Farklı türlerde filmlere imza atan Tayvanlı yönetmen Ang Lee, hayatını değiştiren ve sinema dünyasındaki duruşunu belirleyen 6 filmi açıkladı. 1992 yılında ilk uzun metraj filmi Pushing Hands ile sinema kariyerine başlayan Lee, Sense and Sensibility, The Ice Storm, Crouching Tiger Hidden Dragon, Hulk, Brokeback Mountain, Taking Woodstock ve Life of Pi gibi filmlerin kamera arkasında gördüğümüz Ang Lee, bu yıl son filmi Billy Lynn’s Long Halftime Walk ile beyazperdeyle buluşacak. “Bunlar benim favorilerim değil, ama hayatımı değiştiren filmlerdir.” diye açıklama yapan başarılı yönetmen Lee, sinema tarihinde birçok kişiyi etkilemiş olan altı filmi seçti.

Ang Lee’nin Hayatını Değiştiren 6 Film!

Bicycle Thieves – 1948

bicycle-thieves-filmloverss

Ben doğal olarak melodrama, komik ve duygusal şeylerde iyiyimdir. Yeteneklerimin nelerde etkili olduğunu biliyordum, fakat bu filmde – tüm İtalyan neorealist filmlerinde – melodramı melodramın ötesine geçen felsefi ve sosyalist bir seviyeye yükseltiyorlar. Bu benim için çok etkili oldu, çok gençken izlediğim tüm filmlerin arasından. Bana çok sert vurdular. Filmler son zamanlarda çok zorlanmadı. İşlerin nasıl yapıldığını biliyorum ve ne yapmaya çalıştıklarına bakamıyorum. Bu profesyonel bir sorun, ancak gençken çoktan içeri girmiştim.

Luigi Bartolini’nin aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Cesare Zavattini’nin yazdığı Bicycle Thieves’in yönetmenliğini ise Vittorio De Sica üstleniyor. İtalyan yeni gerçekçilik akımının simgesi olarak kabul edilen filmde Antonio ile Bruno’yu, Lamberto Maggiorani ile Enzo Stailo canlandırır. II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan yoksulluk atmosferi içinde yaşam mücadelesi veren Antonio Ricci, iki senelik işsizliğinin ardından nihayet iş bulmuştur. İlk iş gününde, işi için gerekli olan bisikleti bir afişi yapıştırdığı sırada çalınır. Hayatını sürdürebilmesi için bu işe, iş için de bisiklete ihtiyacı olan Antonio, polisten yardım ister. Polis, hırsızı kendilerinin bulmalarını söyleyince ise Antonio, 10 yaşındaki oğlu Bruno’yla Roma’yı karış karış gezerek, bisikletini aramaya koyulur.

Late Spring – 1949

late-spring-filmloverss

Çok Asyalı ve açıkçası sanatsal değil. Çok kusursuz, çok yavaş ve bu bir aile tiyatrosu. Bazı yaşam deneyimleriniz olduğunda, hayat bir şekilde hayal kırıklığı yaratıyor – Yasujiro Ozu bunu gerçekten iyi tasvir ediyor. Ne kadar acımasız olduğu için, vurduğunda size nelerin çarptığını bilmiyorum. Tam olarak ne zaman vurulduğunuzu bildiğiniz bir dramatik kurulum gibi değil. O harika bir zanaatkâr. Özellikle performansları sevmiyorum – çok canlı değil – ama filmin güzelliği olarak, kompozisyon ve çerçeveleme çok ölçülü.

1949 Japonya yapımı  Yasujirō Ozu imzalı Late Spring; yazar ve eleştirmen Kazuo Hrotsu’nun B’aba ve Kız’ adlı eserinden Yasujirō Ozu ve onunla uzun zaman birlikte çalışan senarist Kogo Noda tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Filmin başrollerinde ise Ozi’nun 52 filminde rol almış olan Chishu Ryu ve ilk altı filmini Ozu ile yapan Setsuko Hara yer almaktadır. Ozu’nun “Noriko üçlemesi” olarak adlandırılan üçlemesinin ilk filmidir. Diğer iki film ise sırasıyla 1951 yapımı Erken Gelen Yaz ile 1953 yapımı Tokyo Hikayesi’dir. Bu üç filmde de Hara, birbiriyle konu bakımından ilişkili olmayan faklı hikayelerde “Noriko” isimli genç bir kız olarak karşımıza çıkar.

The Birds – 1963

the-birds-filmloverss

Yaşlandıkça Hitchcock’a çok daha fazla teşekkür ettim. Ben daha gençken özlediğim şeyleri görüyorum. Hitchcock’un en sevdiğim filmi ise The Birds. Hayal kırıklığı yaratıyor ve korkutucu. Onu gördüğümde gençtim ve sadece ürkütücü kuşlardı, hepsi bu, ama şimdi yaşlıyım, sapıklık ve kadın cinselliğiyle ilgili bir film olduğunu görebiliyorum. Kuşları gördüğünüz o rahatsız eden an. O kadınlar kızdığında, bir çeşit cinsellik ile ilgili bir rahatsızlık söz konusu. Kuşlar aktif hale geldiği andan itibaren, kadınlarn nasıl hissettikleri ile gerçekten eşleşir; kıskançlık, öfke… Bu çok etkili, dahice!

Gerilimin usta ismi Alfred Hitchcock’un başyapıtlarından biri olan gerçek bir hikayeden esinlenilerek yaratılan The Birds; insanların yaşadığı korkuyu ve gerilimi perdeye başarılı bir şekilde yansıtmış ve böylece kült bir yapım olarak sinema tarihinde kendine yer bulmuştur. Bir sahil kentine saldıran kuşların konu edildiği The Birds için diyebiliriz ki geri planda anlatılan aşk hikayesinde de genel hikaye ile güzel bir paralellik sağlanıyor. Hitchcock Kuzey Kalifoniya’da tatil yaparken gazetede gördüğü bir haberden oldukça etkilenir. Haberde kıyı evlerine doğru saldırıya geçen deniz kuşlarından bahsedilmektedir. Bu olay ile Daphne du Maurier’in kısa bir öyküsü yönetmenin kafasında birleşince, Kuşlar filminin temelleri de atılmış olur.

Persona – 1966

persona-filmloverss

Persona benim favorilerimden biri. Ingmar Bergman’ın filmlerini ilk izlediğimde 14 yaşımdaki halimden farklı olarak bir sanat filmi izlediğimin farkındaydım. Muhtemelen 18 yaşındaydım ve Sanat Akademisi’ndeydim. Bir film kulübüne dahildim. Bu hayatımı değiştiren bir deneyimdi. Gerçekten beni çok fazla etkiledi; nasıl olur da ‘Tanrı Nerede?’ sorusunu böyle güzel bir şekilde nasıl sorabilir? Çarpıcı bir deneyimdi!

Sinemanın gelmiş geçmiş en farklı yönetmenlerinden biri olan Ingmar Bergman’ın en önemli yapımlarından Persona’sı adını aslında Carl Gustav Jung’ın analitik kuramında yer alan kişini arketiplerinden alır. Persona, Jung’ın kuramına göre kişinin taktığı maskeyi, insanın toplum içinde aldığı rolü tanımlar. Film benliğin çözülmesini, sessizliğin gücünden ve büyüsünden yararlanarak izleyiciye yansıtmayı başarıyor. Şiirsel bir anlatıyla bizi buluşturan Bergman, hikayesinin ana karakteri Elisabeth Vogler’i odak noktası olarak aldığı filmde narsizm kavramını da irdelemeyi ihmal etmez. Beyazperdede oldukça etkileyici bir psikanaliz yapan Bergman’ın bu filminde Bibi Andersson ile Liv Ullmann başrolde yer alıyor

2001: A Space Odyssey – 1968

2001-a-space-odyssey-filmloverss

Stanley Kubrick’in filmlerinden hoşlanıyorum. 2001: Space Odyssey benim favorilerimden biridir. Onun fikirleri saf bir görsel şölen! Star Wars gibi birçok şey onu etkilemişti. Bu filmde çalışmasının yoğunluğu – bunu izlerken gerçekten hissettiğim bir şey. Belki 13 ya da 14 yaşındaydım izlediğimde; neden bu filmi izlediğimi hatırlamıyorum. Böyle bir sanat filmini izlemek için çok erkendi. Çin filmlerini ve Hollywood filmlerini izleyerek büyüdüm. Onu izlediğimde şaşkına dönmüştüm; anlamadım, ama büyülenmiştim. Çok sıra dışı ve sanatsal bir şey izlediğimi biliyordum. Tekrar izledim ve hala ne olduğunu bilmiyordum. Bu önemli değil. Bu sinemacının bir hikaye anlatmaktan daha fazlasını yaptığının farkındaydım.

Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke’ın kısa öyküsünden esinlenilen senaryosu, Clarke ve Stanley Kubrick tarafından yazılan 2001: A Space Odyssey’in önetmenliğini de Kubrick üstlenir. Vizyona girdiği yılda çok fazla eleştirilmesine rağmen, öncü görsel efektleri, bilimsel öngörüleri ve alışagelmiş anlatım tekniklerinin yerine sessizlik ve minimum düzeyde tuttuğu diyaloglarıyla kendi kategorisinin kuşkusuz en önemli filmlerinden biridir.  2001: A Space Odyssey, aslında bir insanlık tarihi hikayesi! Kubrick, filmi 4 ana bölümde anlatır; İnsanlığın Şafağı, TMA1, Jüpiter Görevi, Sonsuzluğun Ötesi. Zamansal atlama kurgusuyla anlatılan hikaye; insanın bilincinin gelişimini, kendi gücünü tanımasını ve rekabet bilincinin işlenmesini, bilmeye duyulan isteği evrim teorisinin öğretilerine göndermeler yapılarak işler. Henüz Dünya’nın uzaydan nasıl göründüğü bilinmiyorken bile Kubrick’in daha sonrasında gerçekleşecek olan öngörüleri ve insanlık tarihi hakkındaki çıkarımları, 2001: A Space Odyssey ‘i diğer bilim kurgu filmlerden ayırıp başka bir yere koymamıza yeter de artar bile…

Roma – 1972

roma-filmloverss

En sevdiğim filmler neden onları sevdiğimi bilmediğim filmler, onlara bağlıyım ve onları analiz etmek istemiyorum. Roma, oldukça hicivlidir, ancak ilham verici, mistiktir de; bilinçaltınıza çarpan bir şeydir ve bunun için hiçbir söz edemezsiniz. Gerçekten Fellini’ye hayranım. La strada (1954) gibi daha önceki çalışmalarıyla bile bebek gibi ağladım. Bunlar sanatsal olarak mükemmel olan göz yaşartıcılarıdır.

Rüyaların, tutkuların, anıların yönetmeni olarak tasvir edilen Federico Fellini, Roma ile İtalya’nın en sinematografik kentine yakından bakıyor ve kendi Roma’sını anlatıyor. Yarı-otobiyografik, yarı düşsel Roma, Fellini’nin Rimini’den Roma’ya taşındığı dönemde yaşadıklarından esinleniyor. Peter Gonzales’in yönetmeni canlandırdığı filmde Marcello Mastroianni, Alberto Sordi ve Gore Vidal gibi isimler yer alıyor, ama aslında filmin başrolünde ‘Roma’ yer alıyor. İçinde yaşayan insanlarla hayat bulan, rengarenk şehir Roma; belki de Fellini’nin çılgın ve melankolik bilinçaltına en yakın olan yerdir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi