Üç nesil kadının var olmaya çabaladığı bir köyde aklın ve yaşamın sınırlarında gezen, hiçbir zaman bir erkeğin çehresini görmesek de her zaman ensemizde nefesini hissettiğimiz film: Ana Yurdu. Genç bir kadın partnerinden boşandığı için hayatında yeniden bir başlama gerektiğini düşünür ve bu şiddetli ilişkinin ayrılık sularında artık bazı şeyleri kendine döndüren bu kadın işini bırakıp hayallerinin peşinden koşmaya karar verir ve bir kitap yazmaya başlar. Bu kitabı modernitenin içerisinde hayatın ona getirdiği anılar ile yazamayacağını düşündüğü için ölen anneannesinin bir köydeki evinde doğru yola çıkar. Bu yolculuk filmi yolda geçen bir yolculuk filmi değil, aksine varış noktasına gelindiği anda içsel bir yolculuğun başlamasının konu edinildiği ve bunun anne ile sorunsallaştırıldığı bir film. Ana Yurdu Senem Tüzen tarafından yazılan ve yönetilen zihnin oyunlarıyla beraber karanlığın hakimiyet kurduğu ve babaların her zaman gözlerin yansımasında okunduğu bir anne – kız ilişkisi. Kadının kitabını bitirmek için pastoral bir modernist düşünceyle şehirden kaçıp köyüne gelmesi ondaki pastoral umudu tamamen yok edip onu karanlık bir kabusa adım adım itiyor. Özellikle ilk kırılma noktasında yani kadının annesinin bütün karşı çıkışlara rağmen kızının yanına gelmesi filmde ikili bir gergin ilişkinin ilk adımı ve bireysel alan içerisindeki sağlıklı zihnin pratiğinini kırılma noktası oluyor. Annenin içeri girmesiyle aslında sadece iki kadın figürü üzerinden okumaya başladığımız film bir anda daha fazla karakterin filme dahil olmasıyla beraber bir kaosun içerisine sürükleniyor. Öncelik ölmüş olan bir anneanne var, üçüncü bir kadın var. Bu kadın ölmüş bir insanı temsil etse de ruhsal olarak ve öğreti olarak her zaman kendini hissettiren ve bu hisler ağı içerisinde varlığını sürdüren bir kadın. İlk jenerasyon anne zorluklar içerisinde yaşamış bir kadınken annelik tartışmasının başlangıç noktası oluyor. Mükemmel anne konumuna oturtulan bu ölmüş kadın hayatın zorluklarına karşı gelmiş ve eril düzen içerisinde yalnız kalarak analık denilen kadına yüklenmiş kurumsal zorunluluğu benimseyerek bunu ‘hakkıyla’ gerçekleştirmiş bir kadın. İkinci jenerasyon kadın, filmdeki anne ise eksiklerinin olduğunu fark eden ve kızları için yaşamayı seçmiş ve gençlik denilen hayatı yaşama damarını kaybetmiş olan ve eril hakimiyet içerisine girerek ona öğretilenleri uygulayan bir kadın. Elinde bırakılan sadece annelik olduğu için bir kadın olarak kimliğinden vazgeçmiş ve annelik üzerinden kendini yeniden yaratarak, eril din içerisinde kendini tutan ve bu sayede toplumun onu sayacağını düşündüğü öğretileri uygulayan bir kadın ikinci anne. Üçüncü anne ise üçüncü jenerasyonun getirdiği artık yetişkin olduğunu düşünen ve bu yetişkinlik alanında kendine yeni sıfatlar arayan ve bu sıfatlar arayışında toplumun normlarını hiçe sayan bir yabancı. Kürtajın ve mastürbasyonun kadın bedeninde varlığını manifesto eden ve bu baş kaldırış ile beraber kendini toplumun dışında tutarak doğaya dönmeye çabalayan lakin doğanın da eril dinsel düzen içerisinde eritildiğini, bu eritilme anında da doğa ananın köleleştirilmesi gibi kadının da köleleştirildiğini ‘görmeyen’ bir kadın. Ana yurdu üç farklı jenerasyondan gelen üç farklı kadının bedensel ritüelleri çerçevesinde zihinlerindeki sıfatlarını ve toplumun onlara yüklediği sınırları yaşayan ve aynı zamanda bu kıstasları farklı noktalardan delen üç annenin karanlık yolculuk filmi.

Üç Kadının Zihnin Sınırları İçindeki Delilikleri: Ana Yurdu

Filmin başlangıcından sonuna kadar karakterlerle beraber izleyici olarak uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk duraklarında mekansal olarak hep bir tekrardan bahsetsek de bu her tekrarda karakterler o tekrarlar içerisinde değişiyorlar. Bu değişim bir saçın fiziksel değişimi gibi mini adımlara ilerliyor; ilk başta gözle görünür büyük bir fark ile ortaya çıkmıyor ancak ara ara uğranılan tamirci dükkanında üçüncü jenerasyon kadının her uğrayışı ondaki bir değişimin açığa çıkmasına eviriliyor. Bu değişim elbette içsel bir dönüşüme tekabül etse de Kafkavari bir tür metamorfozun ve içe kapanışın da çığlığını duyuyoruz. Film boyunca bu çığlıklar ve ağlayışlar içerisinde hiçbir zaman bir yüz yakın planına denk gelmiyoruz. Yüzün kadın tarafından saklanması gerektiğine inanan içine kapanmış topluluk kuralları kadının yüzünü göstermeden var olmasını talep ediyor. Bu yüzünü göstermeme içerisinde de kadının duygularının gizli kapaklı kalması anlaşması yapılıyor. Çünkü kadın annelik sıfatının içerisinde kutsal bir yere oturtulmuştur lakin bu kutsallık aynı zamanda kurban edilmeyi de içinde barındırdığı gibi kadın aslında beslenen bir koyun eşdeğerindedir eril toplumun gözünde. Kurban edilirken kadınların yüzlerini görmemiz ise bu seferki kurban edilen kutsalın onların bir parçası olduğunu bilmemizdendir. Bu kurban ritüeli içerisinde kadın hem kutsallığını hem de dünyeviliğini sergiler lakin bu iki uç nokta gizli kapaklı yapılmalıdır. O yüzden de kadınların ağlayışları her zaman bir karanlık içerisinde yüzlerin gizlendiği ve karanlığa hapsolup kapatıldığı anlarda gerçekleşir. Bu yakarışların karanlıklar içinde sessiz bir şekilde yapılması ise artık kadının içsel yolculuğunda bir parça haline gelir ve bu yakarışlar başka seslerin sesleri ile birleşerek kadında başka bir evren yaratmaya iter. Lakin kadın her zaman eril tahakküm altında kaldığı ve artık bir süre sonra erkeğin olmayan bedenini kendi bedenine katarak erkeğin söylemlerini kendi söylemleri haline getirdiği için yarattığı evrende de eril seslerden kurtulamaz ve günah, ceza, aşağılama, ahlak gibi erkek mastürbasyonları kadının kafasındaki onların seslerinde yeniden var olur ve ezanın görünmez erkeksi kuralcı gücü gibi kafasında yankılanır.

Filmde ana karakterimizin anne olmaktan vazgeçmesi ve büyük günah işlemiş olması üzerinden bir arınma yolculuğuna çıkartılıyoruz. Bu yolculuğu isteyen ikinci jenerasyon anne oluyor çünkü bu anne içerisinde kalan dürtülerin ve izleyici tarafından bilinmeyen yaşadıklarının izlerini kızında görüyor ve bu rüyet kıskançlıkla beraber nefretin de habercisi oluyor. Doğurduğu kızının, yaşamdan vazgeçmek anlamında olduğunu bilinç dışında bilen kadın aynı zamanda ondan doğan bireyin onun önüne geçiyor olması ve onun önem kazanıp, hayattan tat alırken onu yaratan kendisinin bu yakıcı arzudan men edilmiş olması ikinci jenerasyon annenin, kendi annesinin kefen bezini görmesindeki kırılma ile aynı noktaya tekabül ediyor. Bir şeyleri kaybetmenin ve geri getirememenin simgeleri olan bu birikintiler kadının daha fazla sınır çizmesine ve daha eksik hissetmesine sebep oluyor. Eksik hisseden bu kadının babasının olmamasından var olan ve ondan kalma ‘ezikliği’ ile kocasından ‘bir güzel söz duymama’ üzerinden geçirdiği hayatı birleştiği anda içerisindeki eksikliği belki de başka bir adamda arıyor. Filmde bariz bir şekilde bu adamı görebiliyoruz. Din denilen, insanlar tarafından yaratılmış olan bu adam insanların kendilerini eksik olarak gördüklerinde sığınmaları için ve kendilerini daha üstün bir şey ile bağlayarak eksikliklerini giderme mastürbasyonu yaptıkları için ikinci jenerasyon kadının, yapmadığı tüm tatmin olma birikintisini din ile tahrik edip toplumun normlarıyla kendini tamamlamasından geçiyor. Bu tamalayışta da tek isteği artık kızının elini cinsel organından çekmesi ve bu tatmini din ile gerçekleştirmesi. Duaların edilmesiyle giderek karanlığa bürünen kadınların hikayesi Ana Yurdu’nda bariz bir şekilde din eleştirisi olduğunu söylemiyorum bunun altını çizmek isterim lakin bir karakterin oluşum analizi üzerine kafa yormak karakterin hikayesini kulağımıza fısıldıyor ve bu fısıldayış içerisinde Ana Yurdu bize ahlakı, anne kimliğini, kadın kimliğini, cinselliği ve deliliği getiriyor. Karakterin adım adım bir delilik yolculuğuna çıktığı filmde bu yolculuğun, aynalardaki eleştiren toplumun bakışıyla, ezan sesiyle ve cinsellikle bitmesi bize her yerde ayak sesini ve kısıtlamacı bağırışını duyduğumuz babanın artık ananın yurdunda da kadının eline tükürdüğünü göstermesi ile hayvanileşiyor ve eylem alanında bir manifesto yazıyor.

Üç nesil kadının var olmaya çabaladığı bir köyde aklın ve yaşamın sınırlarında gezen, hiçbir zaman bir erkeğin çehresini görmesek de her zaman ensemizde nefesini hissettiğimiz film: Ana Yurdu. Genç bir kadın partnerinden boşandığı için hayatında yeniden bir başlama gerektiğini düşünür ve bu şiddetli ilişkinin ayrılık sularında artık bazı şeyleri kendine döndüren bu kadın işini bırakıp hayallerinin peşinden koşmaya karar verir ve bir kitap yazmaya başlar. Bu kitabı modernitenin içerisinde hayatın ona getirdiği anılar ile yazamayacağını düşündüğü için ölen anneannesinin bir köydeki evinde doğru yola çıkar. Bu yolculuk filmi yolda geçen bir yolculuk filmi değil, aksine varış noktasına gelindiği anda içsel bir yolculuğun başlamasının konu edinildiği ve bunun anne ile sorunsallaştırıldığı bir film. Ana Yurdu Senem Tüzen tarafından yazılan ve yönetilen zihnin oyunlarıyla beraber karanlığın hakimiyet kurduğu ve babaların her zaman gözlerin yansımasında okunduğu bir anne - kız ilişkisi. Kadının kitabını bitirmek için pastoral bir modernist düşünceyle şehirden kaçıp köyüne gelmesi ondaki pastoral umudu tamamen yok edip onu karanlık bir kabusa adım adım itiyor. Özellikle ilk kırılma noktasında yani kadının annesinin bütün karşı çıkışlara rağmen kızının yanına gelmesi filmde ikili bir gergin ilişkinin ilk adımı ve bireysel alan içerisindeki sağlıklı zihnin pratiğinini kırılma noktası oluyor. Annenin içeri girmesiyle aslında sadece iki kadın figürü üzerinden okumaya başladığımız film bir anda daha fazla karakterin filme dahil olmasıyla beraber bir kaosun içerisine sürükleniyor. Öncelik ölmüş olan bir anneanne var, üçüncü bir kadın var. Bu kadın ölmüş bir insanı temsil etse de ruhsal olarak ve öğreti olarak her zaman kendini hissettiren ve bu hisler ağı içerisinde varlığını sürdüren bir kadın. İlk jenerasyon anne zorluklar içerisinde yaşamış bir kadınken annelik tartışmasının başlangıç noktası oluyor. Mükemmel anne konumuna oturtulan bu ölmüş kadın hayatın zorluklarına karşı gelmiş ve eril düzen içerisinde yalnız kalarak analık denilen kadına yüklenmiş kurumsal zorunluluğu benimseyerek bunu 'hakkıyla' gerçekleştirmiş bir kadın. İkinci jenerasyon kadın, filmdeki anne ise eksiklerinin olduğunu fark eden ve kızları için yaşamayı seçmiş ve gençlik denilen hayatı yaşama damarını kaybetmiş olan ve eril hakimiyet içerisine girerek ona öğretilenleri uygulayan bir kadın. Elinde bırakılan sadece annelik olduğu için bir kadın olarak kimliğinden vazgeçmiş ve annelik üzerinden kendini yeniden yaratarak, eril din içerisinde kendini tutan ve bu sayede toplumun onu sayacağını düşündüğü öğretileri uygulayan bir kadın ikinci anne. Üçüncü anne ise üçüncü jenerasyonun getirdiği artık yetişkin olduğunu düşünen ve bu yetişkinlik alanında kendine yeni sıfatlar arayan ve bu sıfatlar arayışında toplumun normlarını hiçe sayan bir yabancı. Kürtajın ve mastürbasyonun kadın bedeninde varlığını manifesto eden ve bu baş kaldırış ile beraber kendini toplumun dışında tutarak doğaya dönmeye çabalayan lakin doğanın da eril dinsel düzen içerisinde eritildiğini, bu eritilme anında da doğa ananın köleleştirilmesi gibi kadının da köleleştirildiğini 'görmeyen' bir kadın. Ana yurdu üç farklı jenerasyondan gelen üç farklı kadının bedensel ritüelleri çerçevesinde zihinlerindeki sıfatlarını ve toplumun onlara yüklediği sınırları yaşayan ve aynı zamanda bu kıstasları farklı noktalardan delen üç annenin karanlık yolculuk filmi. Üç Kadının Zihnin Sınırları İçindeki Delilikleri: Ana Yurdu Filmin başlangıcından sonuna kadar karakterlerle beraber izleyici olarak uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk duraklarında mekansal olarak hep bir tekrardan bahsetsek de bu…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

77

Ana yurdu üç farklı jenerasyondan gelen üç farklı kadının bedensel ritüelleri çerçevesinde zihinlerindeki sıfatlarını ve toplumun onlara yüklediği sınırları yaşayan ve aynı zamanda bu kıstasları farklı noktalardan delen üç annenin karanlık içsel yolculuk filmi.

Kullanıcı Puanları: 2.75 ( 2 votes)
77
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi