Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 1 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Alambrista!
1977 - Robert M. Young
110
ABD
Senaryo Robert M. Young
Oyuncular Domingo Ambriz, Trinidad Silva, Linda Gillen

Alambrista!

Kariyerinde her türden filme imza atmış olan yönetmen Robert M. Young’ın 1977 yılında çektiği filmi Alambrista, o dönem Amerikan bağımsız sinemasında hakim; gerçekçi yaklaşımı vurgulamak için tercih edilen hareketli uzak açı lens kullanımını, uçsuz bucaksız kırsala uyguladığı oldukça sıra dışı ve kendine has tarzıyla unutulmuş başyapıtlardan biri.

Filmin 1973’te Vietnam savaşının kaybedilmesi ve 1974’te Watergate skandalının patlak vermesiyle birlikte büyük bir buhrana gömülen Amerika’daki iç huzursuzlukların ve buna bağlı olarak düzeni koruyamamanın zirve yaptığı bir dönemde, Amerikan rüyasının çöküşü temasına odaklanması sürpriz değil elbette. Hatta aynı yıl Werner Herzog’da Stroszek filmiyle bu temayı işlemişti. Ama Alambrista Stroszek’ten farklı olarak yabancılaşma ve kaybediş konusunu daha tarihi ve etnik açıdan ele alıyor.

Meksika’da ailesiyle birlikte sefalet içinde yaşayan Roberto bu duruma daha fazla katlanamayıp kuzeye (Amerika) gidip para kazanmaya karar verir. Yıllar önce babası da tıpkı onun gibi gitmiş fakat bir daha dönmemiştir. Bu yüzden annesi ne olursa olsun gitmesini istemez. Ama karısı ve çocuklarına karşı hissettiği sorumluklara boyun eğen kahramanımız hiçbir fikri olmayan kuzeye doğru yola çıkar.

Bu kısa girişten sonra film Roberto’nun Amerika’daki bitmek bilmeyen çabalarını anlatmaya girişir. O güne dek pek fazla kamera kadrajına girmemiş olan Amerikan kırsalındaki dev çiftlikler filmin genel mekanı gibidir aslında. Sadece bu açıdan bile daha önce tanık olmadığımız saf kırsal gerçeğini yansıtan inanılmaz görsellere sahip bir film Alambrista. Ama en önemlisi yönetmenin keskin bir şekilde hikayenin Meksika tarafında olması ki zaten sinema tarihinin tozlu raflarında olmasının sebeplerinden biri de bu. Ayrıca bu yalnızca hikayeyle de sınır değil. M.Young oldukça geniş bir Meksika alt kültürü portresini filmin genel kurgusuyla iç içe işleyerek yarattığı sessiz ve utangaç karakterinin (Roberto) Amerika’daki yalnızlığına ve çaresizliğine olan vurguyu zirveye taşıyor. Özellikle de Meksika kültüründe bir erkekten beklenen girişken ve sivri zeka yeteneklerinden mahrum olarak yarattığı Roberto’nun Amerika’dayken diğer Meksikalılarla olan ilişkilerindeki çaresizliğini kültürel öğelerle öylesine güzel işliyor ki Roberto Amerika’da para kazanmaya çalışan sıradan bir Meksika’lı olmaktan çıkıp ırklar ve devletler üstü bir seviyede insanlık temsiline dönüşüyor. (Burada girişken ve sivri zeka timsali arkadaşının tren yolculuğunda ölmesine dikkat!)

Yönetmenin hikayenin akışı konusundaki tercihi Roberto’nun aydınlanmasına giden yolu aktarma konusunda oldukça başarılı bir tercih kesinlikle. İlk başta nereye gittiğini, nasıl para kazanacağını bilmez haldeyken, daha sonra yavaş yavaş nasıl para kazanacağını ve nereye gitmesi gerektiğini öğrenir. İşte tam burada M.Young filmin en can alıcı bölümünü sergiler. Bu can alıcı bölümden önce Roberto’nun aydınlanmasına giden belirsiz ama mutlak şekildeki (Kaos!) gelişmelerden bazılarına değinmek gerekir.

Roberto yolculuğu boyunca her zaman daha önce geçilmiş ve ondan sonra da geçilmeye devam edilen yollarda ilerler. Mesela filmin başlarında Meksikalı arkadaşları ona Amerikalı bir kız bulması konusunda telkinde bulunurken utangaç bir şekilde “ben evliyim” diyen Roberto’ya arkadaşlarının cevabı “o Meksika’daydı artık buradasın” olur. Bu elbette Roberto için kabul edilemez bir şeydir ama sonunda filmin ilerleyen bölümlerinde ona en zor anında yardım eden bir kıza aşık olmaktan da kendini geri alamaz. Bu konuda vicdanını rahatlatmasına yarayan cümleyse “o Meksika’daydı artık buradayım” olur. Buradan ailesini görmezden geldiği anlamı çıkmasın, hayır Roberto hala ailesine sadık artık sadece filmin başında tanıştığı Meksikalıların aydınlanmasına ulaşmış vaziyette. Bu açıdan yönetmen tamamen kişisele odaklanmasına rağmen genele hitap eden bir söylem geliştiriyor.

Roberto artık kazandığı paranın bir kısmını ailesine gönderirken bir kısmını da kız arkadaşı için harcar fakat bir polis baskınıyla yakayı ele verince kendisini bir anda bir kamyonette bir yerlere götürülürken bulur. Yazımızın başında bahsettiğimiz devletin düzeni koruyamama konusu burada kendini gösterir. Polisler yakaladıkları Meksikalıları bir nevi köle ticaretinde kullanırlar.

Film boyunca sürekli tekrar eden yemek ritüelleri de erkeklerin ailelerine bağlılıkları konusunda kurdukları yapay mekânsal ilişkiye işaret eder. Meksikalı işçiler sürekli olarak onlara özgü Tortilla ve fasulye yemektedirler. Bu bir anlamda onları anavatanlarına bağlayan yegane tutunabilecekleri daldır. Yıllardır Amerika’da bulunanlar dahi bunu devam ettirirler. Amerikalıların sembolüyse jambon, yumurta ve kahvedir. Meksikalılar sürekli olarak bunu bir maske olarak kullanırlar.

Yabancılaşma ve yalnızlık konusunda Roberto üzerinden Meksikalı işçilere değinilmesine karşın filmde M.Young’un Amerikalılara dair de önemli söylemleri var. Çünkü Amerika için çizilen portre kapitalist bir distopya. Bir yanda çaresiz Meksikalılardan farklı olamayan evsizler, bir yandan sıra dışı ayin törenleri düzenleyerek içinde yaşadıkları tüm pisliği lanetlemelerine rağmen onu görmezden gelerek yaşamaya devam edenler ve elbette ki sonunda söz sahibi olan işverenler ve patronlar. Amerikan rüyasının çöküşü tam da burada ama yönetmen filmin odağını bunun bir adım ötesine taşıyarak bu çöküşü Roberto’nun aydınlanmasındaki bir faktör olarak ele alıyor. İşte burada daha önce bahsettiğimiz filmin can alıcı bölümüne gelecek olursak, Roberto’nun çalıştığı arazide yaşlı bir adam ölür ve beklenmedik bir şekilde bu adam Roberto’nın yıllardır haber alamadıkları babası çıkar. Bir birlerine böylesine yakınlaşmışlarken ancak öldükten sonra onunla karşılaşabilmiş olması elbette ki adamımızı oldukça etkiler ama esas etki babasından arta kalan eşyaları incelerken olur. Babasının da tıpkı onun gibi Amerikalı bir eşi vardır ve tüm parasını ona göndermektedir.

İşte aslında bu aydınlanmanın son halkasıdır. Sonunda Roberto gittiği yolun sonunu görür. Tortilla’yla kendini anavatana bağlıymış yalanıyla kandırarak artık tamamen buralı olmanın kaçınılmazlığı. Bu sahneden sonra Roberto tortillasını yerken gerçeği fark eder “Artık yemek istemiyorum eve dönmek istiyorum!”.

Tüm bu uzun ve inişli çıkışlı yolculuktan sonra sonunda Roberto bizzat polise teslim olarak Meksika’ya doğru dönüş yoluna koyulur.

Fakat yönetmenin film bitmeden önce söyleyeceği son bir sözü daha vardır. Roberto sınır kapısından geçerken hamile bir kadın kendini sınırın Amerika tarafına atar ve çocuğuna tam orada doğurur. Ağzından dökülen kelimeyse şunlardır “Burada doğdu!… Burada dilediği gibi çalışabilecek.” Roberto’ysa gerçeğe ulaşmış bir şekilde öylece yanından geçip Meksika’ya girer. Sorun nerede doğduğu ya da nerede çalıştığı değildir, sorun sahip olduklarının nerede olduğudur.

Jenerikte Roberto’nun hikayesini anlatan şarkı çalınır. Bu yaşananların, yaşayanların ve yaşayacakların şarkısıdır.

Tarihsel dönüşümleri kişiliğin önlenemez ilerleyişine bir zemin olarak kullanarak Meksikalıların makus kaderini onların kültürel temelleriyle anlatan Alambrista geçmişten yola çıkıp geleceğe dair dokunaklı söylemlerde bulunan bulunmaz bir eser.

İzleyin izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol