Çağdaş Polonya Sineması’nın hiç kuşkusuz en önemli kurucularından biri olan Andrzej Wajda; 1929’da, Avrupa tarihi açısından en kırılgan dönemlerden birinde doğmuş. Ayrıca gençliğe adım attığı yıllarda patlak veren İkinci Dünya Savaşı’na bizzat tanık olmanın ötesinde direniş tugaylarına katılarak yıllarca savaş da vermiş biri. Hatta babasını, bu savaştaki büyük bir katliamda kaybetmiş. Savaş sona erdikten sonra resme ilgi duyan yönetmen, Krakow Güzel Sanatler Enstitüsü’nde bu alanda eğitim gördükten sonra sinema tarihinin en ünlü okullarında biri olan Lodz Yüksek Sinema Okulu’na girmiş.

Sovyetler’de temel anlayış olarak güdülen biçimci ve toplumsal gerçekçi sinemaya karşı çıkarak tamamen farklı bir sinema diliyle yola çıkan Wajda, henüz 1950’lerde ortaya koyduğu olağanüstü filmleriyle Polonya dışında en çok tanınan yönetmenlerden biri oldu. Yaklaşık olarak 1960’ların ortalarına dek çektiği tarihi filmlerle sinemaya yaklaşımını daha çok teknik açıdan tanımlayan yönetmenin gerçek anlamda yeteneğinin sınırlarına ulaştığı yapımlarıysa, yeni dalga hareketlerinden oldukça etkilendiği muhalif yapımları olmuştu. Özellikle 50 sonrası dönemde sıklıkla yaşamaya başladığı sansür, bir yerden sonra yönetmenin sinemasındaki temel şekillendiricilerden birine dahi dönüşmüştür. Çünkü Wajda, birçok söyleşisinde de uzun uzadıya anlattığı şekliyle, sürekli olarak sinemasını, sansürü aşarak topluma ulaşması gereken bir araç olarak görüyordu. Bu yüzden de ne filmin tümden yasaklanmasını ne de iktidarın istediği tarzda filmler çekmekten yanaydı. Sonundaysa bu ikilem, yönetmenin imge ve metafor kullanımı konusunda ustalaşmasını sağladı. Öyle ki sansürden geçen filmleri aslında olabilecek en sert sistem eleştirilerini yapıyordu. Ama bunu doğrudan değil de dolaylı olarak yaptığı için sansür kurulunun dikkatinde kaçmayı başarıyordu. Peki neydi Wajda’nın böylesine sansürle mücadele edecek derecede halka söylemek istediği?

Andrzej Wajda, gençliğinde faşizmle doğrudan savaşmış bir olarak özgürlüğün değerini çok iyi biliyordu. Bu özgürlük mücadelesindeyse gerçek anlamda tüm yüreğiyle savunduğu bir fikir vardı, o da sosyalizm. Andrzej Wajda gerçekten de birçok açıdan idealist biridir. Filmlerinde sistemi acımasızca eleştirir. Ama eleştirdiği aslında sosyalizm değildir. O, bu sistemi bürokrasiyle işlemez kılan, egolarıyla onu mahveden, bir tür silaha dönüştüren, her türlü iktidara ve güç odağına karşıydı. 1981’de Sovyet güdümlü iktidarın sıkı yönetim ilan edip tüm muhalifleri topladığı yıl Wajda, ilkini 1977’de çektiği ve saf bir bürokrasi eleştirisi olan Mermer Adam’ın devamı olarak Demir Adam’ı çekmişti. Film, elbette ki yasaklandı ama filmin afişi hemen hemen tüm ülkeyi dolaşmıştı. Öyle ki insanlar aslında filmi izlemeden afişe bakarak ne anlattığını hemen anlıyorlardı. Çünkü gördükleri devasa bir metal cıvata ile gözleri bağlanmış bir adamdı.

Polonya tarihindeki karanlık bir leke olan sıkı yönetim döneminde yönetmen devletle ilişki içinde olabilecek tüm resmi görevlerinden istifa etti ve Paris’e yerleşti. 1986’da Sovyetler Birliği’nde reform çalışmalarının başlayıp göreceli bir özgürlük ortamı oluşmaya başladığında yeniden ülkesine dönen Andrzej Wajda, artık karşısında bambaşka güçlerin olduğunu gördü. 1989’da baskıcı rejimin yıkılmasının ardından siyasete atılan yönetmen bir süre senatörlük görevi üstlendi. Çünkü sineması için de başlıca itki olan ideallerinin gerçekleşmesi için gerekli özgür ortam vardı. Ama yine de bu umutları çok sürmedi. Wajda’nın karşısında, artık işlemeyen bir sosyalizm yerine kapitalizm vardı.

İdeallerinin peşinde geçen onlarca yıl boyunca Wajda’nın en temel sığınağı hep sinema oldu. Sadece halka anlatmak istedikleri değil aynı zamanda bir sanatçı olarak yaşadığı her şey onu ve sinemasını yeniden ve yeniden yaratmıştır. O yüzden Wajda için bir toplumsal gerçekçi diyemeyiz. O, olabilecek en kişisel filmleri, tamamen zıt bir şekilde olabilecek en absürt komedileri çekmeyi bir olumsuzluk olarak görmedi. Sinema onun için bir söylem gücüydü ve bu güç, mümkün olan her yolla kendini dışa vurabiliyordu ki, vurabilmeliydi de…

1950’de çektiği bir kısa filmle sinema kariyerine başlayan usta yönetmen 2000’de yani tam olarak 71 yaşında Oscar Onur Ödülü’nü kazandı. Ödülü aldıktan sonra söylediği ilk şey ise şu oldu: “Umarım bunu bir vedalaşma olarak görmüyorsunuzdur. Sen artık yapacağını yaptın, al sana ömür boyu başarı ödülü demiyorsunuzdur. Çünkü daha yapacaklarım var…”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi