Komedi filmleri arasında parodi filmlerin ayrı bir yeri vardır. Amaçları doğrultusunda, güldürü özellikleri bakımından ön plana çıkan bu filmler için komedi sinemasının önemli alt türlerinden biridir demek yanlış olmaz. Yılın beklenen parodi filmlerinden olan American Ultra da, başta oyuncu kadrosuyla dikkat çekmişti. Jesse Eisenberg ve Kristen Stewart’ı 2009 tarihli Adventureland sonrası bir kez daha buluşturan film, fragmanıyla da farklı bir tecrübe vadediyordu. Filmin yönetmeni Nima Nourizaeh’in ikinci uzun metrajı olduğunu düşünürsek, ortada cevaplanmayı bekleyen soru işaretleri vardı. Tarzına pek aşina olmadığımız Nourizaeh, iki türlü de beklentileri boşa çıkaran bir film ortaya koymuş diyebiliriz.

American Ultra, küçük bir kasabada hayatlarını sürdürmeye çalışan bir çiftin hikayesini anlatıyor. Sürekli nezarete girip çıkan Mike (Jesse Eisenberg) ve aşık olduğu sevgilisi Phoebe (Kristen Stewart); yaşadıkları küçük kasabadan gitmenin yollarını ararken, bunu bir türlü başaramazlar. Sonrasında bunun sebebinin CIA olduğunu anladıklarında, kendilerini devlet komplolarının ortasında bulurlar. Bu komplolar; Mike ve Phoebe’nin aradığı cevapları verirken, hayatlarını da temelden değiştirir.

American Ultra için pek çok yorum yapılabilir. Ancak, sürükleyici ve bol şiddet barındıran bir ajan parodisi olarak karşımıza çıkan film için “özgün” demek doğru olmaz. Elbette, parodi olmasından ötürü orijinal ve özgün bir konuya sahip olmasını beklemek yanlış olur. Ama, özgünlük kavramı yalnızca konuyla ilintili değil. Karakterlerin işlenişinde ve olayların gelişiminde pek çok klişeye rastlamak mümkün. En kötüsü ise, filmin dinamiklerini bu klişe unsurların oluşturuyor olması. Yönetmenin kullandığı atmosfer, küçük stüdyolarda çekilen filmlerden bir iki adım önde. Kusurlarını parodi olmasıyla örtmeye çalışan American Ultra, bu konuda da aksaklıklar yaşıyor. Bu durum yönetmenin, filmi detaylandırırken pek çok noktada ikilemde kaldığını hissettiriyor. Komedi düzeyinde ve aksiyon sahnelerinde, genel olarak ise filmin atmosferinde bir tutarlılığa sahip olmayan American Ultra, bağlamından kopuk ve yüzeysel bir örnek oluşturuyor.

Başlangıçta kurban ama sonradan kahraman olan Mike’ın başarısız bir Kaptan Amerika deneyi ürünü olduğunu ya da televizyon dizisi karakteri Chuck’a çok benzediğini söyleyebiliriz. Her ne kadar başkarakter olsa da, Jesse Eisenberg’in oyunculuğu ile öne çıkan Mike’ın senaryo içerisindeki derinliği de pek sağlam değil. Yine de Eisenberg, kendine has oyunculuğu ile hem karakterinin içini dolduruyor, hem de Kristen Stewart’ın da filme sağlıklı bir şekilde dahil olmasını sağlıyor.

American Ultra’nın asıl alt metni ise, bir yardımcı karakter üstünden ilerliyor. Topher Grace’in canlandırdığı Ajan Yates, yozlaşmanın ve usulsüzlüğün sembolü olarak kendisine filmde yer ediniyor. Astlarının emirleri yerine getirirken iki kere düşündüğü, meslektaşlarının ciddiye almadığı ve geçici olarak bulunduğu mevkiyi kendi kurallarına göre kullanan Yates, kişisel hırslarının peşine takılıyor. Bütün bir teşkilatı yalnızca kendi takıntısının peşinden sürükleyen bu narsist karakter, American Ultra’nın asıl parmak basmak istediği nokta olarak pek çok defa vurgulanıyor. Ancak, yukarıda da belirttiğim üzere; üslubunun tutarsızlığının kurbanı olan film, istediği etkiyi yaratamıyor.

Haftanın dikkat çeken filmlerinden biri olan American Ultra, birçok eksiği ve tutarsızlığı ile hayal kırıklığı yaratıyor. Oyuncuların performanslarına rağmen, iddialı olmaya çalıştığı diğer alanlarda hiçbir beklentiyi karşılayamıyor. Bununla birlikte, aksiyon ve eğlence arayan sinemaseverler için bir ölçüde tatmin edici olabileceğini söyleyebilirim.

Komedi filmleri arasında parodi filmlerin ayrı bir yeri vardır. Amaçları doğrultusunda, güldürü özellikleri bakımından ön plana çıkan bu filmler için komedi sinemasının önemli alt türlerinden biridir demek yanlış olmaz. Yılın beklenen parodi filmlerinden olan American Ultra da, başta oyuncu kadrosuyla dikkat çekmişti. Jesse Eisenberg ve Kristen Stewart’ı 2009 tarihli Adventureland sonrası bir kez daha buluşturan film, fragmanıyla da farklı bir tecrübe vadediyordu. Filmin yönetmeni Nima Nourizaeh’in ikinci uzun metrajı olduğunu düşünürsek, ortada cevaplanmayı bekleyen soru işaretleri vardı. Tarzına pek aşina olmadığımız Nourizaeh, iki türlü de beklentileri boşa çıkaran bir film ortaya koymuş diyebiliriz. American Ultra, küçük bir kasabada hayatlarını sürdürmeye çalışan bir çiftin hikayesini anlatıyor. Sürekli nezarete girip çıkan Mike (Jesse Eisenberg) ve aşık olduğu sevgilisi Phoebe (Kristen Stewart); yaşadıkları küçük kasabadan gitmenin yollarını ararken, bunu bir türlü başaramazlar. Sonrasında bunun sebebinin CIA olduğunu anladıklarında, kendilerini devlet komplolarının ortasında bulurlar. Bu komplolar; Mike ve Phoebe’nin aradığı cevapları verirken, hayatlarını da temelden değiştirir. American Ultra için pek çok yorum yapılabilir. Ancak, sürükleyici ve bol şiddet barındıran bir ajan parodisi olarak karşımıza çıkan film için "özgün" demek doğru olmaz. Elbette, parodi olmasından ötürü orijinal ve özgün bir konuya sahip olmasını beklemek yanlış olur. Ama, özgünlük kavramı yalnızca konuyla ilintili değil. Karakterlerin işlenişinde ve olayların gelişiminde pek çok klişeye rastlamak mümkün. En kötüsü ise, filmin dinamiklerini bu klişe unsurların oluşturuyor olması. Yönetmenin kullandığı atmosfer, küçük stüdyolarda çekilen filmlerden bir iki adım önde. Kusurlarını parodi olmasıyla örtmeye çalışan American Ultra, bu konuda da aksaklıklar yaşıyor. Bu durum yönetmenin, filmi detaylandırırken pek çok noktada ikilemde kaldığını hissettiriyor. Komedi düzeyinde ve aksiyon sahnelerinde, genel olarak ise filmin atmosferinde bir tutarlılığa sahip olmayan American Ultra, bağlamından kopuk ve yüzeysel bir örnek oluşturuyor. Başlangıçta kurban ama sonradan kahraman olan Mike’ın başarısız bir Kaptan Amerika deneyi ürünü olduğunu ya da televizyon dizisi karakteri Chuck’a çok benzediğini söyleyebiliriz. Her ne kadar başkarakter olsa da, Jesse Eisenberg’in oyunculuğu ile öne çıkan Mike’ın senaryo içerisindeki derinliği de pek sağlam değil. Yine de Eisenberg, kendine has oyunculuğu ile hem karakterinin içini dolduruyor, hem de Kristen Stewart’ın da filme sağlıklı bir şekilde dahil olmasını sağlıyor. American Ultra’nın asıl alt metni ise, bir yardımcı karakter üstünden ilerliyor. Topher Grace’in canlandırdığı Ajan Yates, yozlaşmanın ve usulsüzlüğün sembolü olarak kendisine filmde yer ediniyor. Astlarının emirleri yerine getirirken iki kere düşündüğü, meslektaşlarının ciddiye almadığı ve geçici olarak bulunduğu mevkiyi kendi kurallarına göre kullanan Yates, kişisel hırslarının peşine takılıyor. Bütün bir teşkilatı yalnızca kendi takıntısının peşinden sürükleyen bu narsist karakter, American Ultra’nın asıl parmak basmak istediği nokta olarak pek çok defa vurgulanıyor. Ancak, yukarıda da belirttiğim üzere; üslubunun tutarsızlığının kurbanı olan film, istediği etkiyi yaratamıyor. Haftanın dikkat çeken filmlerinden biri olan American Ultra, birçok eksiği ve tutarsızlığı ile hayal kırıklığı yaratıyor. Oyuncuların performanslarına rağmen, iddialı olmaya çalıştığı diğer alanlarda hiçbir beklentiyi karşılayamıyor. Bununla birlikte, aksiyon ve eğlence arayan sinemaseverler için bir ölçüde tatmin edici olabileceğini söyleyebilirim.

Yazar Puanı

Puan - 54%

54%

54

Haftanın dikkat çeken filmlerinden biri olan American Ultra, birçok eksiği ve tutarsızlığı ile hayal kırıklığı yaratıyor. Oyuncuların performanslarına rağmen, iddialı olmaya çalıştığı diğer alanlarda hiçbir beklentiyi karşılayamıyor. Bununla birlikte, aksiyon ve eğlence arayan sinemaseverler için bir ölçüde tatmin edici olabileceğini söyleyebilirim.

Kullanıcı Puanları: 4.85 ( 1 votes)
54
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi