Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 2692 ) test
Alexander Nevsky
1938 - Sergei M. Eisenstein, Dmitriy Vasilev
112
Sovyetler Birliği
Senaryo Sergei M. Eisenstein, Pyotr Pavlenko
Oyuncular Nikolai Cherkasov, Nikolai Okhlopkov, Andrei Abrikosov
Kerem Duymuş
En nihayetinde 1938 gibi oldukça erken bir dönemde çekilmesine karşın günümüzde hala etkisini koruyan bir film olması Alexander Nevsky’nin değerini anlamak için gayet yeterli bir sebep.

Alexander Nevsky

Genellikle, sinema tarihindeki en önemli duraklardan biri olan Potemkin Zırhlısı filmiyle anılan; yönetmen, yapımcı ve sinema kuramcısı Sergei M. Eisenstein yalnızca kariyeriyle değil yaşamıyla da oldukça sıra dışı biridir. 20. yüzyılın başlarında kendini ilk olarak Rusya’da büyük bir sanatsal özgüllüğe sahip avangart tiyatrolarda gösteren yönetmen, daha sonra çektiği deneysel filmlerle sinemaya adım atmış ve o dönemde henüz emekleme aşamasında olan bu alanı yeniden şekillendirmiştir. Özellikle 1925’te çektiği Potemkin Zırhlısı filmiyle bir anda çok önemli bir figür haline gelen Eisensein, iktidarla olan çelişkili ilişkileri sebebiyle sürekli çöküş ve yükseliş arasında dolanan bir kariyere sahip olmuştur. 1930’larda Meksika’ya büyük bir film projesi için gidip, büyük bir hüsranla döndükten sonra 1937’de çektiği Benjing Çayırı (Bezhin lug) filmi iktidar tarafından yasaklanınca büyük bir çıkmaza sürüklenen yönetmenin yeniden zirveye tırmanmasını sağlayan şey ise bir yıl sonra, yani 1938’de çektiği -burada Dmitriy Vasilev ile belli belirsiz bir işbirliği de vardır- Alexander Nevsky filmidir.

Bu film aslında Eisenstein’in kariyeri için ne kadar önemliyse, filmografisi için de bir o kadar önemsizdir. Çünkü filmin genel yapısında yönetmenin imzasını ya da ona has bir yaklaşımı görmek neredeyse mümkün değildir. Buna karşın filmin yine de çok önemli bazı yanları vardır. Ama bunlar da daha çok filmin set ekibi tarafından oluşturulmuş ayrıntılardır. Bu açıdan film, temel olarak iki farklı alanda değerlendirilebilecek bir öneme sahiptir.

13. yüzyılda yaşamış bir Rus halk kahramanı olan Alexander Nevsky’nin epik hikayesini anlatan yapım, ortaya koyduğu yapı itibariyle daha sonraları büyük bir zenginliğe kavuşacak olan epik-tarihi film türünün bir tür öncülü görevini görmüştür. Ama buradaki öncüllük, ilk olmasından kaynaklanmaz. En nihayetinde bu filmden yıllar önce de Hollywood stüdyoları benzer temalı filmlere imza atmışlardı. Bu açıdan filmin bu öneme gelmesini sağlayan şey, her şeyden önce içinde bulunduğu tarihsel dönemle olan ilişkisinde yatar. Film çok kısa bir süre sonra patlak verecek olan İkinci Dünya Savaşı’nın arefesinde çekilmiştir. Ama daha da önemlisi filmde Alexander Nevsky önderliğinde Ruslar’ın savaştığı kişiler, Alman Töton Şövalyeleri’dir. Hatırlayacağınız üzere İkinci Dünya Savaşı ilk başladığı zaman, Sovyetler Birliği Naziler’le bir saldırmazlık antlaşması imzalamıştı. Bu yüzden Alexander Nevsky, tamamlandıktan sonra gösterime sokulmadı. Sonuçta salt bir Slav milliyetçiliği ve Alman düşmanlığı içeren filmin iki ülke arasında bir gerilim yaratmasından korkulmuştu. Ama 1941’de Hitler Avrupa’da ezici bir üstünlük sağlayarak doğuya yönelip, Sovyetler Birliği’ne savaş açtığında tüm rüzgar bir anda tersine dönmüş ve film neredeyse bütün Rusya’da savaş boyunca sürekli gösterilmiştir. Filmde işlenen koyu Slav milliyetçiliği temasının, böylesine bir kırılgan durumda halkı yüreklendirmek ve yönlendirmek için kullanılabilecek bir araca dönüştürülebileceğinin ortaya çıkması, Alexander Nevsky’i bir anda bu türün parlayan yıldızlarından biri haline getirip onu öncül konuma yerleştirmiştir.

Filmin önemi yalnızca bu tarihsel ilişkisinden ibaret de değildir. Tarihsel konumu ona öncül bir görev biçerken, filmin yapısal inşası da gelecek kuşakların çekeceği “tür” filmlerini derinden etkileyecekti. Burada filmin böylesine uzun yıllar sonrasına uzanan etkileyiciliğini sağlayan şeyse, temelde müzik kullanımı ve sanat yönetiminde yatmaktadır. Örneğin; filmin müziklerini ünlü Rus besteci Sergei Prokofiev yapmıştır ki onun, klasik müziği yerel ezgilerle birleştiren anlayışı daha sonra bu türün temel dinamiği haline gelecektir. Filmin sanat yönetiminin önemi ise oldukça derin bir yaklaşımdan ortaya çıkmıştır. Burada özellikle, Fransız sinema kuramcısı Jean Mitry; filmin kostüm tasarımındaki ve mizansenindeki yaklaşımın ne derece önemli olduğunu ortaya koyan uzun ve detaylı analizler yapar. “Alman askerleri her zaman katı bir geometrik şekil içinde hareket ederler oysa Ruslar dağınık ve dalgalar halindedirler. Bu, her iki ordunun kostüm seçimlerinde de kendini gösterir.” Mitry, bu iki ordunun oluşturulmasında feyz alınan iki farklı yaklaşımın köklerinin incelenmesini salık verir. Çünkü bu kökler aynı zamanda Alexander Nevsky filminin nasıl olup da yıllar sonra bile öncülü olduğu türü etkileyebildiğini anlamak için oldukça önemlidir.

Filmin sanat yönetiminin arkasında yatan fikirlere derinlemesine bakıldığında ilk olarak sanat tarihindeki yansımaları hemen göze çarpar. Örneğin, Alman askerlerinin kostümleri oldukça kesif bir şekilde konstrüktivist yaklaşıma yönelmiştir. Kazimir Malevich’in kurucularından olduğu bu soyut dışavurum akımının en temel özellikleri; keskin hatlar ve belirgin geometrik şekillerdir. Gelber Kugel’in bu akıma dahil edebileceğimiz şu resmi buna çok güzel bir örnektir. Buna karşın Rus askerlerin kostümünde biyomorfik bir anlayış seçilmiştir. Genel olarak; hala bir oluşu temsil edercesine eğri büğrü çizgiler ve esneyen dairesel asimetrik geometriler bu akımın temel özellikleridir. Joan Miro Ferra’nın şu tablosu da buna güzel bir örnektir. Peki tüm bu sanat tarihiyle olan ilişkileri ne anlama gelmektedir? Yani kostümlerde güdülen konstrüktivist ve biyomorfik yaklaşım, Alexander Nevsky’de yalnızca semiyolojik bir analizden ibaret değildir en nihayetinde . 20. yüzyılın başlarında kendini göstermiş olan tüm bu soyut sanat akımlarının en önemli yanı aslında içinde bulundukları coğrafya ve tarihin düşünme pratiklerini ortaya koymalarıdır. Örneğin; konstrüktivist yaklaşım temel olarak 1900’lerin başlarında, Almanya ve Rusya’da ortaya çıkmıştır. Çünkü buralarda kurulan sistemler, kökleri Hegel ve Kant’a dayanan aydınlanmacı bakışın bir sonucu olan modernizmin temsilcileri İtalyan Fütüristler’e dayanmaktadır. Bu fütüristik düşünme pratiğinin temelinde yatan yaklaşım makineleşmedir. Daha iyiye ve daha ileriye gitmek için makinelere ihtiyaç vardır. Hep daha fazla üretilmeli hep daha fazla makine çalıştırılmalıdır. Haliyle bu akımın estetik yaklaşımı da bu makine düşüncesinden dolayı keskin ve soyut geometrik hatlara dayanır. Oysa biyomorfik yaklaşım; köklerini Bergson üzerinden, daha çok Spinoza ve Anglosakson Emprizmi’ne dayandırıyordu. Buradaki temel düşünme pratiği çok daha insan odaklıydı ve aydınlanmacı bakışın ilerlemeci düşüncesine katılmıyordu. Bu yaklaşım, genel olarak bir döngü ve oluş hali gibi kavramlara odaklanmıştı. Haliyle odaklarında sürekli olarak insan olma durumu vardı.

Bu açıdan filmde Almanlar’ın konstrüktivist bir yaklaşımla oluşturulurken Ruslar’ın biyomorfik olarak inşa edilmesinin altında yatan fikir, insani olana dönük bir eğilimdir. Yani Eisenstein, milliyetçi didaktikliğini insani bir temel üzerinden kurarak insanların duygulanışını etkilemek istiyordu. Yönetmenin, aynı dönemde filmlerini çeken Leni Riefenstahl ile tamamen zıt bir yaklaşımları vardır. Riefenstahl’in filmlerinde kazanan taraf konstrüktivist bir şekilde yaratılıp, filmlerinde makine ve hareket övgüsü yapılıyordu. Ama tahmin edileceği üzere gerçek anlamda işe yarayan Eisenstein’ın yaklaşımı oldu. Çünkü ortada şöyle bir durum vardı; konstrüktivist yaklaşım tamamen rasyonel bir yeniden inşa ile bir tür ütopya yaratıyordu. Oysa biyomorfik zaten var olan üzerinden ilerliyordu. Doğal olarak konstrüktivistler ancak sert bir dogmatik eğitimle yetiştirilmiş çok dar bir kitleye hitap edip harekete geçirebilirken, biyomorfik yaklaşım çok daha geniş kitleleri etkileyebiliyordu. İşte filmdeki bu yaklaşım, daha sonra çekilecek olan tür filmlerini derinden etkilemişti. Hatta çok uzaklara dahi gitmeye gerek yok; Yeşilçam Sineması’nda önemli bir yer tutan Malkoçoğlu, Tarkan gibi tarihi-epik filmlere baktığımızda bu bahsettiğimiz yaklaşımın yıllar sonra bile ne derece işlevsel bir halde olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz.

En nihayetinde 1938 gibi oldukça erken bir dönemde çekilmesine karşın günümüzde hala etkisini koruyan bir film olması, Alexander Nevsky’nin değerini anlamak için gayet yeterli bir sebep. Üstelik Eisenstein tarafından yönetilmiş –çok da bir etkisi olmasa da- ve Prokofiev gibi bir ustanın elinden çıkan müziklerle bezenmiş olması, Alexander Nevsky’nin değerini daha da arttırıyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol