“Germania anno zero” Roberto Rossellini’nin savaş üçlemesinin son halkasıdır. Halkayı oluşturan diğer iki film ise “Rome Open City” ve “Paisan” olarak savaş yıllarını en samimi şekilde aktaran dilde izleyiciyle yıkılmaz bir köprü kurar. Rossellini 1948 yılında ‘Germania anno zero’adlı yapımı piyasaya sürer. Bu yapım ortaya çıktığı günden itibaren sansasyonel bir film olma özelliğini korumuştur. Bu yapım alışıldık tarzda bir film değildir; ben-anlatım tarzında ele alınmış film, Almanya’da ikinci dünya savaşı sonrası açlıktan sürünen, inatçı, direnen genç bir çocuk ve ailesi üzerinden gider. Ancak filmi bu yüzeyde ele almak ya da ilk bakışta göze çarpan nesnel şartlara indirgemek, senaryonun yorumunu yanlış yere çekmek olacaktır. Filmde anlatıcının fiziksel bedeni de dahil olmak üzere, anlatıyı kuşatan maddi koşullar, bütün içinde önemsiz ayrıntılar, can sıkıcı şartların temsilcileri, bir tür fon olarak kalırlar. Rossellini sinematografisinin bütününün, sosyal şartları belirleyici kılan gerçekçi ya da natüralist akımın kıyısından bucağından geçmediğini biliyoruz. Diğer yapımlarında da olduğu gibi bu filminde de dışın karşısında “için” belirleyiciliği öne çıkmıştır. Dolayısıyla da sosyal, fiziksel çevre, betimlemeleriyle, “içten dışa” düzenlenen bir dünyanın aksesuarı olarak ürününü Leonardo da Vinci’nin “Il Cenacolo\L’Ultima Cena” tablosu kıvamında masaya koymuştur.

1948 Germania anno zero - Alemania anyo cero (foto) 05

Filmin girişinde ben-anlatıcıyla birebir tanışmadan önce Roberto Rossellini’nin kendi sesinden bir konuşma dinleriz. Bu konuşma ya da izleyiciye karşı hazırlanmış hitap o dönemki insanların sahip oldukları, zihinlerinde yer edinmiş kalıpsal ideolojilere karşı onu kullanmadan önceki bir ilacın reçetesi gibidir. Bizim filmdeki muhatabımız ise Edmund (Edmund Moeschke) idi. Sinirli, asabi, sefil ve aç; dürtülerini, duygularını varlığa, dünyaya kusan biri o. Tanrı’ya isyan ettiği, kendisini bir deneme tahtası olarak kullanılmış gibi gördüğü oluyor. Filmin kendisi, savaşın ya açıklanamaz ya da bir açıklama varsa da bunun bilinmez olduğunda ısrarlıdır ve film bize bu perspektiften bir adım atıyorsa bizim de onu anlamamız için bu noktadan başlamak uygun görünüyor. Bize bu anda yaşamın güvenilmezliği, tamamen akıl dışılığı hissettirilir. Bu rahatsız edici güvenilmezlik duygusu, normal gündelik ortamı tehlike işareti veren bir olayla bozmayı seven Roberto Rossellini’nin filmlerinde kuşkusuz çok yaygındır. Ne var ki filmde ben-anlatıcı o fiziksel, sosyal çevrenin içinde, bütün algıları açık bir “kamera” gibi dolaşsa da bu anlatıcının bakışları aslında içeri dönük. Aç kalışı, savaş sonrarı yıkım, hayal ile gerçeği birbirine karıştırması, açlık dürtülerini algılayıp onlarla bir tür hesaplaşmaya ya da “oyun oynamaya” kalıkışı, umudun ve umutsuzluğun içten dışa, öznel iradeye bağlı olarak kurulup bozulması: Tanrı’nın suskun göründüğü bir dünyada hissedilen yalnızlığın, çığlığın sınırlarına sürüklemesi vb… Bu noktada senaryoda oluşturulan düzenin bize aldatmaca olarak gelen yanının gerçeklik haline geldiğini görmek zor değildir.

Yeni Gerçekçilik akımının dünya ölçüsünde en büyük şöhretlerinden biri olan Roberto Rossellini dünyanın öteki coğrafyalarından ve kültürlerinden yalıtılmış olması ve doğa şartları yüzünden bir adım geride, temkinli bir şekilde lakin durumu, ülkenin üretim koşullarına ayak uydurduğunda dengeli ve normaldi. Kapitalizmin İtalya’ya girmesi İtalya’nın kendine özgü koşulları nedeniyle nispeten yavaş ve adım adım gerçekleşti. İtalya’nın küçük burjuvası özgür çiftçinin oğludur ve bu özelliğiyle yozlaşmış Alman muhafazakar kentsoylu yurttaşına göre daha bir ‘erkektir’… İkinci dünya savaşının etkilerinin bütün bu elverişli şartları İtalyan sinemasının kendine özgü meyvelerini doğurmuştur. “Germania anno zero” ise bunun en baba örneklerinden biridir. ‘Germania anno zero’ varoluşun sınırında yıkım-doğuş arası ironik bir deneyimleme şeklidir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi