurdan Önce’nin Alexander Kirkov’u da o. Yine yolculuk, yine rüyalar, yine adım adım ölüme doğru yürüyüş.

Hikayenin akışı çizgisel değil; kurgusu, Manchevski’nin filmiyle aynı yılda çekilen Ucuz Roman (Tarantino, 1994) ile oldukça benzer. Ünlü film eleştirmeni James Berardinelli, filmin zamansal akışını “kusurlu daire” (imperfect circle) şeklinde tanımlıyor. Filmi izleyen aşağı yukarı her seyircinin kafasını kurcalayan ve kurcalayacak olan “Zaman asla ölmez. Çember yuvarlak değildir,” ifadesinin bir karşılığı bu aynı zamanda. Bu açıdan, filmde döngüsellik fikri, sadece bir kurgu oyunu olarak karşımıza çıkmıyor. Mesela hikayedeki yavrulayan koyunlar ve hamile kadınlar, yaşam ve ölüm döngüsünde başlangıç noktasını işaret ediyor.

Film yapmak başlı başına bir oyun, fakat bu oyunun kibirli bir gösteriye dönüştürülüp dönüştürülmemesi büyük ölçüde yönetmenlerin duruşlarına bağlı. Bu açıdan bakıldığında, Manchevski’nin hayli sahici bir film çıkarmış olduğunu söylemeliyiz. Zaten kendisi de, hayatından izler taşıyan Yağmurdan Önce hakkında konuşurken şuna vurgu yapıyor: “Eğer dürüst bir çalışma yapıyorsanız; filmdeki her karakter, her güçlü duygu sizin daha önceden deneyimlediğiniz bir şeye dayanır. Karakterler sizin kim olduğunuza dair bazı ipuçları içerir. Hayallerinizdeki karakterler, sizin yansımalarınızdır.”

“O bizden değil”

Sevmek ve nefret etmek. İstesek, filmdeki (belki de insan hayatındaki) her şeyi bu iki kutbun içine sığdırabiliriz sanıyorum. Tüm politik görüşler de bu kutupların neresinde durduklarına göre belirlenebilir. Yağmurdan Önce’nin arka planında Yugoslavya’nın dağılma süreci var. Bizim izlediğimiz kısım ise daha çok Arnavut Müslümanlar ile Ortodoks Hristiyanlar arasındaki gerilim. İnsanlar, birbirlerini ‘bizden ya da değil’ şeklinde tanıyor, tanımlıyor. Dost ya da düşman. Bir anlamda, sevdikleri ve nefret ettikleri şeklinde. Oysa herkesi sevmek, gerçekleştirmesi en zor ama en gerekli politik eylem(di) onlar için.

İyi filmler hep başka filmleri hatırlatıyor. Hiroşima Sevgilim’de (Resnais, 1959), Emmanuelle Riva’nın canlandırdığı ve savaş sırasında Alman bir askeri sevdiği için saçları kesilen Fransız kadın Elle ile Yağmurdan Önce’nin Arnavut kızı Zamira’nın ortak kaderleri. İki aşığın manastırdan ayrılırken gökteki dolunay ile Gönül Yarası’ndaki (Turgul, 2005), aşkla ve masalsı gerçeklikle büyümüş o koca ay. “Her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim” denilen Mavi (Kieslowski, 1993) filmi…

before-the-rain-filmloverss

Yağmurdan Önce – Before The Rain

gonul-yarasi-filmloverss

Gönül Yarası

Yağmurdan Önce’yi ilk izlediğim yıl, muhtemelen 1995 yılıydı. Ne olduysa olmuştu ve sinemadan da, insanlardan da, hayattan da soğumuştum. Bir nevi, “sevgim olmasa…” hâli. İşte, sanat ne işe yarar? Estetik kuramları yazıyor mu bunu bilmiyorum. Ruhsal ve zihinsel krizlerde, kalp masajı! Filmin bana yaptığı buydu. Yalnız dikkat, “…beni kıskıvrak yakalayan şeyin, sana dokunması bile gerekmez ya da tersi…”

İnsanların ölüm saçtığı bir zamanda, tüm olayları aşkla birbirine bağlıyor Yağmurdan Önce. Aklıma bir Bülent Ortaçgil şarkısı geliyor. Herkesin yolundan emin olduğu, en iyi doğruyu bildiği, militanlaştığı bir evren tarif edip şöyle diyor: ‘Savaştık savaşa yazdık. Yenen ağlar yenilen ağlar.’ Sonra, ‘Kaf Dağı’nın ardına kaçsa bile aşk var. Yalnız bir titreşim olsa ya da bir kıpırtı kalsa, yine aşk var. Bir tek aşk var.’

Yrd.Doç.Dr. Oğuzhan Ersümer

Antalya Sinema Derneği
Kültür ve Sanat Danışmanı

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi