“Dünyanın şu anda sinemaya her zamandan daha çok ihtiyacı var. Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de en son direniş formudur sinema.” Theo Angelopoulos

Angelopoulos, aydın kimliği ile her an içinde yaşadığı dünyayı anlamaya ve anlamladırmaya çalışmış ve bu çaba filmlerine de oldukça kuvvetli bir şekilde yansımıştır. Yaşanılan siyasi olaylar ve bu olayların sonucunda ortaya çıkan politik atmosfer onun hayata bakışını kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş ve bu etki filmlerinde de açığa çıkmıştır. Yönetmenin 1970’de Tatbikat ile başlayan ve zaman içinde incelerek gelişen sinema anlayışı ve dilini daha önce “20. Yüzyıla Ağıt: Angelopoulos’un Sineması” yazımda ele almış ve 2000’li yıllara kadar çektiği kimi filmlerin analizlerine yer vermiştim. Bu analizlerde 2000lerde bir üçleme olarak planladığı fakat zamansız ölümü ile yarım kalan Yüzyıl Üçlemesi’ni dahil etmemiştim. Bunun en önemli nedeni, Yüzyıl Üçlemesi ile yeniden 20. yüzyılı anlatmaya koyulan Angelopoulos’un tarihe bakışındaki ve bu bakışa uygun olarak sinema dilinde görülen önemli kırılmalardır. Angelopoulos’un “Kısa 20. Yüzyıla” Yeniden Bakışı başlıklı bu yazıda yarım kalan Yüzyıl Üçlemesi’ndeki tarih anlayışını irdeleyerek ve Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu filmlerinin analizlerine yer vereceğim.

Eric Hobsbawn’ın kavramsallaştırması ile “Kısa 20. Yüzyıl” 1917 yılında Sovyetler Birliği’nin kurulması ile başlar ve 1991’de yıkılması ile son bulur. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, ABD’den sonra ikinci büyük güç olarak dünya sahnesine çıkan Sovyetler Birliği’nin varlığı tüm dünyadaki siyasi dengeleri kaçınılmaz bir şekilde etkilemiştir. Yüzyılın başlarında daha eşit bir dünya arayışındaki insanlar için umudun simgesine dönüşen Sovyetler Birliği’nin, yıkılışı ise peşinden savaşları ve sürekli değişen, kırılgan sınırları beraberinde getirmiştir. Tabii ki bu yazının konusu Sovyetler Birliği’nin tartışmak değil. Fakat ilk filmi Tatbikat’tan itibaren toplumsal ve siyasi olayların yansımalarını rahatlıkla görebileceğimiz Angelopoulos Sineması’nı anlamak için çok genel bir şekilde de olsa dönüp bu yüzyıla kısaca bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bu bakış Angelopoulos Sineması’nın tarihsel arka planını anlamanın yanı sıra, Sovyerler’in belirli bir döneminin Zamanın Tozu’nda önemli bir öge olarak karşımıza çıkmasından ötürü bu filmin analizine de yardımcı olacaktır.

Gerek dünyada yaşanan önemli olaylar ve gerekse Yunanistan tarihi Angelopoulos’un filmlerinde hep önemli yer tutmuştur. Dünya değiştikçe, usta yönetmenin hayata, siyasete ve tarihe bakışı da değişmiştir. 36 Günleri, Kumpanya ve Megaloxandros filmlerinden oluşan Tarih Üçlemesi ile Brehtyen bir üslupla Yunanistan tarihini ele alır Angelopoulos. Filmlerinde hiçbir zaman sloganvari bir dile yer vermeyen usta yönetmen, Tarih Üçlemesi ile Yunanistan tarihini başka bir gözle anlatır ve izleyiciyi tarihin bilinmeyen yönleri üzerine düşünmeye sevk eder. Kumpanya Angelopoulos Sineması’ndaki Brechtyen alatının en iyi örneğidir. Dönem Sovyetler Birliği’nin dünyada siyasetinde önemli bir figür olduğu, birçok ülkede sol hareketlerin önemli aktörler olarak siyaset sahnesinde yer aldığı, sıradan insanların dünyayı ve hayatı değiştirme gücünü içinde hissettiği bir dönemdir.

Fakat dönem değişir ve gelen yenilgiler büyük bir umutsuzluğu da beraberinde getirir. Yunanistan’da İç Savaş sona ermiş ama sonuçları hayal edilenden bir hayli uzak olmuştur. 1967 yılında yeniden kurulan askeri cunta 1974’e kadar hüküm sürmeye devam etmiştir. Yunanistan’ın kurtuluşuna dair umutlar da giderek sönümlenmeye başlamıştır. Bu umutsuzluk Angelopoluos’u daha bireysel ve karamsar filmler yapmaya yöneltmiştir. Bu dönem ve sonrasında çektiği filmlerde baskın olan duygu yenilgidir. Bunu en açık Kitera’ya Yolculuk filminde görürüz. İç Savaş’tan sonra Sovyetler Birliği’ne kaçan baba Spyros yıllar sonra evine, yurduna döndüğünde ne uğruna mücadele ettiği evi ne ülkesi onu coşku ile beklemektedir. Aksine kendinden sonraki kuşak, Spyros’nun verdiği mücadeleyi anlamsız bulmakta, hatta yaşattığı acılar sebebiyle onu ve onunla birlikte mücadele eden kuşağı suçlamaktadır. Spyrosların devri kapanmış, onlara Yunanistan topraklarında yer kalmamıştır. Kitera’ya Yolculuk ile birlikte Sessizlik Üçlemesi’nin bir parçası olan Puzlu Manzaralar’da ise artık odak kayıp bir kuşak üzerindedir. Almanya’ya gitmek ümidiyle yola koyulan iki küçük çocuğun aradığı yalnızca babaları değil, belki geçmişle kurulacak bir bağ ya da yaşamlarını anlamlı kılacak yeni bir izdir.

90lara gelindiğinde ise artık Sovyetler yıkılmış, uğruna mücadele edilen sosyalizm tarihe karışmıştır. Sovyetlerin yıkılışının ardından başta Balkanlar ve Ortadoğu olmak üzere dinmeyecek savaşlar patlak vermiştir. Büyük bir savaşla başlayan 20. yüzyıl yine savaşlarla sona ermiştir. Bir zamanlar insanlığın daha iyiye, daha güzele olan umudunun simgesi Sovyetler Birliği ise yüzyılın sonunu dahi görememiştir. Angelopoulos büyük oranda tanık olduğu tüm bu olayları ve yaşadığı hayal kırıklığını ise şu sözlerle ifade eder: “Yüzyılın sonu geliyordu ve bu yüzyılda yaşananları düşünmeye başlamıştım. Yüzyıl esas olarak savaşla – Birinci Dünya Savaşı – başlamıştı. Edebiyat, resim ve diğer sanatlarda modernizmin estetik devrimi yaşanıyordu. Ve sinema vardı –  bu sinemanın yüzyılıydı. Ve elbette benim yüzyılım oldu; çocukluğumun, gençliğimin, düşlerimin, aşklarımın, filmlerimin… yüzyılı. Ve bütün bunlardan geriye ne kaldığını görmek, denemek istedim. Öyle bir yüzyıldı ki bir noktasında umut doluydu ve tarihte hiç görmediğimiz değişiklikler yaşandı dünyada. Fakat yüzyıl sona erdiğinde geriye kalan acı bir tat oldu… Ve yüzyıl Saraybosna’da bile, yine savaşla bitti. Sosyalizm düşüncesi gitti, her yere ırkçılık hakim oldu, yeni savaşlar demokrasi adına sürdürüldü.” (Yeni Film dergisi, sayı 8) Yüzyıla dair tüm umutlar, Ulis’in Bakışı’nda Tuna Nehri’nde bir geminin güvertesinde nehir boyunca sürüklenen Lenin heykeli ile birlikte akıp gider. Geride bıraktığı duygular ise yıkım, yersizlik, yurtsuzluk ve sürgündür.

2000’lerin başında da dünya ahvalinin pek parlak olduğunu söylemek güçtür. Afganistan’ın İşgali, Irak Savaşı, Balkanlarda sürekli değişen haritalar, Filistin’de dinmeyen kan ve sayamadığımız daha nicesi… Doğu’da kaşıdıkları yaraların kanından elleri temiz çıkamayacağını bilen batının terör korkusu… Soğuk Savaş bitti diye sevinilirken, terazisi şaşan dünyanın yürekleri dağlayan sıcak mı sıcak savaşların ortasında kalışı… Ve tüm bunlara tanık olan, sorgulamaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen ve her ne kadar bireysel filmlere yönelse de yaşananlara kayıtsız kalamayan usta bir yönetmen! 2000’li yıllarda çektiği Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu filmlerini analiz ederken kaçınılmaz bir şekilde tüm bu olanı biteni hesaba katmak durumundayız. Dediğimiz gibi yüzyılın başında dünyayı değiştirme gücünü ve kuvvetini kendi ellerinde olduğunu hisseden aydınlar, bir sürü yenilginin ardından artık kendilerini etkisiz hissetmeye başlamış, müdahil olamadıkları acılar coğrafyasına öylece bakakalmışlardır. Bu çaresizlik ve umutsuzluk kendilerine ve geçmişe bakışlarını, tüm bunların sonucu olarak filmlerini ve üsluplarını etkilemiştir. Filmlerin analizlerinde bu etkinin izlerini sürmeye çalışacağız.

theodoros-angelopoulos-filmloverss

Ağlayan Çayır – The Weaping Meadow (2004)

“Gardiyan…
Hiç suyum yok…
Hiç sabunum yok…
Hiç kağıdım yok ki çocuklarıma yazayım…
Üniformalar değişti…
Gri giyiyorsun, gardiyan.
Gardiyan, siyah giyiyorsun.
Adım Eleni.
Bir devrimciye yataklıktan buradayım.
Şimdi nereye götürüyorsunuz beni?
Üniformalar değişti.
Almanlar yeşil giyer.
Sen Alman mısın gardiyan?
Aralık 1944’de ben de oradaydım,
İnsanların kurtuluşu kutladıkları o meydanda.
Şimdi nereye götürüyorsunuz beni?
Üniformalar değişti.
Sen İngiliz misin gardiyan?
Kaç para mermi?
Ya kan ne kadar?
Bütün üniformalar aynı gardiyan..
Gardiyan..
Gardiyan..
Sürgündeyim.
Mülteciyim ve her yerden sürüldüm.

Rıhtımda ağlayan üç yaşında bir kız.” Eleni’nin Ağıdı, Ağlayan Çayır

2004 yapımı Ağlayan Çayır filmi bir grup insanın ellerindeki küçük bavulları ile bir nehrin kıyısına doğru ilerleyişi ile açılır. Nehre ulaştıklarında onlara kim olduklarını ve nereden geldiklerini soran bir ses duyulur. Oğlu ve karısı ile birlikte en önde ilerleyen baba Spyros, Yunanlı olduklarını ve Odesa’dan geldiklerini söyler. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Kızıl Ordu’nun Odessa’ya doğru ilerlemeye başlaması ile birlikte, Odessa’da yaşayan Yunanlar evleri bildikleri şehri terk etmek zorunda kalmış ve Yunanistan’a gelmişlerdir. Spyros ailesinin yanında üç yaşlarında bir de kız çocuğu vardır. Kızı karmaşa içinde annesinin cesedine sarılıp ağlarken bulmuşlardır. Filmin açılış yazıları akarken arka fonda o dönemde Yunanistan’a göçen, sürgün edilen ailelerin fotoğraflarını görürüz. Filmin ana temasının sürgün olduğunu söyleyebiliriz.

Ağlayan Çayır, 1919 Spyros ve ailesinin Yunanistan’a vardığı 1919 yılı ile İç Savaş’ın son bulduğu 1949’a kadar olan dönemde yaşanan tarihsel olayları Eleni ve Alexis’in aşk hikayesi üzerinden anlatır. Spyros’un oğlu Alexis ve onlarla birlikte Yunanistan’a gelen Eleni küçük yaştan itibaren birbirlerini sevmektedirler. Eleni çok küçük yaşta hamile kalır, fakat doğurduğu ikiz çocuklar kimseye duyurulmadan varlıklı bir aileye evlatlık verilir. Karısının ölümünün ardından, baba Spyros’nun Eleni ile evlenmeye çalışması Alexis ve Eleni için yeni bir sürgünün başlangıcı olur. Onların hikayesi ile birlikte biz de yalnızca onların değil, farklı coğraflayalardan Yunanistan’a göçmüş Rumların yaşadığı yoksulluğa tanıklık ederiz. Eleni ve Alexis’e yardım eden kemancı Nikos da 1922 yangının ardından Anadolu’dan göç etmiştir örneğin. Eleni ve Alexis bir yandan Spyros’dan kaçmaya, bir yandan sığınacakları bir yer bulmaya, bir yandan da ikiz oğulları Yannis ve Yorgos’nun izlerini sürmeye çalışırlar. Ellerinde Alexis’in müziğe olan yeteneği dışında hiçbir şeyleri yoktur. Bu yetenek ise önce Amerika hayalleri ile Alexis ve Eleni’yi ayıracak, daha sonra Amerikan düşü büyük bir kabusa dönüşecektir.

Film, çeşitli imgelerle Yunanistan’ın uğradığı işgallere, kemancı Nikos üzerinden ise Halk Cephesi’nin işgallere karşı verdiği mücadeleye değinir. Fakat bu olayların filmde önemli bir ağırlığı yoktur. Tarihsel bir anlatıdan ziyade Alexis ve Eleni’nin hikayesini trajikleştiren ögeler olarak yer alırlar. Fakat Eleni esas trajedi ile bir gerillayı evinde bulundurduğu gerekçesi ile hapse atıldıktan sonra karşılaşacaktır. Alexis, Eleni ve çocuklarını Amerikan vatandaşlığına aldırmak için orduya yazılmış fakat 2. Dünya Savaşı sırasında hiç bilmediği topraklarda hayatını yitirmiştir. Biri partizanlar arasında, diğeri orduda bulunan iki oğlu Yannis ve Yorgos aynı çatışmada hayatlarını kaybetmiştir. Film, yine İç Savaş’ı konusunu ele alan 1975 yapımı Kumpanya filminin aksine bu ölümleri oldukça kişisel düzeyde irdeler. Olay yalnızca trajik bir öge olarak değerlidir. İç Savaş’a ya da savaşta çatışan taraflara dair herhangi bir detaya yer verilmez. Yannis ve Yorgos üzerinden iki taraf eşlenir ve “kardeşi kardeşe kırdırdılar”ın ötesinde bir analize yer verilmez. İç Savaş sırasında verilen mücadele de tüm anlamını yitirir. Bu nedenle, Kumpanya ile Ağlayan Çayır filmleri arasında, Angelopoulos’un tarihe bakış ve onu işleyişi açısından oldukça büyük bir kırılma yaşadığını söyleyebiliriz.

Film, yalnızca İç Savaş konusunda değil genel olarak ele aldığı dönem ve hikaye bakımından da Kumpanya filmine yakındır. Fakat bu iki filmi ayıran en önemli özellik biçimdir. Kumpanya filmi, gezgin bir grup oyuncu üzerinden Yunanistan’ın önemli bir dönemini resmi anlatının dışına çıkarak, Brechtyen bir üslupla anlatır. İmgeler oldukça önemlidir ve filmi tam anlamıyla kavrayabilmek için Yunan mitolojisini, Modern Yunan tarihini bilmek gerekir. İzleyici sözü edilen dönemde yaşananlara dair bir kez daha durup düşünmek zorunda hisseder kendini. Ayrıca filmde hiçbir karakter ön plana çıkmaz. Tüm oyuncular kameraya dönerek kendi hikayelerini anlatır. Yakın plan çekimleri neredeyse hiç yoktur. Bu hikayenin kişisel bir hikaye değil, bir halkın tanıklık ettiği toplumsal bir olay olduğunun altını çizmek için bilinçli bir şekilde yapılmıştır. İzleyici bir noktadan sonra taraf tutmasa bile resmi anlatıyı sorgularken bulur kendini. Ağlayan Çayır’da ise bu tutum tamamiyle değişmiş yaşanılanlar oldukça kişisel bir hikayeye dönüşmüştür. Tarihsel olaylar Eleni ile Alexis’in hikayesinin arka fonu olarak kalmıştır. Olaylar kronolojik bir biçimde sıralanmış ve bir tragedya olarak aktarılmıştır. Yabancılaştırma efektlerine hiç yer verilmemiş, seyirci katılımcı değil yalnızca izleyici olarak konumlandırılmıştır. Bu açıdan Angelopoulos Brecthyen üsluptan uzaklaşmış Aristotelesçi bir yaklaşımı benimsemiştir.

Angelopoulos biçim değişikliği kendisine sorulduğunda, değişimi şöyle açıklar: “Evet sinemaya ilk başladığım yıllarda Brechtçi bir şekilde hareket ettim. Oyuncularımı da bu bakış açısına uygun şekilde yönlendirdim. Sonra Aristoteles’e döndüm ve onun trajedisini, trajik bakışını benimsedim. Trajik bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Toplumlar ahlaki bir değer kaybı içinde. İnsanlar kayıp, tutunacak bir şeyler arıyorlar. İyi ile kötü arasındaki dengeyi de kaybettik.” (Yeni Film, Sayı 9) Bu açıklamadan Angelopoulos’un izleyiciye alan açan, izleyicinin filmle birlikte çeşitli konular üzerine yeniden düşünmesini ve tavır almasını sağlayan Brectyen üsluptan vazgeçerek, izleyiciyi pasifize eden ve filmdeki karakterlerle özdeşlerek katarsis yaşamasına sebep olan Aristotelesçi üslubu benimsediğini rahatlıkla görebiliyoruz. Bu değişimin temel sebeplerinden biri dünyada değişen siyasi atmosfer ile birlikte insanların siyasi ve toplumsal alanda söz sahibi özneler olduğu inancının yavaş yavaş yok olması sonucu pasifize olmasıdır. Ne yazık ki engin bilgi birikimi, her daim sorgulayan zihni ile usta yönetmen Angelopoulos da umutsuzluğun getirdiği bu pasifizasyondan etkilenmiştir. Algısındaki bu değişimi bir sonraki filmi Zamanın Tozu’nda da görmek mümkündür. Fakat devamını getirmeye fırsat bulamasa bile Zamanın Tozu’nda küçük Eleni üzerinden, Anagelopoulos’un izinden yürüyen genç kuşakları tamamen bir karanlığa terk etmek yerine,belli belirsiz de olsa yeni bir yola işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Zamanın Tozu 2 - Filmloverss

Zamanın Tozu – The Dust of Time (2008)

“Yürüdükçe biz kalabalığın ve gürültünün ortasından

Meleğin sessizliğiydi başımızı derde sokan

İndirdi kanatlarını, dokunmak için toprağa ve çamura

‘Tek ütopyam üçüncü kanattır’ diye haykırdı sonra”.

Theo Angelopoulos

1974 yılının ilk saniyelerinde, Sovyetler Birliği’nden ayrılıp Avusturya sınırını geçen Jacop, Angelopoulos’un bu şiirini okuyor Eleni’ye  ve Sibirya’da ardlarında bıraktıkları Anna’yı anımsatıyor. Yeni Angelopoulos’un filmde şiirini adadığı Anna Ahmetova’yı. Yeni Film dergisine (sayı 19) verdiği röportajında da söz ediyor Stalin döneminde oğlu ile birlikte tutuklanan ve şiirleri uzun süre Sovyetler’de yasaklanan Ahmetova’dan. Sadece bu anıştırma bile Angelopoulos’un, Eric Hobsbawm’ın deyişi ile “Kısa 20. Yüzyıl”a, 2000’lerde dönüp yeniden baktığında neyi, nasıl gördüğünü özetler nitelikte.

Zamanın Tozu’nda, epik hikayeler anlatan Angelopoulos yoktur artık. Yine tarihe döner ama bu defa farklı bir yaklaşımla anlatır tarihsel olayları. Yönetmenin kamerası da  alışkın olduğu Yunanistan ve Balkan coğrafyasının dışına Sibirya’ya, oradan da günümüz Avrupasına döner. Daha önceki filmlerde kaçınılmaz bir şekilde kendinden söz ettiren Sovyetler Birliği ilk defa esas öznelerden biri olarak yer alır bu defa filmde, Angelopoulos’un farklı bir gözle geçmişe bakma çabasının nesnesi olur. Burada Stalin imgesi üzerinden tartışılan şey aslında sosyalizm olgusudur. Sosyalizm Kumpanya’da uğruna mücadele edilendir. Kitera’ya Yolculuk filminde ise büyük umutlar beslenip uğruna mücadele edilen fakat yenilgi ile sonuçlanan bu yüzden de hayal kırıklığına yol açan bir olgudur. Zamanın Tozu’nda ise bu olgu Yunanistan özelinde tartışılmaktan çıkmış daha genel bir tartışma başlığı haline gelmiştir. Zamanın Tozu’nun bir sosyalizm karşıtlığı ya da savunusu yaptığını söylemek güçtür. Ama sosyalizm artık yalnızca umudun değil, yaşanan acıların da simgesi haline gelmiştir. Eleni’nin 20. Kongre’nin ardından Stalin figürünün tarihe karışmaya başlaması ile “Mutluluktan ağlıyorum, sonra da üzüntüden” deyişi belki de bu yüzdendir.

Angelopolus belki hiçbir zaman kendini sosyalist olarak tanımlamamıştır ama bir zamanlar ülkesindeki sosyalizm mücadelesinin onun dünya görüşüne bir şeyler kattığı muhakkak. Zamanın Tozu’nun yönetmeni Angelopoulos’un ise artık ne içinde yaşadığı düzenden ne de sosyalizm fikrinden bekleyecek bir şeyi kalmıştır. Bu yüzden filmde pek çok noktada karşımıza çıkan üçüncü kanat metaforu da, yeni bir yüzyılda insanlığın yeni arayışlarının simgesidir en başta. Bu arayış çok net bir şekilde kuşak meselesi ile de kesişir. Filmde oldukça belirgin bir şekilde üç farklı kuşak görürüz. Bu kuşaklar aslında daha önce de Angelopolus filmlerinde kendilerine önemli roller bulmuş ama ilk kez bu filmde bir araya gelmişlerdir. Spyrosların, Elenilerin kuşağı dünyayı değiştirmenin umudu ile bir şeylere atılmış sonunda başarısız olmuşlardır. Jacop’un dediği gibi “Başka bir dünyanın hayalini kurmuştuk. Her şey nasıl da yitip gitti? Yine de her şey çok farklı başlamıştı. Rüzgar yukarıdan esip gelmişti. Bazılarımız gökleri kuşattığımıza bile inanmıştı ama.” Ama Spyros’un eklediği gibi tarih onları savurup atmıştır. Bu kuşak artık miadını doldurmuştur. Jacop’un ve Eleni’nin ölümü de bunun en net göstergesidir. Artık sahneyi kendilerinden sonra geleceklere teslim etme vakti gelmiştir. Yönetmen A.’nın kuşağı ise mücadele eden bir önceki kuşağın hikayelerini dinlemiş ama bu mücadeleden kendi hayatlarına bir şey kalmadığından olsa gerek kendi bireysel hayatlarında kaybolmuş, geçmiş ile fiziksel bağını sürdürse de anlamsal bağını yitirmiş bir kuşaktır. O yüzden hiçbir yere, hiçbir mücadeleye ait hissedemezler kendilerini. Yersizlik ve yurtsuzluk hissi esas belirleyici olandır.  Bu hissiyatı yönetmen A.’nın dilinden şu sözlerle duyarız “Benim yegane yuvam anlattığım öykülerdi. Başka bir yerde kendimi yabancı gibi hissediyorum, kayıp hissediyorum.” Küçük Eleni’nin kuşağı ise anlamını yitirmiş bir dünyada yaşamak için dahi sebep bulamayan bir kuşağı temsil eder. Geçmişle bağı bir şekilde kopmuş/koparılmış bu kuşak artık kendi anlamını bulmakla yükümlüdür. Kendi anlamını ararken birinci kuşak ile de bağ kurmak zorundadır. Küçük Eleni’nin babannesinin fotoğraflarına ve mektuplarına verdiği önem de buradan gelmektedir. Hatta bundan öte babannenin ve torunun isimlerinin Eleni oluşu bu bağa yapılan en önemli referanstır. Filmin sonunda Spyros ile küçük Eleni’nin birlikteliği de buna işaret eder.

Birinci ve üçüncü kuşak arasında kurulan bağ göz önüne alındığında Angelopoulos’un bu kaşağa dair umutsuz olduğunu söylemek güçtür. Hatta Zamanın Tozu filminin ardından verdiği bir röportajda (Yeni Film Dergisi, sayı 19) bu kuşağı daha fazla anlamaya çalıştığını söyler. Mülteciler meselesinin Avrupa’nın önemli bir sorunu olduğunu ve mülteciler için yalnızca üçüncü kuşağın bir şeyler yapmaya çalıştığı gözlemlediğini söyler. Bu durum onu bir hayli etkilemiştir. Spesifik olarak bu kuşak üzerine bir film yapmak istediğini de belirten Angelopoulos’un ömrü ne yazık ki böyle projenin hayata geçmesine yetmeyecektir. Bunca umutsuzluk içinde, üçüncü kuşağın doğurabileceği yeni umutları anlatamamış da olsa bizlere yenilgiler ve karamsarlıkla mücadelede her daim kullanacağımız bir araç bıraktığını söyeleyebiliriz Angelopoulos’un. O da kuşkusuz sinemadır! Usta yönetmenin de olanca açıklığı ile vurguladığı gibi “çürüyen dünyaya belki de en son direniş formu” olan sinema!

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi