Traffick (2000) ve Syriana (2005) filmleriyle hatırladığımız yönetmen ve senaryo yazarı Stephen Gaghan’ın gerçek bir hikâyeden esinlenerek çektiği Gold, nihayet bu hafta sonu seyirciyle buluşuyor. Başrollerinde  Matthew McConaughey, Édgar Ramírez, Bryce Dallas Howard, Corey Stoll, Toby Kebbell, Craig T. Nelson, Stacy Keach gibi oyuncuları izlediğimiz Gold, 1993 yılında Kanada merkezli Bre-X adlı bir madencilik şirketinin imza attığı dolandırıcılık skandalının izinden giderek “Amerikan Rüyası” olarak adlandırılan başarı öykülerine madalyonun öteki yüzünden bakıyor denebilir.

Hollywood, “Başarıya giden yolda her şey mübahtır.” Şiarından yola çıkan, kuruluşunu ve dünya devi haline gelmesini bu anlayışa borçlu diyebileceğimiz “büyük” Amerika’nın “küçük” insanlarının hırs, entrika, soygun ve vurguna dayanan hikâyelerini sinemaya uyarlamayı pek seviyor. Yıllardır perdede birçok örneğini gördüğümüz bu (bir nevi) kahramanlık gösterilerinin kalbinde yatan yegane öge ise bir hiçken büyük zenginliklere – üne kavuşan sıradan insanların hırsının altında yatan ilginç karakter özellikleri ya da geçmişlerinden getirdikleri akla zarar, inanılması güç öyküleri.

Gold: Altına Hücum

Gold’un kalbindeyse Kenny Wells adında, üç kuşaktır madencilik yapan bir ailenin ferdi olan, babasından aldığı mirası korumaya ve büyütmeye çalışan bir girişimciyi görüyoruz. Babası sağ iken başarıyla yürüyen şirket 80’li yılların sonuna doğru, yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle, çıkmaza girince Wells ve ekibi ofisleri de dahil olmak üzere her şeylerini kaybedip, bir barda ellerinde telefonlarla deyim yerindeyse üç kuruşa hayal satmaya çalışıyorlar. Evi de dahil her şeyini kaybetmek üzere olan ve sevgilisinin yanında sığıntı gibi yaşamaya başlayan Wells, bir sabah uyanıp bu gidişe son vermek için aniden Endonezya’ya, altın dolu bir rüyanın peşinden koşmaya gidiyor. Rüya dediysek gerçekten rüyasında altın dolu maden yatakları görerek yola koyuluyor ve bir zamanlar madencilik dünyasının gözdesi olan ama şimdilerde gözden düşmüş jeolog Michael Acosta’yı da rüyasının peşinden koşmaya ikna ediyor. Filmin ilk yarısında Wells-Acosta ikilisini balta girmemiş yağmur ormanlarında çok zor şartlarda bir maden kurup altın ararken izliyoruz. Rüyalara giren “ana damar”ın keşfedilmesi ve altına ulaşılmasıyla birlikte kahramanlarımız yolu bu kez Wall Street’e, büyük yatırımcılara, paranın kokusunu ta dünyanın öbür ucu olan Endonezya’dan alan bankacıların önüne düşüyor. Filmin başından sonuna kadar para ve zenginlikle değil de altının kendisiyle ve onu bulup çıkaran kişi olmakla ilgilendiğini söyleyen Wells bu kez vahşi doğanın değil kapitalizmin uşaklarının karşısında kahramanlık mücadelesi vermeye çalışıyor. Filmin ortasında karşımıza çıkan FBI ajanları bizi kaçınılmaz sona adım adım hazırlıyor olsa da Stephen Gaghan’ın finale sakladığı sürpriz, salondan yüzümüzde bir gülümseme ve kafamızda soru işaretleriyle ayrılmamızı sağlıyor.

Bir zamanların elinde sörf tahtasıyla California sahillerini arşınlayan kaslı, yakışıklı jönü olan ancak son yıllardaki Interstellar, Dallas Buyers Club, True Dedective gibi yapımlardaki başarılı performanslarıyla adını A sınıfı aktörler listesine yazdıran Matthew McConaughey, Gold filmi için kel, göbekli, elinden sigarasını ve içkisini düşürmeyen, çirkin bir adama dönüşerek çıkıyor karşımıza bu kez de. Filmin tersine çevirerek anlatmaya çalıştığı Amerikan rüyası-vahşi kapitalizm hikâyesi senaryonun temelsizliği ve bu kavramların altında yatan gerçekleri ele alışındaki hafifliği yüzünden çok tatmin edici olmasa da McConaughey’in geçirdiği fiziksel değişim ve bunu perdeye yansıtışındaki emek, filmi sıkılmadan izlenecek bir seyirlik haline getirmeyi başarıyor. Yönetmen de bunun farkında olsa gerek ki kamerasını başrol oyuncusunun üzerinden hiç ayırmadan dahil ediyor seyirciyi filme.

Büyük hayaller, büyük paralar, büyük şirketler, büyük devletler arasındaki ilişkiler ağı ve bu ağlara yakalanıp hayatta kalma mücadelesi veren insanların hikâyelerini bir nebze daha suya sabuna dokunan şekilde izlemek istesek de büyük beklentilere girilmediği sürece sıkılmadan dahil olabileceğimiz bir film olarak duruyor karşımızda Gold. Söyleyecek çok bir şeyi olmayan, ya da tam tersine çok fazla şeyi aynı anda söylemeye çalışan ve bu yüzden ne dediğini pek anlamadığımız Gold, McConaughey’in başarılı performansı için bile olsa izlenmeyi hak ediyor diyebiliriz.

Traffick (2000) ve Syriana (2005) filmleriyle hatırladığımız yönetmen ve senaryo yazarı Stephen Gaghan’ın gerçek bir hikâyeden esinlenerek çektiği Gold, nihayet bu hafta sonu seyirciyle buluşuyor. Başrollerinde  Matthew McConaughey, Édgar Ramírez, Bryce Dallas Howard, Corey Stoll, Toby Kebbell, Craig T. Nelson, Stacy Keach gibi oyuncuları izlediğimiz Gold, 1993 yılında Kanada merkezli Bre-X adlı bir madencilik şirketinin imza attığı dolandırıcılık skandalının izinden giderek "Amerikan Rüyası" olarak adlandırılan başarı öykülerine madalyonun öteki yüzünden bakıyor denebilir. Hollywood, “Başarıya giden yolda her şey mübahtır.” Şiarından yola çıkan, kuruluşunu ve dünya devi haline gelmesini bu anlayışa borçlu diyebileceğimiz “büyük” Amerika’nın “küçük” insanlarının hırs, entrika, soygun ve vurguna dayanan hikâyelerini sinemaya uyarlamayı pek seviyor. Yıllardır perdede birçok örneğini gördüğümüz bu (bir nevi) kahramanlık gösterilerinin kalbinde yatan yegane öge ise bir hiçken büyük zenginliklere - üne kavuşan sıradan insanların hırsının altında yatan ilginç karakter özellikleri ya da geçmişlerinden getirdikleri akla zarar, inanılması güç öyküleri. Gold: Altına Hücum Gold’un kalbindeyse Kenny Wells adında, üç kuşaktır madencilik yapan bir ailenin ferdi olan, babasından aldığı mirası korumaya ve büyütmeye çalışan bir girişimciyi görüyoruz. Babası sağ iken başarıyla yürüyen şirket 80’li yılların sonuna doğru, yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle, çıkmaza girince Wells ve ekibi ofisleri de dahil olmak üzere her şeylerini kaybedip, bir barda ellerinde telefonlarla deyim yerindeyse üç kuruşa hayal satmaya çalışıyorlar. Evi de dahil her şeyini kaybetmek üzere olan ve sevgilisinin yanında sığıntı gibi yaşamaya başlayan Wells, bir sabah uyanıp bu gidişe son vermek için aniden Endonezya’ya, altın dolu bir rüyanın peşinden koşmaya gidiyor. Rüya dediysek gerçekten rüyasında altın dolu maden yatakları görerek yola koyuluyor ve bir zamanlar madencilik dünyasının gözdesi olan ama şimdilerde gözden düşmüş jeolog Michael Acosta’yı da rüyasının peşinden koşmaya ikna ediyor. Filmin ilk yarısında Wells-Acosta ikilisini balta girmemiş yağmur ormanlarında çok zor şartlarda bir maden kurup altın ararken izliyoruz. Rüyalara giren “ana damar”ın keşfedilmesi ve altına ulaşılmasıyla birlikte kahramanlarımız yolu bu kez Wall Street’e, büyük yatırımcılara, paranın kokusunu ta dünyanın öbür ucu olan Endonezya’dan alan bankacıların önüne düşüyor. Filmin başından sonuna kadar para ve zenginlikle değil de altının kendisiyle ve onu bulup çıkaran kişi olmakla ilgilendiğini söyleyen Wells bu kez vahşi doğanın değil kapitalizmin uşaklarının karşısında kahramanlık mücadelesi vermeye çalışıyor. Filmin ortasında karşımıza çıkan FBI ajanları bizi kaçınılmaz sona adım adım hazırlıyor olsa da Stephen Gaghan’ın finale sakladığı sürpriz, salondan yüzümüzde bir gülümseme ve kafamızda soru işaretleriyle ayrılmamızı sağlıyor. Bir zamanların elinde sörf tahtasıyla California sahillerini arşınlayan kaslı, yakışıklı jönü olan ancak son yıllardaki Interstellar, Dallas Buyers Club, True Dedective gibi yapımlardaki başarılı performanslarıyla adını A sınıfı aktörler listesine yazdıran Matthew McConaughey, Gold filmi için kel, göbekli, elinden sigarasını ve içkisini düşürmeyen, çirkin bir adama dönüşerek çıkıyor karşımıza bu kez de. Filmin tersine çevirerek anlatmaya çalıştığı Amerikan rüyası-vahşi kapitalizm hikâyesi senaryonun temelsizliği ve bu kavramların altında yatan gerçekleri ele alışındaki hafifliği yüzünden çok tatmin edici olmasa da McConaughey’in geçirdiği fiziksel değişim ve bunu perdeye yansıtışındaki emek, filmi sıkılmadan izlenecek bir seyirlik haline getirmeyi başarıyor. Yönetmen de bunun farkında olsa gerek ki kamerasını başrol oyuncusunun üzerinden hiç ayırmadan dahil ediyor seyirciyi filme. Büyük hayaller, büyük paralar, büyük…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Filmin tersine çevirerek anlatmaya çalıştığı Amerikan rüyası-vahşi kapitalizm hikâyesi senaryonun temelsizliği ve bu kavramların altında yatan gerçekleri ele alışındaki hafifliği yüzünden çok tatmin edici olmasa da McConaughey’in geçirdiği fiziksel değişim ve bunu perdeye yansıtışındaki emek, filmi sıkılmadan izlenecek bir seyirlik haline getirmeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
55
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi