Karakteri ve kendine has bir tarzı olan yönetmenlere ve oyunculara zaafımdan son yazılarım başta olmak üzere sürekli söz ediyorum. Bilirsiniz ki o oyuncu maskeyle bile çıksa adımından, ses tonundan tanırsınız. Ya da o yönetmeni filminde bir sahneden bir diğerine geçişte bile anlarsınız kim olduğunu. Aynıdır, tanıdıktır, aşinadır her sahne… İspanyol yönetmen Pedro Almodovar da böyledir işte. Renkli sahneler, gerçekliğiyle sizi etkisi altına alan arka planlar ve değişmeyen şey Pedro’nun kadınları…

Hemen hemen her filminde odak noktasına kadınları yerleştiren yönetmen 1999 yılında çektiği Todo Sombre Mi Madre-Annem Hakkında Herşey’de hayatları parçalanmış ve farkında olmadan aynı şeyi, şefkat ve güveni arayan kadınları ya da kendini kadın gibi hisseden erkekleri konu alıyor. 

Bir film düşünün ki kafanızdaki jön fikrini kökten silecek. İçerisinde değil jön günlük hayatta sık sık karşımıza çıkan sıradan erkek imgesi bile bulunmuyor. 4 kadın, 4 farklı hayat. Biri oğlunu kaybetmiş çaresiz bir kadın, biri gizli bir lezbiyen ve tanınmış tiyatro yıldızı, bir diğeri travestiden hamile kalan AIDS’li bir rahibe ve sonuncusu tüm kadınlardan daha kadın bir travesti… 

Manuela Madrid’te 17 yaşındaki tek oğluyla yaşayan yalnız bir kadındır. Oğlunun doğum gününde geçirdiği kaza sonucu hayatı değişir ve bugüne kadar paspas altı ettiği tüm gerçeklerle yüzleşmek için yola çıkar. Trene atlar, 17 yıl önce kaçtığı geçmişine doğru yola koyulur. Önce eski bir dost Agrado’yla karşılaşır. Sonrasında iyilik meleği rahibe Hermana ile. En sonunda da oğlunun hayatında önemli bir yeri olan ünlü oyuncu Huma ile tanışır. Huma, Hermana ve Agrado karakterlerinin hiçbiri dışarıdan göründüğü gibi değildir aslında.

İlginç olay örgüsüyle tezat karakterleri bir şekilde bir noktada kesiştiren başarılı senaryo oyunculuklardan da beslenerek ortaya oldukça başarılı bir film koyuyor. Film, aşık ve çaresiz kadınların Amerikan versiyonları olan Sex and the City tadındaki şehirli kadınlarındansa, bizlere daha çok egzotik akdeniz kadınlarını sunuyor. Bu kadınlar “normal” saydığımız kadınlardan öylesine farklı ve sıradışıdır ki, bir transeksüelden çocuk yapabilecek kadar cesurdurlar.

Filmde erkek karakter, esas oğlan rolü yok. Hatta o kadar ki erkek yok… Erkek karakterlerin bir şekilde toplumun dışına itildiği ya da hayatta kalamadığı filmde kadınları izliyoruz baştan sona. İki erkek karakterden bahsedersek biri Esteban, Manuela’nın oğlu daha ilk dakikalarda geçirdiği kaza sonucu ölür ve onu sadece yazdıklarından tanımaya çalışır izleyici. Bir diğeri ise Hermana’nın Alzeihmer hastası babasıdır. Değil kızına babalık etmek, evdeki otorite figürü olmaktan bile öylesine uzaktır ki bu yaşlı adam kızının nasıl bir yaşam sürdüğünden tamamen habersizdir.  Film boyunca tek hayatta kalan ve umut veren karakter minik Esteban olacaktır. 

İspanyol gettolarında geçen sefil ve bohem hayatları konu alan film buradaki kadınları anlatırken aslında toplumsal kadın gerçeğine de gönderme yapıyor. İş bulamayan Travestiler, sürdürdükleri hayatlardan bağımsız gizli benlikleriyle kabul görmeye çalışan kadınlar, herşeye rağmen hayata sarılıp bebeğine sahip çıkmaya çabalayan anneler… Hepsi bir arada ve bu filmde karşımıza bir duvar gibi dikiliyor. 

Filme dair en sevdiğim detaylardan biri de film boyunca tekrar tekrar sahnelenen usta oyun yazarı Tenessee Williams’ın Arzu Tramvayı oyunu oldu.  Oyunun yazarı ve konusu düşünüldüğünde bu seçim de aslında pek manidardır.

1999 yılında Cannes Film Festivali’nde açılış filmi olarak gösterilen, aynı zamanda En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan filmin yönetmeni Pedro Almodovar, eserini Bette Davis, Gena Rowlands ve Romy Schneider gibi yıldızların yanı sıra tüm annelere ve kadınlara ithaf ediyor.

İyi Seyirler

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi