Oyuncuların, kariyerlerinin ilerleyen dönemlerinde yönetmenliğe soyunması alışık olduğumuz, hatta kimi zamanlarda beklediğimiz bir durum olabiliyor. Çeşitli başarılı yapımlarda boy göstermiş isimlerin bir süre sonra kameranın arkasına geçmeyi istemesi de olabildiğince normal karşılanıyor elbette. Andrea Arnold’un oyunculuk kariyerinden yönetmenliğe geçişi ise bu duruma alışık olduğumuz şekilden farklılık katıyor diyebiliriz. 80’lerde bir sabah kuşağı komedi dizisiyle ilk defa ekranlarda boy gösteren Arnold, hatırı sayılır bir süre bunu devam ettirdikten sonra biraz inzivaya çekildi. 90’ların sonunda kısa filmlerini çeken ve 2000’ler ile uzun metraj filmlerini de hazırlamaya başlayan Andrea Arnold, dönemimizin hak ettiğini bulamamış yönetmenlerinden bir tanesi. Her filmiyle kendini geliştirmesi bir yana, sinemasal anlamda kimliğini inşa etmeye başlaması da işini iyi bildiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Biçimsel açıdan tipik bir bağımsız sinemacı olarak dursa da, filmlerindeki ufak dokunuşlar ve tercihler onu farklı kılmaya yetiyor. İlk filmiyle dikkatleri çekmeyi başaran Arnold, şimdiye kadar dört uzun metraj film çekti. Bunlardan üçü onun dünya sinemasına açılışını ve kendisini farklı türlerde de deneme sürecini oluşturuyor. Red Road ile başlayan bu yolculuk, son olarak American Honey ile devam ediyor. Filmlerinde genellikle kadın kahramanlara yer veren Arnold, kadınların ikilemleri ve duygusal yoğunluğunu güçlü bir özelliğe dönüştürerek takdiri hak eden bir iş ortaya koyuyor. Onun kadınları, iç dünyalarını dışarıya açmayı sevmiyorlar, ketumlar ve güçlü karakterlere sahipler. Güçlerini keşfediş sürecine şahitlik ettiğimiz zamanlarda da etkileyici kararlar alabilen bu kadınlar, Arnold’ın senaryolarının vazgeçilmesi ve en güçlü unsurları. Yalnızca bir sıkıntı üzerine değil, hayatın genel sıkıntılarıyla boğuşan bu sıradan kadınların ikilemleri ve çözüm arayışları Arnold’ın yönetimsel refleksleri ve hikayeciliğiyle iyi bir uyum yakalıyor. Sinemasına değer katmayı isteyen çoğu sinemacı gibi, oyuncularından verim almasını da, filmin kendisiyle onlara değer katmasını da biliyor.

Öte yandan, filmlerinin üslup ve biçim olarak çeşitlilik kazanması gerektiğini de kabul etmek gerekiyor. Elindeki malzemeyi çok iyi şekillendiren Arnold, başka alanlarda da aynı esnekliği ve üretkenliği gösterebilecek potansiyele sahip. Yalnızca hikaye ve senaryo ölçüsünde değil, prodüksiyon anlamında ve kurgu sırasında yeni bir tercih yaparak bu çeşitliliğe iyi bir adım atma şansı var. Yine de, halihazırda filmleri heyecan uyandırmaya devam ediyor. Bu nitelikte senaryolar yazmaya devam ettiği sürece, yönetmen olarak kamera arkasında da kendisini aşağı çeken hamleler yapacakmış izlenimi vermiyor. Bu yılın en konuşulan ve merak edilen filmlerinden olan American Honey ile yeniden gündem olan Andrea Arnold’ın filmografisindeki filmleri tek tek inceleyelim istedik.

Red Road (2006)

red-road-2006-filmloverss

Dünya sahnesine 2006 yapımı ilk filmi Red Road ile açılan Andrea Arnold, güçlü bir giriş yaparak kendini gösterme fırsatı buldu. Red Road öncelikle güçlü senaryosuyla dikkat çekiyordu. Çekimlerin büyük kısmını el kamerasıyla gerçekleştiren Arnold, banliyölerde geçen hikayelerinin ilkini George Orwell’ın 1984 kitabından etkiler taşıyan bir 21. yüzyıl draması ile anlatmaya başladı. Hikayesinin doğal akışını bozmadan ve düğüm noktalarının kendilerini ifade etmesine zaman tanıyan bir anlatıma sahip olması, filmin çözüm noktasının etkileyiciliğini ve değerini arttırıyor. Son yıllarda Prometheus, Filth ve The VVitch gibi yapımlarda izleme şansı bulduğumuz Kate Dickie’nin başrolünü üstlendiği Red Road, oyuncunun performansıyla yükselen bir grafiğe sahip oluyor. Kate Dickie’nin ilk uzun metraj filmi olan Red Road, kendisine pek çok En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandırdı. Aynı şekilde 59. Cannes Film Festivali’nde de Altın Palmiye için yarışıp Jüri Büyük Ödülü ile dönen Red Road, Andrea Arnold için de başarılı bir kariyer vadediyordu.

Dickie’nin hayat verdiği Jackie, şehrin sokaklardaki güvenlik kameralarını inceleyen güvenlik biriminde gözetim memuru olarak çalışan yalnız bir kadındır. Yakın zamanda yaşadığı bir kaybın travmasını ve güvensizliğini sokaktaki insanlara ekran karşısından bakarak saklamaya çalışır, zaman içerisinde gittikçe içine kapanmıştır. Erkek arkadaşına karşı gösterdiği sert tavırlar ve memnuniyetsizlik, içine gömdüğü bu kaybının birer yansıması olarak görülebilir. Ancak öyle ki, Arnold senaryosunu şekillendirirken Jackie’nin iç dünyasının gizemini korumaya oldukça özen göstererek, yalnızca onun izin verdiği kadar yakınlık kurmamıza ve anlamamıza olanak sağlıyor. Jackie bu cevapların yolunu açmadığı sürece onun peşinden giden kamera ile güçlü mü yoksa kırılgan mı olduğunu anlayamadığımız bir kadını takip edebiliyoruz ancak. Bir gün güvenlik kameralarından gözetim sağladığı sırada ekranda gördüğü bir adamı tanımasıyla Jackie birden değişiyor ve güvenli bölgesinden çıkmaya karar vererek sürekli risk almaya başlıyor. Bir daha görmeyeceğini düşündüğü bu adamın, hapisten yeni çıktığını öğreniyoruz ve Jackie ile birlikte başını bir daha belaya sokup içeri girmesini umut ediyoruz.

Bu noktadan sonra Andrea Arnold, Jackie’nin duygusal yapısının ve muhakeme yeteneğinin ne denli dengesizleştiğini ve yalnızlığının onu nasıl çaresiz bıraktığını oldukça başarılı bir şekilde anlatıyor. Müzik ve doğal ses kullanımını net biçimde ayırarak meydana gelen olaylar arasında kaybolmamıza izin vermiyor. Ayrımlarını iyi biçimde belirtmesi, Jackie’nin amacını açık etmeyerek filmin akıcılığını sarsmıyor. Gerçekçi bakış açısı, filme ilerleyebileceği abartısız bir yol açıyor ve Arnold bu yolda ilerlerken Jackie’nin duygusal ve mantıksal evrelerini anlaşılır bir dille aktarma şansı buluyor. Yalnızlığın Jackie üzerinde yarattığı zayıflığı ve daha ileri gittikçe cüretkarlaşan karakterini özenli gerekçeler sunarak anlatıyor. Jackie’nin doldurması gereken bir boşluğu olduğunu açık ediyor ama, bunun ne açıdan ve kim tarafından doldurulabileceğini asla dile getirmiyor. Yapboz parçalarını bir araya getirene dek, Stockholm sendromu belirtileri gösteren Jackie’nin kapalı iç dünyası filmin en değerli zenginliği haline geliyor.

Senaryo yazmaktaki yeteneğini bu şekilde sert ve derin bir şekilde ortaya koyan Andrea Arnold, ilk filmiyle kesinlikle dikkate değer ve etkileyici bir bağımsız yapım ortaya koymasını biliyor.

Fish Tank (2009)

fish-tank-2009-filmloverss

Andrea Arnold’un ikinci filmi Fish Tank, kendisine hatırı sayılır bir ün getiren filmi oldu. Başrollerinde Katie Jarvis ve kariyerinin henüz başındaki Michael Fassbender’in bulunduğu film, 15 yaşındaki Mia’nın kendi yaşamı için kurduğu hayallere, arzulara ve yaşadığı hayata odaklanıyor. Arnold’un banliyölerde anlattığı hikayeleri Fish Tank ile devam ediyor ve bu sefer yine çarpıcı bir kadın baş karakter tanıma fırsatı buluyoruz. Okuldan atılmış ve yaşıtlarıyla anlaşamayan Mia, annesiyle ve mutsuzluğuyla baş başa kalmış bir genç kızdır. Tıpkı Red Road’daki Jackie gibi, güçlü mü yoksa kırılgan mı olduğuna dair ipucu vermez. Peşinden gitmek istediği arzuları olan ama sürekli şikayet eden bir ergen olarak çıkar karşımıza. Ancak, annesinin yeni erkek arkadaşı Conor’la aniden tanışmasıyla bütün dünyası değişir.

Andrea Arnold, dünyaya umutsuz bakan ve yalnızca günlerini geçiren bir genç kızın zihnine girmeye çalışıyor ve onun başarı çabalarına yakından bakma gayretinde bulunuyor. Fish Tank aslında bir büyüme hikayesi olarak karşımıza çıkıyor bu açıdan bakınca. Mia’nın karmaşık geçen zamanlarını, içinde yaşadığı akvaryumu keşfederek anlatmayı tercih ediyor. Mia’nın çevresiyle iletişimi, yürüdüğü sokaklar, rahatsız olduğu durumlar ve kendisine yarattığı güvenli bölgesi çerçevesinde çabalayışına şahit oluyoruz. İyi bir dansçı olmak isteyip bu konuda sık sık çalışarak, kendisini ispat etmeye çalışıyor. Yaşadığı dünyada kimseye güveni olmayan bu genç kızın en yakın ilişkisi birbirlerine olan sevgilerini bile dile getiremedikleri kız kardeşi ile kurulmuş durumda. Arnold’un kamerası Mia’nın dünyasını resmederken bir süreden sonra ev içine çok daha fazla harcamaya başlıyor. Bir anda mutfakta belirmesiyle tanıştığı annesinin erkek arkadaşının çevrede ve çoğunlukla evin içinde olması Mia için değişik bir güven ortamı kuruyor. Kabul görmek için elinden geleni yapan bu kız için baba figürünün önemi ilk başta akla gelse de, Conor’un varlığıyla gözle görülür hale geliyor. Mia’nın annesine karşı duyduğu nefreti artık kıskançlıkla beslemesi, bir çeşit yarışa girmesine sebep oluyor.

Andrea Arnold, yalnızlığı bu defa çok daha başka bir boyuttan işlemeyi tercih ediyor. Mia’nın yalnızlığının ona yaptırdıkları, hayatından değişikliklere sebep olacak kararlardan ziyade bütün hayatını şekillendirecek kararlar haline geliyor. Belki de bu şekilde bütün yaşamın kırılma noktasını 15 yaşına dayandırıyor yönetmen. Yetişkin olmak zorunda olan bir çocuğun muhakeme yeteneğini sorgulamasa da, sonuçlarını göstermekten çekinmiyor. Conor’un Mia için olan öneminin açığa çıkmasının ardından meydana gelen sonuçlar ve akabinde Mia’nın hırsla katarsis anını kovalaması, vicdanıyla hırsı arasında kalan bu yalnız kızın yaşadığı korku anları Arnold’un kamerasından oldukça net biçimde görülüyor. Gerek duygularının çözüldüğü anların, gerekse Mia’nın hırsla hareket ettiği sahnelerin anlatımını sabırla gerçekleştiriyor. Mia’nın attığı her adımı, katettiği her yolu gözlememize izin veriyor ki, bu da karakterle olan bağımızı fazlasıyla güçlendiriyor.

El kamerasını çoğunlukla kullanan Arnold, başarılı planlar yakalamayı asla ihmal etmiyor. Özellikle renk kullanımındaki başarısı ve Mia’nın dans tutkusuyla paralel olarak filmi beslediği müziklerle atmosfer oluşturmakta başarılı adımlar atıyor. Andrea Arnold’a Cannes Film Festivali’nden yine Jüri Büyük Ödülü kazandıran Fish Tank, benzer konuya sahip birçok filmin deneyip de erişemediği bir derinlik sağlıyor karakterlerine. Adım adım işlediği senaryosuyla ikinci filminde kendi seviyesini iyice belli eden Arnold, son yılların en başarılı büyüme hikayelerinden birine imza atıyor.

Wuthering Heights (2011)

wuthering-heights-2011-filmloverss

Andrea Arnold’ın üçüncü uzun metraj filmi Wuthering Heights, yönetmenin ortaya koyduğu en farklı iş olabilir. Emily Brontë’nin kaleminden çıkan romantik bir İngiliz klasiği olan eser, Arnold’un modernist üslubu ile birlikte türler arası bir konuma oturuyor. Şehirler, gözetlemeler ve ötekileştirilenlerin sıkıntılarından uzakta, Sanayi Devrimi öncesi İngiltere’sinin taşrasında geçen çalkantılı bir aşk hikayesini konu alıyor Wuthering Heights. Edebi olarak İngiliz Edebiyatı’nın en değerli eserlerinden sayılan bu romanın şimdiye kadar pek çok uyarlaması yapıldı. En son Tom Hardy’nin başrolünü üstlendiği bir mini dizi televizyonda, ondan önce de Ralph Fiennes ve Juliette Binoche’un başrolünü üstlendiği yapım beyazperdede yerini almıştı. Arnold’ın kendi senaryolaştırdığı bu yeniden çekimin sinemasal olarak da, edebi olarak da durduğu nokta daha farklı diyebiliriz. Bunda, Arnold’un artık karakteristikleşmeye başlayan tercihlerinin büyük payı var. Bir dönem filmine göre, sinematografik açıdan modernist tercihlerle yaklaşması başta filmin bütünlüğü içerisinde tutarsızlıklara sebep olabiliyor. Süre ilerledikçe bu aksaklıklar belli bir ritmle göz önüne geldiğinde ise normalleşmeye başlıyor. Yine de orijinal hikayenin gittikçe zayıflayan ve etkileyiciliğini kaybeden bir hale dönüşmesiyle film bazı noktalarda düşebiliyor. Andrea Arnold için bu filmin riskli bir hamle olduğunu ama bir yönetmen olarak kendisine çeşitlilik katmayı hedeflediği için bu yönde bir tercih yaptığını düşünüyorum. Wuthering Heights da, eksikleri olsa da kötü bir film olarak karşımıza çıkmıyor, farklılığıyla dikkat çekiyor ama yer yer yadırganabiliyor.

Yine aynı yıl Cary Fukunaga’nın başrollerinde Mia Wasikowska ve Michael Fassbender’ın yer aldığı Jane Eyre uyarlamasında da, Arnold’ın Wuthering Hrights için denediği yöntemleri görebilmek yer yer mümkün olabiliyor. Filmin açılış sahnesini düğüm noktalarından birinden seçmek ve o noktaya gelene kadar anlatılan hikayeyi bir flashbackmiş gibi senaryoya yerleştirmek, filmin temposunu ayarlamak için önemli bir avantaj kazandırıyor. Bununla birlikte finale doğru ilerlerken de senaryoyu güçlendirecek birçok elementi kullanmanın yolunu açıyor. Bu filminde daha önce olduğu gibi güçlü oyunculuklar göremesek de, hikayenin suskunluğu ve yüzeysel diyalogları ihtiyaç duyulan riyakar altyapıyı destekliyor ve hikaye akışının kötü bir hal almasını engelliyor. Klasik bir metnin, modernist bir bağımsız sinemacının bol ya da derin diyalogları arasında özünü kaybetmesi ya da fazlasıyla yavan kalması olasılıklar dahilinde olsa da, Andrea Arnold bu dengeyi kurmayı başarabiliyor. Bu konuda oyunculardan çok destek göremese de, elinden gelenin yeterli olduğunu söylemek mümkün.

Biçimsel olarak son zamanların en farklı klasik roman uyarlamalarından biri olan Wuthering Heights, Andrea Arnold’ın filmografisinde çeşitliliğini arttıran ve ona tecrübe kazandıran bir film olarak yer alıyor. İlk defa kendi yazmadığı bir senaryoyu yöneten Arnold’ın film üstündeki hakimiyetini karakteristikleşen tercihlerinden vazgeçmeden kurması belki de kendisi için en önemli kazanç.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi