“Yanlış çocuğu kaçırdınız.” Bununla da kalmayıp, yanlış anneye bulaştılar. 2008 yapımı 96 Saat gibi filmler ile akıllarımıza kalıcı olarak kazınan, her ebeveynin en büyük korkuları arasında başı çeken çocuk kaçırma senaryosunu Anne, Luis Prieto’nun perspektifinden bir kez daha seyirci karşısına çıkarıyor. Halle Berry’nin panik dolu halleri, korkudan titreyen sesi ve gözyaşlarıyla dolu gözlerinin eşliğinde izlediğimiz bir çocuk kaçırma hikayesi olan Anne, seyircisini hiç rahat bırakmayan, duygusal yoğunluğu oldukça yüksek bir gerilim filmi. Senaryosunu Knate Lee’nin kaleme aldığı Anne, sıradan bir günde parka giden sıradan bir anne ve çocuğun hikayelerinin gerilim dolu bir suç hikayesine dönüşümünü ele alıyor. Başrolümüz Karla Pyson (Halle Berry), eşinden boşanma sürecinde olan, garsonlukla hayatını kazanan sıradan bir kadın ve onun için hayattaki en değerli şey altı yaşındaki oğlu Frankie (Sage Correa).  İş ile anneliği dengede tutmaya çalışan Karla, bir gün iş çıkışında oğlunu söz verdiği gibi parka götürüyor. Oldukça güzel vakit geçirirlerken çalan telefonunu, boşanma sürecini oğluna yansıtmak istemediği için oğlundan uzaklaşarak yanıtlıyor ve bu boşluk anı sonucunda Karla ve Frankie’nin sıradan hikayesi bambaşka bir yöne doğru şekil değiştiriyor. Başlarına gelen bu korkunç olay sırasında Karla’nın annelik iç güdüleriyle aldığı kararlar izleyenlere duygusal anlamda oldukça yoğun anlar yaşatıyor. Anne - Kidnap: “Nereye gidersen git, tam arkanda olacağım.” Film, Frankie’nin bebekliğini gösteren ev videoları ile başlıyor ve ilk dakikadan itibaren izleyici ile birazdan başına kötü bir şeyler geleceğini bildiğimiz bu çocuk arasında en az başrolümüz Karla Pyson ile aralarındaki kadar güçlü bir bağ kurmayı hedefliyor. Filmi en iyi özetleyebilecek kelime olarak ‘yoğunluk’ gösterilebilir. Zira, film süresince yaşanan bütün duygular seyirciye oldukça yoğun bir biçimde geçiriliyor. İzleyici üzerinde yaratılmak istenen gerilim hissi, sessizlik, keman sesleri ve nefes sesleri gibi unsurlardan destek alarak arttırılıyor. Frankie ve Karla arasındaki ilişkinin gücü ve yoğunluğu videolar ile seyirciye aktarılıyor. Anne, oldukça sıradan bir kadının, çocuğunu kaçırılırken görmesi üzerine beklemektense içgüdüsel olarak harekete geçmeyi tercih ederek bu insanların peşine takılmasını anlatıyor. Zaten filmin seyircisini avucunun içerisine almasında etkili en önemli noktalardan bir tanesi bu kadının ‘oldukça sıradan’ olması. Oldukça sıradan bir hayata sahip oldukça sıradan bir kadın, tek başına, sadece iç güdülerini arkasına alarak oğluna zarar verebilecek kadar tehlikeli insanların peşine düşüyor. 96 Saat gibi filmlerden farklı olarak Anne, anne rolünü böyle bir durumda elinde telefon, gözyaşları eşliğinde evde bekleyip teselli edilirken değil, aksiyonun tam merkezinde, direksiyonun başında tutmayı tercih ediyor ve gerçek bir kahraman ilan ediyor. Panik halinde ne yapacağını bilemez tavırlarıyla, tek bildiği ‘çocuğunu kurtarması gerektiği’ olan bu kadın, özellikle kendi kendine konuştuğu anlarda kullandığı bazı çarpıcı repliklerin de yardımı ile seyirci için gerçek ve oldukça ilişki kurulabilir bir şekilde yansıtılıyor. Başrolü ile sağlam bir bağ kurmayı başaran izleyici için bu sürükleyici hikayenin içerisinde kaybolmak oldukça kolay bir hal alıyor. Başarılı aksiyon sahnelerine sahip olan film, türünün içerdiği en heyecan verici anlardan biri olan kovalama sahnesini merkezine oturtuyor ve neredeyse tam anlamıyla zaman mekan algısını kaybettirecek bu kovalama sahnelerinden oluşuyor. Dolayısıyla filmin, oldukça uzun bir araba kovalama sahnesi olduğunu söylemek mümkün ve bu durum, Halle Berry’nin samimi oyunculuğu ve inandırıcı çaresizliği ile avucunun içerisine aldığı izleyicisini, 95 dakikalık ağır bir duygu…

Yazar Puanı

puan - 65%

65%

Anne, alışkın olduğumuz hikayesine rağmen Halle Berry’nin samimiyeti ve çaresizliği ile izleyicisini etkisi altına almayı başaran, duygu yoğunluğu yüksek, sarsıcı, aksiyon dolu bir gerilim filmi.

Kullanıcı Puanları: 4.83 ( 2 votes)
65

“Yanlış çocuğu kaçırdınız.” Bununla da kalmayıp, yanlış anneye bulaştılar. 2008 yapımı 96 Saat gibi filmler ile akıllarımıza kalıcı olarak kazınan, her ebeveynin en büyük korkuları arasında başı çeken çocuk kaçırma senaryosunu Anne, Luis Prieto’nun perspektifinden bir kez daha seyirci karşısına çıkarıyor. Halle Berry’nin panik dolu halleri, korkudan titreyen sesi ve gözyaşlarıyla dolu gözlerinin eşliğinde izlediğimiz bir çocuk kaçırma hikayesi olan Anne, seyircisini hiç rahat bırakmayan, duygusal yoğunluğu oldukça yüksek bir gerilim filmi.

Senaryosunu Knate Lee’nin kaleme aldığı Anne, sıradan bir günde parka giden sıradan bir anne ve çocuğun hikayelerinin gerilim dolu bir suç hikayesine dönüşümünü ele alıyor. Başrolümüz Karla Pyson (Halle Berry), eşinden boşanma sürecinde olan, garsonlukla hayatını kazanan sıradan bir kadın ve onun için hayattaki en değerli şey altı yaşındaki oğlu Frankie (Sage Correa).  İş ile anneliği dengede tutmaya çalışan Karla, bir gün iş çıkışında oğlunu söz verdiği gibi parka götürüyor. Oldukça güzel vakit geçirirlerken çalan telefonunu, boşanma sürecini oğluna yansıtmak istemediği için oğlundan uzaklaşarak yanıtlıyor ve bu boşluk anı sonucunda Karla ve Frankie’nin sıradan hikayesi bambaşka bir yöne doğru şekil değiştiriyor. Başlarına gelen bu korkunç olay sırasında Karla’nın annelik iç güdüleriyle aldığı kararlar izleyenlere duygusal anlamda oldukça yoğun anlar yaşatıyor.

Anne – Kidnap: “Nereye gidersen git, tam arkanda olacağım.”

Film, Frankie’nin bebekliğini gösteren ev videoları ile başlıyor ve ilk dakikadan itibaren izleyici ile birazdan başına kötü bir şeyler geleceğini bildiğimiz bu çocuk arasında en az başrolümüz Karla Pyson ile aralarındaki kadar güçlü bir bağ kurmayı hedefliyor. Filmi en iyi özetleyebilecek kelime olarak ‘yoğunluk’ gösterilebilir. Zira, film süresince yaşanan bütün duygular seyirciye oldukça yoğun bir biçimde geçiriliyor. İzleyici üzerinde yaratılmak istenen gerilim hissi, sessizlik, keman sesleri ve nefes sesleri gibi unsurlardan destek alarak arttırılıyor. Frankie ve Karla arasındaki ilişkinin gücü ve yoğunluğu videolar ile seyirciye aktarılıyor. Anne, oldukça sıradan bir kadının, çocuğunu kaçırılırken görmesi üzerine beklemektense içgüdüsel olarak harekete geçmeyi tercih ederek bu insanların peşine takılmasını anlatıyor. Zaten filmin seyircisini avucunun içerisine almasında etkili en önemli noktalardan bir tanesi bu kadının ‘oldukça sıradan’ olması. Oldukça sıradan bir hayata sahip oldukça sıradan bir kadın, tek başına, sadece iç güdülerini arkasına alarak oğluna zarar verebilecek kadar tehlikeli insanların peşine düşüyor. 96 Saat gibi filmlerden farklı olarak Anne, anne rolünü böyle bir durumda elinde telefon, gözyaşları eşliğinde evde bekleyip teselli edilirken değil, aksiyonun tam merkezinde, direksiyonun başında tutmayı tercih ediyor ve gerçek bir kahraman ilan ediyor. Panik halinde ne yapacağını bilemez tavırlarıyla, tek bildiği ‘çocuğunu kurtarması gerektiği’ olan bu kadın, özellikle kendi kendine konuştuğu anlarda kullandığı bazı çarpıcı repliklerin de yardımı ile seyirci için gerçek ve oldukça ilişki kurulabilir bir şekilde yansıtılıyor. Başrolü ile sağlam bir bağ kurmayı başaran izleyici için bu sürükleyici hikayenin içerisinde kaybolmak oldukça kolay bir hal alıyor. Başarılı aksiyon sahnelerine sahip olan film, türünün içerdiği en heyecan verici anlardan biri olan kovalama sahnesini merkezine oturtuyor ve neredeyse tam anlamıyla zaman mekan algısını kaybettirecek bu kovalama sahnelerinden oluşuyor. Dolayısıyla filmin, oldukça uzun bir araba kovalama sahnesi olduğunu söylemek mümkün ve bu durum, Halle Berry’nin samimi oyunculuğu ve inandırıcı çaresizliği ile avucunun içerisine aldığı izleyicisini, 95 dakikalık ağır bir duygu yoğunluğuna hapsetmesini kolaylaştırıyor. Film genellikle olayların akıcılığını destekleyen kurgusunun da yardımı ile izleyicisini yakalayıp bir dakika bile rahat vermiyor ve oldukça güçlü bir bağ kurduğu başrolünü sürekli uyarmak istemesini sağlayacak kadar kendisini kaybettiriyor, bittiğinde ise izleyici, kendisini duygu dünyası sarsılmış olarak buluyor.

Amatör ev videolarıyla başlayan film, Hollywood aksiyon filmlerinin olmazsa olmazlarından havadan çekim ile devam ederek izleyicisine bu filmin duygularını ele geçirmek isteyecek kadar samimi, aynı zamanda da yıldızı Halle Berry olan bir Hollywood filmi olduğunu izleyicisine çok gecikmeden hatırlatıyor. Hedeflenen duygu yoğunluğunu ve gerilim hissini izleyicisine yaşatabilse de, filmin hikayesi, bir cümle ile özetlenebilecek kadar düz ve izlemeye oldukça alıştığımız bir hikaye. Her ne kadar film, hikayesinde birkaç küçük şaşırtıcı noktaya yer verse de, genel anlamda hikaye, tek bir çizgiden oluşuyor ve herhangi başka bir yan hikaye ile desteklenmiyor. Filmin, bu durumun önüne geçmek adına destek almayı hedeflediği unsurlar arasında kurgu sırasında aldığı kararlar yer alıyor. Özellikle kovalama sahnelerinde kullandığı çeşitli teknikleri ile ritmini yüksek tutmayı hedeflerken film, izleyicisini tekrar eden yol görüntüleri arasında boğuyor ve film ile kurduğu yoğun dikkat bağını zedeliyor. Filmin hikayesinin yan hikayelerle desteklenmeyişi, hikayenin gidişatını yaşanan küçük sürprizlere rağmen seyirci için genel hatlarıyla tahmin edilebilir kılıyor. Aynı zamanda bu durum, diğer karakterlerin çok fazla derinliğe sahip olmamasına yol açıyor. Bu kaçırılma anına sıkışmış hikaye, Terry (Lew Temple)’nin arabadan indiği ilk anda yaşadığımız küçük gerilim dolu tanışma ile bizleri heyecanlandırıp, özellikle Margo (Chris McGinn)’nun güven veren tavrı ardında gizlediği tehlikeyi gördüğümüzde heyecan seviyemizi arttırsa da, bu karakterlere çok fazla derinlik vermiyor ve gerilimi tamamen Karla’nın çaresizliğinden ve içgüdüleri ile insaniyeti arasında yaptığı seçimler üzerinden yaratmayı tercih ediyor. Film, Karla’nın iletişim yollarını tıkayıp, onu verdiği bu zorlu mücadele sırasında dış dünya için neredeyse görünmez kılarak izleyiciyi hikayenin içerisine hapsetmeyi ve hikaye üzerindeki yakın planların ağırlıklı olarak kullanılması ile sağlanan klostrofobi hissini arttırmayı hedefliyor, ancak sıkışmış hissetmenin yanı sıra seyircinin çoğu zaman aklına Karla’nın arabasının ne kadar dayanıklı olduğu ve telefonlarımızın hayatımızda ne kadar büyük bir yeri olduğu gibi düşüncelerin de gelmesine sebep oluyor ve filmin izleyici için akışkanlığının bölünmesine sebep oluyor. Karla’nın verdiği mücadelede tek başına olması, onu güçlü kılıp bizler için kahramanlaştırsa da, öteki karakterlere neredeyse hiçbir şans verilmemesi, aslında yaşanabilecek gerilimi hafifleştiriyor. Kamera hareketleri ile olayların hızını desteklemeyi başarsa da, görsel anlamda en heyecanlı anlarından biri Karla’nın küçücük bir boşluğu olan camın ardından korku dolu gözlerle Margo’yu izlediği sahnesi olan sinematografisini Flavio Martinez Labiano’nun üstlendiği film, bu alanda alınacak değişik kararların desteğini kullanabilecek bir gerilim filmi olmasına rağmen sinematografik anlamda yeteri kadar etkileyici olamıyor.

Anne, Halle Berry’nin performansını merkezine oturtan bir aksiyon gerilim filmi. Filmin hikayesi yan hikayelerle desteklenmeye açık, alıştığımız bir hikaye olsa da, yaşattığı duygu yoğunluğu reddedilemez derecede yüksek. Film, her ne kadar bazı noktalarda mantığa sığmayıp desteğe ihtiyaç duysa da, izleyicisini sarsmayı kesinlikle başarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi