Varoluşçuluk felsefesinin temelini oluşturan ‘insana yönelme hali’, en yalın haliyle insanın ve bu insanın varoluşsal sıkıntılarının sinemada da işlenmesine ortam hazırlamıştır. “Yaşama karşı işlenen bir günah varsa bu, yaşamdan ümidi kesmekten çok, yeni bir yaşam umut etmektir.” (Camus, 1963:42) sözünün çerçevesinde eserlerini bir ‘yaşam felsefesi’ oluşturma amacıyla yazan Albert Camus, önce absürd ya da uyumsuz dediği insan tipinin temellerini ortaya koyduğu absürd felsefesini, daha sonra da bu absürd insanı teori halinden pratiğe geçirici nitelikteki başkaldırma felsefesini oluşturur. Albert Camus’nün bu felsefelerinde betimlediği uyumsuz insan tipleri, dünya sinemasında olduğu kadar, Türkiye Sineması’nda da işlenmektedir. Bu yazı kapsamında, Türkiye Sineması’nın önemli yönetmenlerinden Onur Ünlü’nün filmlerini, Albert Camus’nün absürd (saçma) ve başkaldırma felsefeleri bağlamında inceleyeceğiz. İncelemenin esas amacı, Onur Ünlü’nün, özellikle absürd trajedi ve dram türündeki filmlerindeki karakterlerin, Albert Camus’nün absürd (saçma) ve başkaldırma felsefelerinde anlattığı ‘uyumsuz insan’la olan benzerliğini ortaya koymaktır. Onur Ünlü’nün 2007 yapımı Polis filmi ile başlayan bu yazı dizimiz yönetmenin 2009 yapımı Beş Şehir ve 2013 yapımı Sen Aydınlatırsın Geceyi isimli filmleri ile devam edecektir.

Düşünce ile Dünya Arasındaki Kırılma: Absürd’ün Felsefesi 

Varoluşçu olsun olmasın, Albert Camus’nün eserlerindeki temalar bizi varoluş trajedisine sürüklerken, onun umutsuzluktan çıkardığı yaşama aşkı, bildiği dünya ile düşüncesinin kırılma yaşamasına sebebiyet verir. İşte bu kırılma absürd ya da Türkçe terminolojisi içinden konuşacak olursak uyumsuzluktur. “Bu kırılmanın ya da uyumsuzluğun temeli ise sahip olduğu bilinçtir.” (Savaş, 2003:35) Şöyle anlatıyor Camus bu kırılmayı: “Ağaçlar arasında bir ağaç, hayvanlar arasında bir kedi olsaydım, bu hayatın bir anlamı olurdu, daha doğrusu bu sorunun hiç anlamı olmazdı, çünkü dünyadan bir parça olurdum. Bu dünya olurdum, oysa şimdi bütün bilincimle, bütün içli-dışlılık gereksinmemle onun karşısındayım. Öylesine önemsiz olan akıl, işte beni her türlü yaratığın karşıtı yapan budur. Bir kalem çizgisiyle yadsıyamam onu. Öyleyse doğru olduğuna inandığımı bırakmamalıyım. Bana alabildiğine açık görüneni, bana karşı bile olsa, tutmalıyım. Bu uyuşmazlığın, dünyam ile düşüncem arasındaki bu kırılmanın temeli bilinçliliğim değil de nedir?” (Camus, 2013:65-66) Peki bu kırılmanın sonucunda ortaya çıkan absürd ya da uyumsuz kavramı ne anlama gelmektedir? Tahsin Yücel, Albert Camus’nun Sisifos Söyleni kitabını çevirirken kitabın en başında şöyle tanımlıyor absürdü: “Bu çeviride sık sık karşılaşabilecekleri ‘uyumsuz’ sözcüğü okurlara biraz bulanık gelebileceği için küçük bir açıklama yapmakta yarar var. Bu sözcük, sözlük anlamı ‘usa, mantığa uymayan, abes, saçma, boş, anlamsız’ olan absurde sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmıştır. Ama Sisifos Söyleni’nde absurde sözcüğü bu anlamı aşar, insan ya da düşünce sözcüklerinin sıfatı olduğu zaman, insan açısından evrenin mantığa aykırılığını, tutarsızlığını anlamış, her şeyi olduğu gibi gören, bilinçli insan ya da düşünceyi belirtir.” (Akt: Tahsin Yücel, 2013:9) Yani, bir bilinçli olma durumu vardır Camus’nün felsefesinde, dünyanın tutarsızlığını bilir, bunun farkındadır. Aydınlanma düşüncesinin getirdiği akılcılığın, aslında akıldışılığa sebebiyet verdiğini görmüştür yaşadığı çağda. Savaşlar, salgınlar, atom bombaları, makineleşme vb. en sonunda insanın kendine yabancılaşmasına sebebiyet vermiş, bir nevi akıl tutulmaları yaşanmıştır. Yine Ahmet Cevizci’nin bu absürd ya da uyumsuz sözcüğüyle ilgili verdiği bir tanım da şöyledir: “Saçma (absürd) terimi varoluş felsefelerinde hayatın anlamsızlığı, tutarsızlığı ve amaçsızlığını ifade etmek için kullanılır. Varoluşçuluk söz konusu olduğunda, aslında saçmanın iki ayrı anlamından söz edilebilir. Bu anlamlardan birincisi, insani varoluşun, bir temelin veya nihai amacın yoksunluğunun eseri olan anlamsızlığı ile ilgilidir. Varoluşçuluktaki ikinci anlamıyla saçma (absürd), rasyonel olanın sınırlarını aşan ve anlaşılması ya da kabulü için bütün bir duygu ve ikna gücümüzü gerekli kılan bir durum ya da şey veya olayı ifade eder. Aşkın olanla genellikle eşanlamlı bir biçimde kullanılan saçmanın, oldukça değerli ve derin bir şey olduğu kabul edilir. Saçmanın (absürdün) bu ikinci anlamının doğrudan doğruya aklın mutlak doğrulara erişme iddialarına yönelik varoluşçu eleştiriden çıktığı söylenebilir. Buna göre Sartre ve Camus gibi filozoflar tarafından olduğu kadar Dostoyevski ve Kafka gibi yazarlar tarafından da kullanılan son derece önemli bir tema olarak saçma (absürd) dünyanın insani özlemlere, düzen ve anlam talebine duyarsız kalması sonucunda, insan tarafından yaşanan boşluk ve anlamsızlık hissini ifade eder” (Cevizci, 2010:1349) Evrenin kendisini saçma bulan Sartre’a karşılık, Camus, evrenin kendini saçma bulmaz. Buna göre Camus’nün felsefesinde “Saçma duygusunun, bir olay ya da bir izlenimin basit bir incelemesinden doğmadığı, bir durumla belirli bir gerçek arasındaki bir eylem ile onu aşan dünya arasındaki bir karşılaştırmadan doğduğu söylenebilir.” (Koç, 1998: sayı 27: 60) Bu yüzden de ölüm, yaşama anlam katan, insanı yaşama bağlayan bir gerçekliktir Camus’nün felsefesinde. Belki de bu yüzden “Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur.” (Camus, 1963:18) diye haykırır, Tersi ve Yüzü adlı eserinde.

Polis: Şiddete Meyyali Dertten Olanlar

Polis (2007), altmış üç yaşındaki başarılı cinayet masası dedektifi Musa Rami’nin üzerine kurulu bir filmdir. Ünlü mafya ailesi İzmitliler’in oğullarından birini bir operasyonda öldüren Musa Rami’nin hayatı bu olaydan sonra ciddi anlamda değişmeye başlar. Kendisinden kırk yaş küçük üniversite öğrencisi Funda’ya aşık olan Musa Rami, aynı zamanda ailesine de fazlasıyla düşkün bir babadır. Aynı günlerde aldığı kötü bir haber, doktoru beyninde bir ur olduğunu ve yalnızca iki ayı kaldığını söyler, üzerine İzmitli ailesinin bitmek bilmeyen tehditleri ve aile üyelerinin teker teker öldürülmeye başlanması, Musa Rami’yi büyük bir çıkışsızlığın içerisine sürüklemeye başlayacaktır. Film ilk anda bir polisiye filmi beklentisi uyandırsa da, aslında onun bir ‘insan hikayesi’ olduğunu söylemek çok daha doğru olacaktır. Musa Rami, yalnız yaşayan, yalnız çalışan, dindar, ailesine bağlı, ölümden korkmayan ve varoluşsal problemleri çoktan aşmış bir birey ve tüm bu uyanışları gerçekleştirmeyi başarmış bir kişi olarak da absürd-uyumsuz bir karakter örneği sergiliyor. “Sınırlı özgürlüğünden, geleceksiz başkaldırısından, ölümlü bilincinden kuşkusu olmayınca, serüvenini yaşamı süresince sürdürür” (Camus, 2013:81) Her şeyin farkında olan Musa Rami, Albert Camus’nün absürd felsefesinde anlattığı absürd-uyumsuz karaktere fazlasıyla uygun gözükmektedir.

Filmin daha en başında Musa Rami, kendisini öldürmek isteyen adamları öldürdükten sonra, gömleğine sıçramış kanı temizlemeden ailesinin kendisi için düzenlediği doğum günü partisine gelir. Ailesinin diğer fertleriyle tanıştığımız bu sahnede hatıra fotoğrafı çektiren aile fertlerinin, filmin ilerleyen bölümlerinde teker teker ölmeye başlayacak olması aslında hikayeyi dramatikleştirmekten çok trajikleştirir. Filmin merkezine oturan ölümün, aslında iki aylık ömrü kaldığını öğrenen Musa Rami’den önce aile fertlerini almaya başlaması bu trajikliğin en büyük göstergesi. “Öykünün ölüm ekseninde çatılmış olması, yasa dışı güç odaklarıyla örgülenmişse de bize, temelde çarpıcı bir insan hikayesi anlatılmış olduğunu ima ediyor. Zaten ölüm, dramatik anlatılarda, trajik durumun oluşmasını sağlayan ana olgudur.” (Yalsızuçanlar, 2008:175) Durumun absürdlüğünün farkında olan Musa Rami’nin hayatı aşağı doğru yönelen bir çıkışsızlığa sürüklenmeye başlayacaktır.

Filmin başlarında Musa Rami ile ondan tezi için danışmanlık alan üniversite öğrencisi Funda arasında geçen bir diyalog, Albert Camus’nün Yabancı romanındaki Mersault karakterinin işlediği bir suçun ayrıntılarıyla ilgili önemli bir benzerlik taşımaktadır. Mersault aşırı ve bunaltıcı sıcak yüzünden kendini kaybedip, daha önceden tartışmalı oldukları bir Cezayirli genci yakın mesafeden dört el ateş ederek öldürür. Belki iki el ateş bile gencin ölmesine yetecek olsa da Mersault’nun neden dört el ateş ettiği muallakta kalmış bir eylemdir. Camus’nün absürd felsefesinin içindeki uyumsuz insan tipinin o vazgeçmişliğini belirleyen nicelik ahlakının insanı her şeyin mübah olduğu bir duruma sürüklemesi, Mersault’yu hiç sebepsiz yere birini öldürmeye sürüklemiştir. Mersault tam anlamıyla absürd-uyumsuz bir karakterdir. Aşağıda Musa Rami ve Funda arasında geçen diyalog da Musa Rami’nin de uyumsuzluğunu kanıtlar niteliktedir:

Funda: Gerçek derken, mesela şu üzerinde on dört kurşun deliği olan ceset?

Musa Rami: On dört mü? Ben on sekiz diye hatırlıyorum ama… Elimde iki tane tabanca vardı.

Funda: Rapora göre çok yakın bir mesafeden ateş etmişsiniz. Yani aslında tetiği iki kere çekseniz de olurmuş.

Musa Rami: O adama on dört tane kurşun sıktım evet, çünkü kesin konuşmam gerekiyordu. Hayatta bazen kesin konuşmak gerekir Funda ve öldürmek kesin konuşmaktır.

Musa Rami, kızı Sevgi’nin camdan aşağı atlayarak intihar ettiğini kabul etmez; öldürüldüğünden şüphelenmektedir. Akabinde gelişen olaylarla da bu düşüncesinde haklı olduğunu düşünen Musa Rami, ailesiyle birlikte piknik yaptıkları bir günün ardından, kendi imkanlarıyla dinamitler hazırlar ve bir canlı bomba olarak Tayfun İzmitli’yi öldürmeye gider. Ama Tayfun İzmitli’nin yüzlerce adamı, Musa Rami’nin etrafını silahlarıyla çevirirler. Musa Rami’nin bu olumsuz başkaldırma eylemi, Albert Camus’nün Prometheus hakkında yaptığı eleştirilerle okunduğunda daha iyi anlam kazanır. Tanrılar’a başkaldıran ama kendi de Tanrı olmak isteyen Prometheus’un bu eyleminde tutarlılık yoktur; çünkü başkaldırmanın diyalektiği unutulmuştur. Musa Rami ise adalete güvenmediği için kendi adaletini yaratmaya çalışarak hem öldürmeyi hem de intiharı olumlar, ama başarısız olur. Musa Rami’nin ölüm karşısında dine sarılması da samimi değildir ve Albert Camus’nün dünyadaki absürdlüğün farkında olmalarına rağmen, metafizik olana sarıldıkları için felsefece intihara sürüklendiklerini söylediği bazı düşünürlere benzemektedir. Tüm o koşuşturmaların ardında aşık olmayı da başarabilen, ailesine düşkün Musa Rami’nin öleceğini öğrendikten sonra önce sinemada dini bir film izlemesi ardından camiye gidip namaz kılması, ama namaz kılarken burnundan kan gelmesi, Onur Ünlü’nün de kara mizaha yaptığı bir göndermeyle, Musa Rami’nin bu şekilde dine sarılmasını eleştirir niteliktedir. Ama Onur Ünlü’nün eleştirisi, kurumsal değil bireysel boyuttadır.

Gerçekten sürekli şüphe eden Musa Rami, hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmez, onu değiştirmek için de öldürme eylemini olumlu görür; havada asılı kaldığını kabul ettiği kurşunlara güvenmediği için üst üste ateş ederek bu eylemi kesinleştirmeye çalışır. Bu düşüncesini de Zenon Paradoksu’yla temellendirir: “Uçan bir ok ele alalım örnek olarak. Okun hareket ettiğini sanıyoruz değil mi? Zenon yanıldığımızı kanıtlıyor. Ok her an durmaktadır. İnanmazsanız okun havada bir fotoğrafını çekin. Fotoğrafta okun durduğunu göreceksiniz. Her an durmakta olan ok hep durmaktadır. Öyle değil mi? Okun hareket edebilmesi için en az bir an hareket etmesi gerekmektedir. Oysa ok her an durmaktadır.” (Nesin, 2003:91) Kaderciliğe sığınmayan Musa Rami bu konuda Albert Camus’nün başkaldırma felsefesine uyar ama nicelik ahlakıyla nitelik ahlakı arasında kalma hali, onu tutarlı bir başkaldıran insan yapmaz. Aslında filmin jeneriğinde geçen, Kurt Vonnegut Jr.’a ait “Bir insanın sadece gerçeklerle yetinmesini aklım almıyor” cümlesi de bu başkaldırının göstergesidir. Ama filmin özünü oluşturan fiziksel şiddet ve ölüm, Camus’nün aktardığı tarihsel başkaldırıdaki gibi yok etme üzerine kuruludur. Filmdeki, Musa Rami’nin Funda’ya hastalığını, kızının ölümünü, Tayfun İzmitli’ye suikast düzenlemeye çalıştığını ama başarılı olamadığını anlattığı sahnenin sonunda Musa Rami’nin ağzından kan boşalır, bunun üzerine hem duydukları hem de gördüğüyle dona kalan Funda’da da kusar. Bu kusma hali bir tür arınma içerse de aslında bu sahnede izleyiciye hissettirilen daha çok psikolojik şiddettir. Musa Rami’nin bu yıkıcı şiddet için gerekçeleri olsa dahi, onun bu şiddet edimi başkaldırının olumlu tarafına bir türlü geçemez.

Filmin son sahnesinde Musa Rami, Funda’dan ısrarla onu sevdiğini söylemesini ister ve arkasından masayı yumruklar. Funda “Seni seviyorum.” dediğinde de “Yalan söylüyorsun!” diye bağırır. Bu konuşmanın öncesinde, Musa Rami’nin ağzından filmin sloganını replik olarak duyarız: “Şiddete meyyalim vallahi dertten” der Funda’ya. Aslında  bu şiddetin kökeninde yatan şey hayattan, aşktan, kayıplardan ona geri kalan hayal kırıklıklarıdır. Veysel Atayman da, Martin Scorsese’nin filmlerindeki şiddeti anlatırken şunları söyler: “Onun kahramanlarının aşırı şiddet pratiklerinin kökeni, yalıtılmışlığın, ikiyüzlü bir ahlakın, saldırganlığın ve ne aşkı ne de dostlukları becerebilen bir toplumun damgasını taşırlar.” (Atayman, 2005:59) Musa Rami’de ne aşkı becerebilir ne de ailesinin kaybını engelleyebilmeyi. Üstelik büyük bir suçluluk duygusu da taşır çünkü başına gelen bunca olayın sebebi aynı zamanda kendisidir. Fakat yine de şiddete başvurmaktan ve kendine özgü bir adalet ve hak yorumu geliştirmekten de geri durmaz. Bu sebeple de onun başkaldırısı yaratıcı değil yok edicidir, böylece çıkışsızlığa sürüklenen Musa Rami, şimdi yalnızca kendi ölümünü beklemektedir.

Kaynakça

Atayman, V. (2005). Şiddetin Mitolojisi. İstanbul: Don Kişot.

Camus, A. ( 1963). Tersi ve Yüzü (Tahsin Yücel, Çev.). İstanbul: Ataç.

Camus, A. (1983). Denemeler (Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Çev.). İstanbul: Say.

Camus, A. (2009). Başkaldıran İnsan ( Tahsin Yücel, Çev.). İstanbul: Can.

Camus, A. (2013). Sisifos Söyleni ( Tahsin Yücel, Çev.). İstanbul: Can.

Camus, A. (2013). Yabancı (Samih Tiryakioğlu, Çev). İstanbul: Can.

Cevizci, A. (2010). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma.

Koç, E. (1998). ‘Yunus Emre ve Egzistansiyalist’lerde Zamansallık ve Ölüm’. Felsefe Dünyası, Sayı:29

Nesin, A. (2003). Dikkat Paradoks Var! Zenon’un Paradoksları. Matematik Dünyası, 2003 Güz, 89-91.

Savaş, H. (2003). Sinema ve Varoluşçuluk. İstanbul: Altıkırkbeş.

Yalsızuçanlar, S. (2008). Dünyanın Orta Yeri Sinema. İstanbul: Etkileşim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi