“Ben ayrılalı 12 yıl oldu. “Pek geçinemiyorsunuz sanırım?” Geçinmek? Sonuçta aile. Kan bağı dahil herhangi bir şey paylaşmayı hayal dahi edemediğim bir aile. Bu yüzden seve seve ayrıldım. 12 yıl. Ve birdenbire bir davet. Kaybolan vakti telafi etmek için mi? Ya da kalan zamanı açıklamak. 12 yıl uzun. Bihaber geçti. Annem, ara sıra. Kız kardeşim de olacak, oldukça az tanıdığım. Abimin karısı. Alımlı, duyduğuma göre. Ve abim. Ama neden onlardan korkuyorum? Hoş olmalı aslında. Tıpkı o romantik romanlarda olduğu gibi… Sonsuz aşk, şaşkın kahkahalar. Hataları unutacaklar. Veya hiç affetmeyecekler. Gözyaşları ve haykırışlar, sırlar, keder, garez… Peki ya onlara gideceğimi söylediğimde? Zamanın sonuna dek? Sonsuza dek hatıralarında kalacağımı. Sonrası? Öngörülemez. Yine de… Bu sadece bir aile yemeği, dünyanın sonu değil.”

Tam olarak bu cümlelerle açılıyor Alt Tarafı Dünyanın Sonu – It’s Only the End of the World. 12 yıl önce ailesinden ayrılıp kendine yeni bir hayat, yeni bir düzen kurmuş Louis’nin hikayesinin başlangıcı ve bitişi tam olarak burada kesişiyor. 12 yıl sonra, büyüdüğü eve geri dönmek, ailesinin tepkisiyle yüzleşmek, onlara kendi hayatıyla ilgili önemli gelişmeyi, hasta olduğunu ve çok yakında onları sonsuza dek terk edeceğini söylemek ne kadar zor olabilir ki? Kendisinin de dediği gibi, altı üstü bir aile yemeği bu, dünyanın sonu değil ya! Zaten, 12 yıl boyunca doğru düzgün görüşmediği, hayatlarındaki hemen hiçbir gelişmeyi bilmediği ailesinin hayatına böyle paldır küldür girip, onlara yakında öleceğini söylemek ne kadar zor olabilir ki? Gitmek, kalmak, geri dönmek… En çok hangisi acıtır insanı? Film boyunca aklımdan geçen soruların yüzde beşi falan bunlar. Cevaplar, özde saklı.

Annemi Öldürdüm – I Killed My Mother ile hayatlarımıza bir anda giren, kimileri tarafından çok sevilirken kimileri tarafından da çok nefret edilen Kanadalı yönetmen Xavier Dolan’ın altıncı filmi olan Alt Tarafı Dünyanın Sonu; bilindiği üzere bu yıl gerçekleştirilen Cannes Film Festivali’nde yerden yere vurulmuş ama sonrasında Jüri Büyük Ödülü’nü kazanarak sinema çevrelerini epey şoke etmişti. Ödülü alması şaibeli, lobili, mobili midir bilinmez ama bilinen bir gerçek var ki o da Dolan’ın sahip olduğu yetenekleri kullanma becerisi. Özellikle bir önceki filmi Mommy ile kariyerini doruklara taşıyan ve hemen herkesi kendine hayran bırakan Dolan’ın henüz 28 yaşında elde etmiş olduğu bu başarıyı hakir görmek abesle iştigal olur. Mommy ile beklenti çıtasını oldukça yükselten yönetmenin Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nda bunca hayal kırıklığı yaratmış ve kötü eleştiriler almış olmasını da biraz bu beklenti meselesine bağlamak gerekiyor. Evet, Alt Tarafı Dünyanın Sonu, Dolan’ın bugüne kadar yapmış olduğu filmler arasında açık ara en zayıf olanı ama bu onun kötü bir film olduğu anlamına da gelmiyor.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu: “Epeyce Yaklaşmışım, Duyuyorum; Anlatamıyorum”

1995 yılında AIDS’ten ölen Fransız oyun yazarı Jean-Luc Lagarce’nin aynı isimli oyunundan beyazperdeye uyarlanan film, uzunca bir süredir ailesinden uzakta yaşayan ödüllü bir yazarın, ailesine ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve pek yakında ölecek olduğunu anlatmak için çıktığı yolculuğu ekranlara taşıyor. Birkaç sahne dışında neredeyse tamamına yakını tek mekanda geçen Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nun oldukça klostrofobik ve gerilim dozu (aile içi gerilim) yüksek bir film olduğunu söylemek gerek. Çok konuşan, çok bağıran, stilize ve fonksiyonunu yitirmiş bir ailenin sanrılarını su yüzüne çıkaran Alt Tarafı Dünyanın Sonu izleyiciyi içine çektiği takdirde sarsan, sarstıkça da kendine getiren bir film.

Gaspard Ulliel, Nathalie Baye, Léa Seydoux, Vincent Cassel, Marion Cotillard gibi tüm gözlerin üzerinde olduğu Fransız oyuncu kadrosunu birleştiren Dolan; henüz daha ilk dakikalarda Louis’nin kapıdan içeri adımını atar atmaz evden yükselmeye başlayan bağırış, çağırış sesleriyle birazdan izleyeceğimiz filmin öyle kolay hazmedilir cinsten olmayacağını duyuruyor. Sevinç, öfke, kırgınlık, kin, sevgi gibi birbirinden farklı duyguların sırayla sahneye çıktığı film gitgide bir kabusa dönüşmeye başlıyor. Filmin büyük çoğunluğunda ekstrem seviyedeki yakın planlarla karakterlerinin neler hissettiğini bizi hissettirmeye çalışan ve onların duyduğu gerilimi bize de geçirmeye çabalayan Dolan, Louis’nin 12 yıl önceki gidişi sonrası dağılan bir ailenin yaşadığı acıya bizleri de ortak ediyor. İstemeden de olsa bir ailenin dağılıp, etrafa saçılmasına sebebiyet olan Louis’ye ayrı ayrı içini kusuyor aile fertleri. Louis ise tüm bu ardı arkası kesilmeyen itirafların arasında, onlara ölmek üzere olduğunu söyleyebilmek için doğru zamanı bekliyor. Ama yaşarken onları terk ettiğini, ölmek üzereyken ise onlarla kalmak istediğini fark ettiği zaman, durum içinden çıkılması zor bir paradoksa dönüşüyor. Bu da Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nu oldukça ağır, insanın omuzlarına büyük bir yük bindiren bir filme dönüştürüyor.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu her ne kadar orijinal olarak Dolan’dan çıkmış bir hikaye olmasa da filmde Dolan imzalarını, sinematik tercihlerini görmek zor değil. Şarkı seçimleri, mizansen, yakın planlar, renkler ve daha birçok sinematik unsuruyla bir Dolan filmi olduğunu hissedebileceğimiz Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nun izleyiciye geçirdiği yoğun duygu yer yer ağdalı bir melodram havasına dönüşerek filme kan kaybı yaşatıyor. Nitekim film en çok eleştiriyi de buradan alıyor. Yine benzer bir biçimde, Dolan’ın aşırı yakın plan tercihleri de filmin izlenebilirlik seviyesini sekteye uğratıyor. Son 15 dakikada Vincent Cassel ve Nathalie Baye’in olağanüstü oyunculuklarıyla şahlanan Alt Tarafı Dünyanın Sonu, umarız ki Dolan’ın ilk ve tek nazar boncuğu olur.

 

"Ben ayrılalı 12 yıl oldu. “Pek geçinemiyorsunuz sanırım?” Geçinmek? Sonuçta aile. Kan bağı dahil herhangi bir şey paylaşmayı hayal dahi edemediğim bir aile. Bu yüzden seve seve ayrıldım. 12 yıl. Ve birdenbire bir davet. Kaybolan vakti telafi etmek için mi? Ya da kalan zamanı açıklamak. 12 yıl uzun. Bihaber geçti. Annem, ara sıra. Kız kardeşim de olacak, oldukça az tanıdığım. Abimin karısı. Alımlı, duyduğuma göre. Ve abim. Ama neden onlardan korkuyorum? Hoş olmalı aslında. Tıpkı o romantik romanlarda olduğu gibi... Sonsuz aşk, şaşkın kahkahalar. Hataları unutacaklar. Veya hiç affetmeyecekler. Gözyaşları ve haykırışlar, sırlar, keder, garez... Peki ya onlara gideceğimi söylediğimde? Zamanın sonuna dek? Sonsuza dek hatıralarında kalacağımı. Sonrası? Öngörülemez. Yine de... Bu sadece bir aile yemeği, dünyanın sonu değil." Tam olarak bu cümlelerle açılıyor Alt Tarafı Dünyanın Sonu – It’s Only the End of the World. 12 yıl önce ailesinden ayrılıp kendine yeni bir hayat, yeni bir düzen kurmuş Louis’nin hikayesinin başlangıcı ve bitişi tam olarak burada kesişiyor. 12 yıl sonra, büyüdüğü eve geri dönmek, ailesinin tepkisiyle yüzleşmek, onlara kendi hayatıyla ilgili önemli gelişmeyi, hasta olduğunu ve çok yakında onları sonsuza dek terk edeceğini söylemek ne kadar zor olabilir ki? Kendisinin de dediği gibi, altı üstü bir aile yemeği bu, dünyanın sonu değil ya! Zaten, 12 yıl boyunca doğru düzgün görüşmediği, hayatlarındaki hemen hiçbir gelişmeyi bilmediği ailesinin hayatına böyle paldır küldür girip, onlara yakında öleceğini söylemek ne kadar zor olabilir ki? Gitmek, kalmak, geri dönmek... En çok hangisi acıtır insanı? Film boyunca aklımdan geçen soruların yüzde beşi falan bunlar. Cevaplar, özde saklı. Annemi Öldürdüm – I Killed My Mother ile hayatlarımıza bir anda giren, kimileri tarafından çok sevilirken kimileri tarafından da çok nefret edilen Kanadalı yönetmen Xavier Dolan’ın altıncı filmi olan Alt Tarafı Dünyanın Sonu; bilindiği üzere bu yıl gerçekleştirilen Cannes Film Festivali’nde yerden yere vurulmuş ama sonrasında Jüri Büyük Ödülü’nü kazanarak sinema çevrelerini epey şoke etmişti. Ödülü alması şaibeli, lobili, mobili midir bilinmez ama bilinen bir gerçek var ki o da Dolan’ın sahip olduğu yetenekleri kullanma becerisi. Özellikle bir önceki filmi Mommy ile kariyerini doruklara taşıyan ve hemen herkesi kendine hayran bırakan Dolan’ın henüz 28 yaşında elde etmiş olduğu bu başarıyı hakir görmek abesle iştigal olur. Mommy ile beklenti çıtasını oldukça yükselten yönetmenin Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nda bunca hayal kırıklığı yaratmış ve kötü eleştiriler almış olmasını da biraz bu beklenti meselesine bağlamak gerekiyor. Evet, Alt Tarafı Dünyanın Sonu, Dolan’ın bugüne kadar yapmış olduğu filmler arasında açık ara en zayıf olanı ama bu onun kötü bir film olduğu anlamına da gelmiyor. Alt Tarafı Dünyanın Sonu: “Epeyce Yaklaşmışım, Duyuyorum; Anlatamıyorum” 1995 yılında AIDS’ten ölen Fransız oyun yazarı Jean-Luc Lagarce’nin aynı isimli oyunundan beyazperdeye uyarlanan film, uzunca bir süredir ailesinden uzakta yaşayan ödüllü bir yazarın, ailesine ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve pek yakında ölecek olduğunu anlatmak için çıktığı yolculuğu ekranlara taşıyor. Birkaç sahne dışında neredeyse tamamına yakını tek mekanda geçen Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nun oldukça klostrofobik ve gerilim dozu (aile içi gerilim) yüksek bir film olduğunu söylemek gerek. Çok konuşan, çok bağıran, stilize ve fonksiyonunu yitirmiş bir ailenin sanrılarını su yüzüne çıkaran Alt…

Yazar Puanı

Puan - 68%

68%

68

Alt Tarafı Dünyanın Sonu, Dolan’ın bugüne kadar yapmış olduğu filmler arasında açık ara en zayıf olanı; ama bu onun kötü bir film olduğu anlamına da gelmiyor.

Kullanıcı Puanları: 2.88 ( 3 votes)
68
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi