‘Normal’ kabul edilenin, alışılmışın içinde parlayan; biricik ama ‘farklı’ olan herhangi bir öz olarak nitelendirilendir anomali. Ne kadar ötekileştirilirse o kadar dikkat çekici olandır. Normlara gittikçe bağlanıp, sıradanlaşıp, eşsizliğini kaybettikçe her şey, farklı bulduğumuza mı  yöneliriz özellikle? Peki insan kendini illa farklı görmez mi herkesten zaten, özellikle de herkesin birbirine benzemeye başladığı bir dünyada, bu yüzden değil midir farklı olmak için uğraşlar – ama yine aynılaşmak? Bunlar çok yabancı gelmiyorsa kulağa, kalbimizi kaptırdığımız insanları da nasıl aynı eksende seçtiğimize bakabiliriz sanırım. Sağlıksız bir genelleme olacaksa da, bana göre, ya o kadar sıradan hissederiz ki artık bu ayırt edilemeyen sıradanlıkta ve farklı olana kapılırız; ya da o kadar farklı hissederiz ki gider aynımıza – aynı şekilde farklı bulduğumuza – ilgi duyarız. ‘Ama o farklı’ denir ya, belki diğer herkesten daha iyi anlar bizi, belki de bir eksiğimizi giderir ya da sadece farklıdır, neden bilmeyiz ama farklılığına tutuluveririz işte. Charlie Kaufman’ın sadeliğiyle en naif, ama derdiyle derinliğinden gram kaybetmeyen Anomalisa’sı da, bu tek düzeliğin içinde farklı gelene tutunmanın hikayesidir işte.

Kaufman, ‘var oluş, benlik, biriciklik, aynılık, sahicilik, aşk, yalnızlık, zevk, acı, ölüm’ ve nice temayı hem derin trajedisi hem de kendine has ironik mizah yüklü diliyle irdeler tüm filmlerinde. O kadar alışmışızdır ki bizi bir şekilde iyi hissettiren filmlere, Kaufman çekinmeden tüm yalnızlığımızı, herhangi bir şeye tutunma çabalarımızı, sürekli her şeyi yerip duran içsesimizi, takıntılarımızı, insanlığımızın çaresiz yanlarını yüzümüze vurarak bize farklı gelince, daha da çok severiz belki de. Farklı gelir ve bizi çeker bir şekilde, ne olduğunu bile anlayamayız belki ilk bakışta; çünkü hissederiz bize dair olanı gördüğümüzü ama düşünmemek için kaldırdığımız rafta toz tutan düşüncelere ulaşmak zor gelir. Her yönetmenin, senaristin izi vardır ayrıntılarda ama Kaufman her yerdedir ve sayesinde insanın en dürüst, en samimi ve bazen en tarif edilmesi, itiraf etmesi zor yanları da ses bulur.

Derdi gerçekten insan olan diğer birçok güzel yapımdan ayrıldığı en önemli nokta ise kuşkusuz bunu yaparken tüm acıtan gerçekliğine rağmen filmlerinin sayısız insana ulaşmasıdır. Being John Malkovich (1999), Adaptation (2002), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) ile hem ismini hem de kendisini tanımamızı sağlayan Kaufman’ın bana göre en çarpıcı filmi ise kesinlikle Synecdoche New York (2008)’tu, ne yazık ki en ‘underrated’ kalanı da. Yedi yıl aradan sonra gelen Anomalisa ise, yine (elbette!) Kaufman’ın içgözlemlerini sunan – ve bizi de buna iten – ama belki de hikayesinin sadeliği açısından en ‘basit’ filmi kabul edilebilir. Fakat en baştan altını çizmek gerekirse, bana göre yılın en iyi filmlerinden. Yazarın 2005’te Francis Fregoli takma adıyla (ki Fregoli ismiyle bilinen sendrom kişinin kendinden başka herkesin aynı insan olduğu delüzyonuna dayanır ve Anomalisa’nın da varoluşsal kaygısının yalnızca basit bir dayanağı olarak karşımıza çıkar) yazdığı aynı isimli tiyatro ve radyo oyunundan, Mery Shelley’s Frankenhole’dan yeteneklerine aşina olduğumuz Duke Johnson’ın eş yönetmenliği ile Kickstarter fonu ve sonrasında eklenen yapım destekleri sayesinde, el emeği göz nuru bir stop-motion animasyon filmi uyarlaması izleriz: Michael (David Thewlis), müşteri hizmetleri üzerine yazdığı kitabı hakkında konuşma yapmak için Cincinnati’ye gider; ve eski sevgilisi, taksici, garson, eşi ve oğlu dahil kimsenin (Tom Noonan) yüzünü ve sesini birbirinden ayırt edemediği dünyada, en başta sesine çekildiği, herkesten farklı olan – gelen – Lisa (Jennifer Jason Leigh), Anomalisa’sı ile tanışır.

Anomalisa: Kukla Bedenden İnsana Dair Gözlemler

Neden bunca uğraş diye sorulabilir mi hiç stop-motion çekimleri iki seneden fazla süren, kuklaların ve mekanların en küçük detaylarına kadar özenle ve gerçekçi tasarlandığı Anomalisa için? Michael ve Lisa dışında herkesin, belirgin cinsiyet özellikleri ve karakteristik aksesuarları dışında aynı yüze ve aynı sese sahip olmasının yarattığı tekdüzelik ve ağırlık hissi düşünüldüğünde, stop-motion seçiminin, hem de canlı aksiyonu aratmayacak bir sinematografi ve ‘oyuncu’ performansı ile birleşince, nasıl da yerinde olduğu ve emeğin kesinlikle değdiği görülebilir. Michael ve Lisa’yı diğerlerinden ayıran detaylar, izler ve ses tonu onları nasıl insancıl kılıyorsa, geri kalan herkesin aynı ‘varsayılan’ yüz ifadesi ve aynı ses tonu da o kadar yabancılaştırır bizi, tıpkı Michael’ın çevresindeki herkese yabancılaşması gibi. Herkesin yüzlerine tanımlanmış ifadeler ‘eklenir’; mimikler, diyaloglar, hareketler hep belli kalıplar dahilinde kullanılır bu ‘insan yapımı’ evrende. Michael’in rüyasında başkalarının maskelerinin yanı sıra kendininkini de fark etmesi ve yaşadığı kırılma noktası ise çok kıymetlidir bizim için de. Çünkü bazen nefes alıp verilen gerçekliğe bakıp, gerçekten görebilmek ve anlayabilmek için tam da bu kadar uzağa gitmek gerekir. Bedene yüklenen anlam çoktur, halbuki Kaufman ile Johnson bize başta özdeşleşmekte güçlük çektiğimiz ama hemen ardından kendimizi bulduğumuz kuklalarla hitap eder ve onların gerçek bedenler olmadığını bile unuttururlar. Belki beyazperdede uzun zamandır gördüğümüz en gerçekçi seks sahnesini de, en içten şarkı performansını da, modern insana dair en derin varoluşsal kaygılardan birininin temelinde yatan iletişim problemini de yine bu kuklalar sayesinde izleriz ve sinemanın en güzel ve en güçlü etkisinde kalakalırız: İçe bakış! – hazır bakmaya başlamışken dışı da bir yoklarız hatta.

Kaufman, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’da da irdelediği ilişki seçimini yine masaya yatırır Anomalisa’da. Nasıl seçeriz aşık olacağımız insanı? Clementine’ın Joel’de gördüğü farklılık mı, yoksa Joel’in Clementine’da gördüğü ilgi mi? Lisa ve Michael arasındaki de pek farklı değildir, aşkın herkes için farklı bir karşılığı mevcuttur belki ama çoğu zaman aynı ihtiyaçlardan doğar olmuştur. Kaufman, Fregoli sendromu ile insana dair çok genel bir şeye parmak bassa da, benim için bu farklı olana tutulmaktır en ağır basan tarafı. Hani ‘seni seviyorum, çünkü garipsin’ söylemi vardır ya, Michael’ın Lisa’ya duyduğu yakınlığı ‘sıra dışı olduğunu düşünüyorum’ cümlesi ile belirtmesi ama nedeni sorulduğunda henüz bilmediğini ifade etmesi, tam da buna benzer. Bazen insan birinin, ona en güzel gelen yanına takılır, kapılıp gider ve bu güzelliğini her yanına yoruverir, kim olduğuna bakmadan. Lisa’da da bu sestir öncelikle, kendini kalıba dahi sokmaya layık görmeyen acımasız iç sesi ve çekingenliğidir ya da boynundaki yanık; takıldığımız alakasız bir şey olarak bile görülebilir ya da gerçekten onu başkalarından ayıran biricikliktir belki de, ama Michael’ın son konumu bunun yüzeysel bir tutunma olduğunu gösterir, tam da Kaufman’ın takıldığı noktayla paralel olarak. Bu idealizasyonun sonu ise tıpkı yüzeysel ayrıntılara tutunmaya çalışan Michael’ın gözünde aynı basit sebeplerden, bir anda ‘değerini’ kaybeden Lisa ve diğerlerininki gibidir.

Michael’ın mesleği insanlara iletişim kurmalarında yardım etmek, müşterilere nasıl davranılması gerektiğini, nabza göre şerbet vermeyi önermekken; kendisinin de insanların gerçeklikten çok uzak, yapay iletişimlerinden nasıl muzdarip olduğunu görürüz. Konuşmasında insan olmanın, acı çekmenin, yaşamanın ne olduğunu sorgular; herkesin iyi ya da kötü günleri, bir çocukluğu olduğunu, bedeni olduğunu ve her bedenin acıdığını söyler ve ekler: Herkeste özel olana bakılmalı, ona odaklanılmalıdır! Ama Michael’ın etrafındaki herkes ya müşteridir ya da ona müşteri gibi davranır, yakın ilişkilerinde bile nerede gülünmesi, nerede ağlanması gerektiği önceden belirlenmiş gibidir. O kimsede özel bir şey göremezken, insanlara ‘Onlara Yardım Etmenize Nasıl Yardım Edebilirim?’ kitabı ile bunu önerir ve Kaufman’ın sert ironisi de tam şu cümlede acıtır zaten. Kendisinin de bir cevabı yoktur bu sorulara, şu ana kadar kılıf uydurmuş durmuştur ve sonunda – öncelikle kendisine – itiraf eder: Bilmiyorum!  Dürter ondan yol göstermesini bekleyenleri ve ‘hala nelerle uğraşıyorsunuz’ demeye getirir; çepeçevre sarıldığımız gerçekliğin anlamsızlığının yükünün altında ezilivermek üzeredir ve gerçeğe, göz yaşına ihtiyacı vardır. Çünkü aslında var olmak için zamanımız o kadar kısıtlıdır ki ve birini gerçekten olduğu gibi görüp iletişim kurabilmek, sevebilmek o kadar zordur ki. Michael görmek ister insanların biricikliğini ama her seferinde kaybeder o eşsiz yüzleri ve sesleri. Herkes kendi gerçekliğinde yalnız kalakalmıştır, birini onun gerçek sesinden duyabilmek ve tanıyabilmek neredeyse imkansız hale gelmiştir ve Kaufman’ın benliğini sorgulama ve keşfetme yolunda yaptığı ve yeniden içgözlemlerine bakma şansı yakaladığımız bu filmi de yine insana dair bu en basit soruyu sorar:

“Sen kimsin? Herhangi biri kim? Bu sorunun cevabını kim verebilir ki?”

Kaufman’ın ben(siz)lik, Johnson’ın varoluşlarını sergileyebilmeleri için beden ve evren kazandırdığı insancıklarıyla, herkesin kendinden ayrıntılar yakalayabileceği bir temsil yaratan Anomalisa, hem sunduğu eşsiz görsel deneyimi hem de en önemlisi basit ama derin hikayesiyle, bana göre herkesin izlenecekler listesinin en başında yer alması gereken bir film. İnsana, yarattıklarına, kaybettiklerine ve her yanıyla varoluşuna bakma fırsatı yakalayacağımız 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin açılış filminin, bu çok basit soru ile tüm sorguların temeline bizi öylece itiveren, belki insansız ama kesinlikle en insancıl Anomalisa olması ne de doğru bir karardır.

‘Normal’ kabul edilenin, alışılmışın içinde parlayan; biricik ama ‘farklı’ olan herhangi bir öz olarak nitelendirilendir anomali. Ne kadar ötekileştirilirse o kadar dikkat çekici olandır. Normlara gittikçe bağlanıp, sıradanlaşıp, eşsizliğini kaybettikçe her şey, farklı bulduğumuza mı  yöneliriz özellikle? Peki insan kendini illa farklı görmez mi herkesten zaten, özellikle de herkesin birbirine benzemeye başladığı bir dünyada, bu yüzden değil midir farklı olmak için uğraşlar – ama yine aynılaşmak? Bunlar çok yabancı gelmiyorsa kulağa, kalbimizi kaptırdığımız insanları da nasıl aynı eksende seçtiğimize bakabiliriz sanırım. Sağlıksız bir genelleme olacaksa da, bana göre, ya o kadar sıradan hissederiz ki artık bu ayırt edilemeyen sıradanlıkta ve farklı olana kapılırız; ya da o kadar farklı hissederiz ki gider aynımıza – aynı şekilde farklı bulduğumuza – ilgi duyarız. ‘Ama o farklı’ denir ya, belki diğer herkesten daha iyi anlar bizi, belki de bir eksiğimizi giderir ya da sadece farklıdır, neden bilmeyiz ama farklılığına tutuluveririz işte. Charlie Kaufman’ın sadeliğiyle en naif, ama derdiyle derinliğinden gram kaybetmeyen Anomalisa’sı da, bu tek düzeliğin içinde farklı gelene tutunmanın hikayesidir işte. Kaufman, ‘var oluş, benlik, biriciklik, aynılık, sahicilik, aşk, yalnızlık, zevk, acı, ölüm’ ve nice temayı hem derin trajedisi hem de kendine has ironik mizah yüklü diliyle irdeler tüm filmlerinde. O kadar alışmışızdır ki bizi bir şekilde iyi hissettiren filmlere, Kaufman çekinmeden tüm yalnızlığımızı, herhangi bir şeye tutunma çabalarımızı, sürekli her şeyi yerip duran içsesimizi, takıntılarımızı, insanlığımızın çaresiz yanlarını yüzümüze vurarak bize farklı gelince, daha da çok severiz belki de. Farklı gelir ve bizi çeker bir şekilde, ne olduğunu bile anlayamayız belki ilk bakışta; çünkü hissederiz bize dair olanı gördüğümüzü ama düşünmemek için kaldırdığımız rafta toz tutan düşüncelere ulaşmak zor gelir. Her yönetmenin, senaristin izi vardır ayrıntılarda ama Kaufman her yerdedir ve sayesinde insanın en dürüst, en samimi ve bazen en tarif edilmesi, itiraf etmesi zor yanları da ses bulur. Derdi gerçekten insan olan diğer birçok güzel yapımdan ayrıldığı en önemli nokta ise kuşkusuz bunu yaparken tüm acıtan gerçekliğine rağmen filmlerinin sayısız insana ulaşmasıdır. Being John Malkovich (1999), Adaptation (2002), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) ile hem ismini hem de kendisini tanımamızı sağlayan Kaufman’ın bana göre en çarpıcı filmi ise kesinlikle Synecdoche New York (2008)’tu, ne yazık ki en ‘underrated’ kalanı da. Yedi yıl aradan sonra gelen Anomalisa ise, yine (elbette!) Kaufman’ın içgözlemlerini sunan – ve bizi de buna iten – ama belki de hikayesinin sadeliği açısından en ‘basit’ filmi kabul edilebilir. Fakat en baştan altını çizmek gerekirse, bana göre yılın en iyi filmlerinden. Yazarın 2005’te Francis Fregoli takma adıyla (ki Fregoli ismiyle bilinen sendrom kişinin kendinden başka herkesin aynı insan olduğu delüzyonuna dayanır ve Anomalisa’nın da varoluşsal kaygısının yalnızca basit bir dayanağı olarak karşımıza çıkar) yazdığı aynı isimli tiyatro ve radyo oyunundan, Mery Shelley’s Frankenhole’dan yeteneklerine aşina olduğumuz Duke Johnson’ın eş yönetmenliği ile Kickstarter fonu ve sonrasında eklenen yapım destekleri sayesinde, el emeği göz nuru bir stop-motion animasyon filmi uyarlaması izleriz: Michael (David Thewlis), müşteri hizmetleri üzerine yazdığı kitabı hakkında konuşma yapmak için Cincinnati’ye gider; ve eski sevgilisi, taksici, garson, eşi ve oğlu dahil kimsenin (Tom Noonan) yüzünü ve sesini…

Yazar Puanı

Puan - 93%

93%

Kaufman'ın ben(siz)lik, Johnson'ın varoluşlarını sergileyebilmeleri için beden ve evren kazandırdığı insancıklarıyla, herkesin kendinden ayrıntılar yakalayabileceği bir temsil yaratan Anomalisa; hem sunduğu eşsiz görsel deneyimi hem de en önemlisi basit ama derin hikayesiyle, herkesin izlenecekler listesinin en başında yer alması gereken bir film.

Kullanıcı Puanları: 4.66 ( 5 votes)
93
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi