Bret Easton Ellis’in aynı isimli kült romanından beyazperdeye uyarlanan Amerikan Sapığı (American Psycho) gösterime girdiği 2000 yılında izleyicileri ikiye bölmüştü. Kimi filmi çok sevip, kült filmler listesinin en üst sıralarına yerleştirirken, kimisi de filmden aynı derecede nefret etmişti. Kitabın yayınlanmasından sonra birçok yerden ölüm tehditleri alan yazar Ellis’e karşı olan öfke ve takdir duygusu ise, filmin gösterime girmesiyle eş zamanlı olarak katlanmaya başlamıştı. Peki neydi Amerikan Sapığı’nın bu denli yankı uyandırmasını, kitleleri ikiye bölmesini sağlayan? Filmi, Amerikan toplumunun ve tüketim kültürünün koca bir hicvi olarak görmek yeterli miydi? Sinema eleştirmenleri tarafından fantastik bir seri katil filmi olarak sınıflandırılan Amerikan Sapığı aslında söylenenlerden çok daha fazlasını mı içeriyor?

Filmin yapımcılarının, romanda çok daha fazla yer alan şiddet ve vahşetin dozunu düşürmek için kadın bir yönetmenle çalışmak istemeleri, onları ‘I Shot Andy Warhol’ filminin yönetmeni Mary Harron’a götürür. (Mary Harron, Amerikan Sapığı filminden sonra en büyük tepkiyi feministlerden görecektir.) Romanı okuyup filmi izleyenler çok daha iyi bilir ki, roman filme göre oldukça serttir ve filmde göremediğimiz ekstra detaylar da içerir. Bu sebepten film romana göre bir takım eksiklikler içerir ve izleyicinin zihninde bazı şeyleri tamamlamasına olanak tanımaz. Örneğin; romanın üzerinde durduğu aile ve medya ile ilgili konular filmde hiçbir şekilde ele alınmamıştır. Bu gibi eksiklikler filmin alt metnini eksik bırakır.

Peki kimdir bu Amerikan Sapığı? Hikayenin bu kısmını kendi ağzından dinlemek daha doğru olabilir: “Batı yakası 81. sokaktaki American Gardens binasının 11. katında yaşıyorum. Adım Patrick Bateman. 27 yaşındayım. Kendime bakmam gerektiğine inanıyorum. Dengeli besleniyorum ve düzenli olarak egzersiz yapıyorum. Sabahları eğer yüzüm şişmişse gözlerime buz torbası koyuyorum. Şimdi egzersizlerime başlama zamanı… Buz torbamı çıkarınca gözenek temizleyici losyon sürüyorum. Duşta suyla kullanılan bir temizleme jeli ardından bal bademli vücut losyonu sürüyorum. Yüzümü de ölü derileri temizlemeye yarayan bir jel ile ovuyorum. Daha sonra yüzüme naneli bir maske uyguluyorum. Diğer uygulamalarımı yaparken maske için 10 dakika bekliyorum. Her zaman az alkollü ya da alkolsüz losyon kullanırım. Çünkü alkol cildinizin kurumasına ve yaşlı görünmenize neden olur. Sonra, nemlendirici, yaşlanmayı geciktiren gözaltı kremi ve son olarak koruyucu yüz kremimi sürüyorum. Bir Partick Bateman düşüncesi var. Bir tür soyutlama, ancak ben gerçekte yokum. Sadece hayali bir varlıktan ibaretim. Soğuk bakışlarımı gizlemeyi başarsam da, sizinle tokalaşırken elinizi sıkan eti hissetseniz de ve hatta yaşam tarzlarımızın birbirine benzer olduğunu zannetseniz de ben aslında orada değilimdir.” Patrick Bateman’dan öğreneceğimiz çok şey var gibi gözüküyor. Tom Cruise ile aynı binada oturmakta olan Patrick’in dairesi irrite edici derecede beyaz rengiyle dizayn edilmiştir. (Masumiyetin rengi olarak düşünecek olursak, Patrick gerçekten de aramızdaki en masum değil midir!) Filmin girişini ve karakter tanıtımı bölümünü oluşturan bu sahnede Patrick kendini tanıtırken, bizler de onun günlük rutinine tanıklık ederiz. Düzen, Patrick’in hayatının ağırlık merkezidir.

27 yaşındaki Patrick Bateman (Christian Bale – Bat(e)man karakterini canlandırması ilerleyen yıllarda canlandıracağı Batman karakterinin tesadüfü bir habercisiymiş sanki), Harvard mezunudur ve Wall Street’teki bir finans şirketinde yöneticilik yapmaktadır. Wall Street’te çalışan genç ve başarılı kişilerin tipik bir örneğidir. Aslında paraya hiç mi hiç ihtiyacı yoktur çünkü babası oldukça zengin bir adamdır. Ama bu yuppie cennetinde huzuru bulan Patrick’e, nişanlısı Evelyn bu durumu hatırlattığında ona verdiği cevap: ‘Düzene uyum sağlamalıyım’ şeklinde olacaktır. Evi gibi vücudu da markaların esiri olmuştur. Ucuz olan hiçbir yemeği yemez, Valentino gibi takım elbiseler favorisidir, Rolex marka saati kolunun daimi bekçisidir, çirkin kadınlardan nefret eder, uyuşturucu konusunda kokainin üstüne tanımaz. Hayatına giren arkadaşları bile birer markadan ibarettir, markası olmayan hiçbir şeye itibar etmez. Herkesin giremeyeceği restoranlar ilk tercihidir, eğer bir kişi Dorsia’da akşam yemeği için yer ayırtabiliyorsa o kişi kesinlikle mükemmeldir. Solaryuma gider, manikür yaptırır; bedeni onun iktidarıdır. Dış görünüş her şeyden daha fazla önemlidir, bedeni üzerindeki performansı asla bitmez. Bedeni dışında takıntılı olduğu ikinci bir konu, kartvizitlerdir. Çünkü Patrick’e göre bir insanın kartviziti onun iktidar statüsüdür. Bu sebeple Paul Allen’ın kartvizitini gördüğünde başı döner, soğuk terler döker ve gözlerinden nefret fışkırır. Kıskançlığı ve hasetliğinin karşısında o kadar çaresizdir ki, diğer yuppie arkadaşlarının kendi kartvizitinden çok Paul Allen’ın kartvizitini beğenmiş olmaları, kendisini değersiz hissettirir ve bunun karşılığında intikam almak ister. Bu nokta Amerikan Sapığı’nın, tüketim çılgınlığının bireylerin yeme, içme, giyim, iş, günlük aktivite gibi ilişkilerini nasıl belirlediğini ve manipüle ettiğini belirli toplumsal kabul normları ve davranış kalıpları yaratarak, onları nasıl bireysellikten çıkarıp ‘şeyleştirdiğini’, ‘metalaştırdığını’; bariz bir biçimde gözlerimizin önüne serdiği noktadır. Gündüzleri herkes gibi davranan Patrick, geceleri kadınları, dilencileri, hayvanları öldüren, azınlık grupları aşağılayan bir karaktere dönüşmeye başlar. Kendi çevresinde kuramadığı öznelliğini, kendinden aşağı statüde olduğunu düşündüğü insanlar ve canlılar üzerinde uyguladığı şiddet ile kurmaya çalışarak, yitirmeye başladığı kimliğini yeniden kazanmaya başlar. Patrick’e göre bu amaç doğrultusunda gerçekleştireceği her eylem onaylanmıştır. Paul Allen’ı vahşice ve inanılmaz bir soğukkanlılıkla öldürmesinin en büyük sebebi de budur.

Aydınlanma düşüncesinin en büyük sonuçlarından biri olan ‘aşırı bireyselleşmiş toplum’ akabinde ‘şeyleşmeyi’ doğurur. Paranın her şeyi satın alınabileceği bir çağda kimlikler, statüler, öznellikler de yeniden kurulur ve böylece görünmez iktidarlar ve bu iktidara erişme hazzı açığa çıkar. Patrick Bateman’ın bedenini, varlığını, erkekliğini, iktidarını tehdit eden her beden ortadan kaldırılmalı, böylece haz duygusu tekrar tekrar yaratılmalıdır. Kimliği imgelerle kurulmuş olan birinin bu sembolleri yitirmeye başlaması, kişiyi derin bir yoksunluk hissine sürükleyeceği için, bu ‘hiçlik’ duygusunun yaratmış olduğu paranoyadan kurtulmak, kişinin yine aynı imgelere tutunmaya çalışmasıyla çözüme kavuşabilir. Çünkü Patrick Bateman gibi bir karakterin yaşadığı şey özüne yabancılaşma değildir. O özünü hiçbir zaman bulamamış, toplumsal varlığını yaşayış biçimi ile üreten bir toplumun çocuklarından biridir. Bu noktada Patrick Bateman, Foucault’nun ‘kurgulanmış kimlik’ adını verdiği argümanıyla paralellikler gösterir. Ve bu yüzden kurgulanmış kimliğinin imgeleri kırılmaya başlayınca saldırganlaşmaya başlar. İktidarın hedefi ve aracısı olan bedenler toplumsal olarak kurgulanır, disipline edilir; arzu edilen beden imgesine ulaşmak Patrick Bateman gibi karakterlerin varlık amacıdır. Foucault’nun deyişiyle de, iktidar bedenin içine sızmıştır. Beden düşüncelerin kontrol ettiği bir araç olmaktan çok, düşünceleri kontrol eden en birinci amaç ve haz kaynağı olmuştur.

Amerikan Sapığı, iktidara ermek isteyen, beyaz, üst sınıf erkeğin bedenini arzu makinesi olarak kullanarak, kendi kültürel kodlarını ve iktidarını Dünya’nın her yerine kabul ettirmek isteyen ve bu isteği kabul görmeyince onları vahşice katleden ABD’nin ifşasıdır. Bu yüzden film Amerikan Sapığı derken ‘Amerikan’ kelimesini bir marka değeri olarak ele alarak onu bedensel anlamda yeniden kurgular. Filmin tamamı tarihsel bir alegori olduğu için, tüketim kültürünün eleştirisinden çok daha fazla şeyi açığa çıkarır. Amerikan politikalarının kurguladığı kimlikleri en merkezinden (Wall Street) veren film, Patrick Bateman’ın ağzından tüm dünyaya haykırır: “Bana kral demeni istiyorum!”

Amerikan Sapığı’ndan nefret eden ya da onu kült mertebesine çıkaran insanların bu kararları neden aldıklarını bilemeyecek olsak da, bilmemiz gereken en önemli şey, bu filmin devasa bir ifşa yeteneğine sahip olduğudur. Kendi adıma kült bir noktada durmasının sebebi ise, ortada duran koca bir gerçekliği yüzümüze yüzümüze bağırmasıdır: “ Artık aşılacak engeller yok. Tek ortak yanım kontrol edilemez bir akıl hastası olduğum. Kötü ve şeytaniyim. Tüm sebep olduğum olayları ve onlara aldırmaz tavrımı artık geride bıraktım. Acım sürekli ve keskin. Hiç kimse için daha iyi bir dünya dilemiyorum. Hatta acımı başkalarına yüklemek istiyorum. Kimse kaçamasın istiyorum. Tüm bunları itiraf ettikten sonra bile kötülükten arınamıyorum. Cezalandırılmaya devam ediyorum. Kendimle ilgili daha derin bir bilgi edinemiyorum. Anlattıklarımdan elde edilecek yeni bir anlam yok. Bu itirafın anlamı yok.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi