Edebi eserleri beyazperdeye uyarlamak, son dönemde yaratıcılık krizi yaşayan Hollywood sinemasının sarıldığı yöntemlerden sadece biri. İşin sadece uyarlama kısmına bakmak da büyük resmi eksik görmemize neden olabilir. Son zamanlarda film senaryosu havasında yazılmış kitaplar sinemaya aktarılma ihtimaline göz kırpıyorlar. Ayrıntılı anlatımlar, sonu gelmek bilmeyen tasvirler ve karakter profilleri; popüler roman yazarlarının uyarlama havuzuna girmek için ne kadar istekli olduklarının bir işareti olarak yorumlanabilir.

James Patterson’ın yarattığı ve tam tamına 21 kitabında yer verdiği Alex Cross karakteri, sinemaya yabancı bir kahraman değil. 1999’da Kızları Öp (Kiss The Girls) ve 2001’de Örümceğin Maskesi (Along Came A Spider) filmlerinde Morgan Freeman’ın hayat verdiği bu zeki psikolog-dedektifin sinema macerası, usta oyuncunun varlığı dışında çok iz bırakmamıştı. Cross’un 11 yıl sonra sinemaya tekrar dönüşünün hatta son modaya uyarak mevcut hikayenin öncesinin anlatılmasının belli bir risk taşıdığını söylemek mümkün.

ALEX CROSS

Film, Alex Cross ile Picasso lakaplı bir tetikçi arasındaki mücadeleyi anlatıyor. İşlediği cinayetlerden sonra arkasında kara kalem çizimlerle ipucu bırakan “Picasso” lakaplı narsist katilimizin peşine düşen Cross, ailesini ve arkadaşlarını korumaya çalışıyor.

Bugüne kadar yüzlerce filmde ve kitapta karşımıza çıkan bu temel hikayenin, polisiye bir romandan uyarlanması nedeniyle daha çok gizem ve gerilim üzerinden gidileceğini düşünürken Rob Cohen’in varlığı her şeyi değiştiriyor. Yeni Nesil Ajan (xXx), Hızlı ve Öfkeli (The Fast and The Furious) gibi aksiyon yüklü filmlerin yönetmeni olan Cohen, Patterson’ın romanına pek sadık kalmadığı gibi atmosferini de görmezden geliyor. İlk yarım saatte hikaye örgüsü kurulurken yaratılan merak olgusu, maalesef filmin geri kalanında devam ettirilmiyor. Yönetmenin aksiyon filmlerine yatkınlığı nedeniyle böyle bir yola gittiği düşünülebilir. Yine de yapılan tercihin yanlışlığı, filmin kedi-fare oyunundan ikinci sınıf bir aksiyona dönüşmesiyle ortaya çıkıyor.

İki hafta önce gösterime giren Daire 1303 (Apartment 1303) gibi mekanını Detroit olarak belirleyen Alex Cross, şehrin yaşadığı değişime ışık tutamıyor. Picasso’nun hedefindeki Giles Mercier karakterinin Detroit’te kentsel dönüşüme yatırım yapan bir iş adamı olması nedeniyle konuyla ilgili bir bağlantı bulmayı beklerken konuya herhangi bir vurgu yapılmıyor. Biz de ister istemez Detroit’in, sadece uygun bir film platosuna dönüştüğünü düşünmeye başlıyoruz.

ALEX CROSS

Cohen’in ucuz aksiyon merakı bir yana Alex Cross’a darbe vuran en büyük hatanın oyuncu seçimi olduğu söylenebilir. Idris Elba’nın adının geçtiği projenin yenilenmesi ile rolü kapan Tyler Perry, etkileyicilikten uzak bir performans gösterirken karakterin sahip olması gereken karizmayı taşıyamıyor. Gelecek Ahududu Ödülleri’nde favori olarak gösterilen Perry’nin aksine “Lost” dizisindeki Jack karakteriyle hayatımıza giren fakat diziden sonra neredeyse figüran rollere abone olan Matthew Fox, Picasso rolünde oldukça başarılı. Fiziksel açıdan yoğun bir diyetten çıkan Fox’un çabası maalesef sonuçsuz kalıyor. Aynı cümleleri John C. McGinley, Giancarlo Esposito, Werner Daehn gibi karakter rollerinde karşımıza çıkan oyuncular için de söylemek mümkün. Jean Reno ise bir Hollywood filminde Fransız’ı oynayan tek kadrolu oyuncu olarak yine “idare” ediyor.

Edebiyattan sinemaya yapılan uyarlamalar her zaman kitaba sadık olmayabilir. Yönetmen; edebi eseri bir çıkış noktası olarak kullanma hakkına sahiptir, Stanley Kubrick de Rob Cohen de olsa bu gerçek değişmez. Ama daha zekice ele alınabilecek bir karakterden karizması olmayan bir ölüm meleği yaratmaya çalışırsanız yanlış tercihlerin sorumluluğunu rahatça yönetmen ve senariste yükleyebilirsiniz. Özellikle ellerinde Gazap Ateşi (Man on Fire) filminden çıkma bir Denzel Washington bulunmuyorsa!

Edebi eserleri beyazperdeye uyarlamak, son dönemde yaratıcılık krizi yaşayan Hollywood sinemasının sarıldığı yöntemlerden sadece biri. İşin sadece uyarlama kısmına bakmak da büyük resmi eksik görmemize neden olabilir. Son zamanlarda film senaryosu havasında yazılmış kitaplar sinemaya aktarılma ihtimaline göz kırpıyorlar. Ayrıntılı anlatımlar, sonu gelmek bilmeyen tasvirler ve karakter profilleri; popüler roman yazarlarının uyarlama havuzuna girmek için ne kadar istekli olduklarının bir işareti olarak yorumlanabilir. James Patterson’ın yarattığı ve tam tamına 21 kitabında yer verdiği Alex Cross karakteri, sinemaya yabancı bir kahraman değil. 1999’da Kızları Öp (Kiss The Girls) ve 2001’de Örümceğin Maskesi (Along Came A Spider) filmlerinde Morgan Freeman’ın hayat verdiği bu zeki psikolog-dedektifin sinema macerası, usta oyuncunun varlığı dışında çok iz bırakmamıştı. Cross’un 11 yıl sonra sinemaya tekrar dönüşünün hatta son modaya uyarak mevcut hikayenin öncesinin anlatılmasının belli bir risk taşıdığını söylemek mümkün. Film, Alex Cross ile Picasso lakaplı bir tetikçi arasındaki mücadeleyi anlatıyor. İşlediği cinayetlerden sonra arkasında kara kalem çizimlerle ipucu bırakan “Picasso” lakaplı narsist katilimizin peşine düşen Cross, ailesini ve arkadaşlarını korumaya çalışıyor. Bugüne kadar yüzlerce filmde ve kitapta karşımıza çıkan bu temel hikayenin, polisiye bir romandan uyarlanması nedeniyle daha çok gizem ve gerilim üzerinden gidileceğini düşünürken Rob Cohen’in varlığı her şeyi değiştiriyor. Yeni Nesil Ajan (xXx), Hızlı ve Öfkeli (The Fast and The Furious) gibi aksiyon yüklü filmlerin yönetmeni olan Cohen, Patterson’ın romanına pek sadık kalmadığı gibi atmosferini de görmezden geliyor. İlk yarım saatte hikaye örgüsü kurulurken yaratılan merak olgusu, maalesef filmin geri kalanında devam ettirilmiyor. Yönetmenin aksiyon filmlerine yatkınlığı nedeniyle böyle bir yola gittiği düşünülebilir. Yine de yapılan tercihin yanlışlığı, filmin kedi-fare oyunundan ikinci sınıf bir aksiyona dönüşmesiyle ortaya çıkıyor. İki hafta önce gösterime giren Daire 1303 (Apartment 1303) gibi mekanını Detroit olarak belirleyen Alex Cross, şehrin yaşadığı değişime ışık tutamıyor. Picasso’nun hedefindeki Giles Mercier karakterinin Detroit’te kentsel dönüşüme yatırım yapan bir iş adamı olması nedeniyle konuyla ilgili bir bağlantı bulmayı beklerken konuya herhangi bir vurgu yapılmıyor. Biz de ister istemez Detroit’in, sadece uygun bir film platosuna dönüştüğünü düşünmeye başlıyoruz. Cohen’in ucuz aksiyon merakı bir yana Alex Cross’a darbe vuran en büyük hatanın oyuncu seçimi olduğu söylenebilir. Idris Elba’nın adının geçtiği projenin yenilenmesi ile rolü kapan Tyler Perry, etkileyicilikten uzak bir performans gösterirken karakterin sahip olması gereken karizmayı taşıyamıyor. Gelecek Ahududu Ödülleri’nde favori olarak gösterilen Perry’nin aksine “Lost” dizisindeki Jack karakteriyle hayatımıza giren fakat diziden sonra neredeyse figüran rollere abone olan Matthew Fox, Picasso rolünde oldukça başarılı. Fiziksel açıdan yoğun bir diyetten çıkan Fox’un çabası maalesef sonuçsuz kalıyor. Aynı cümleleri John C. McGinley, Giancarlo Esposito, Werner Daehn gibi karakter rollerinde karşımıza çıkan oyuncular için de söylemek mümkün. Jean Reno ise bir Hollywood filminde Fransız’ı oynayan tek kadrolu oyuncu olarak yine “idare” ediyor. Edebiyattan sinemaya yapılan uyarlamalar her zaman kitaba sadık olmayabilir. Yönetmen; edebi eseri bir çıkış noktası olarak kullanma hakkına sahiptir, Stanley Kubrick de Rob Cohen de olsa bu gerçek değişmez. Ama daha zekice ele alınabilecek bir karakterden karizması olmayan bir ölüm meleği yaratmaya çalışırsanız yanlış tercihlerin sorumluluğunu rahatça yönetmen ve senariste yükleyebilirsiniz. Özellikle ellerinde Gazap Ateşi (Man on Fire) filminden çıkma bir Denzel Washington bulunmuyorsa!

Yazar Puanı

Puan - 25%

25%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
25
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi