Aksiyon filmleri ve kadın temsili konusuna değinmeden önce, türün temel özellikleriyle ilgili verilebilecek genel bilgilerle başlayalım. 1903 yılında Edwin S. Porter’ın yönetmenliğinde çekilmiş olan The Great Train Robbery, sinema tarihi açısından birçok ilki içinde barındırmaktadır. Birçok sinema tarihçisi tarafından konulu ilk aksiyon filmi olarak adlandırılan The Great Train Robbery, dönemin diğer filmleri gibi kısa, sessiz ve siyah-beyaz olmasının yanı sıra farklı bir özelliğiyle ön plana çıkıyordu; sinemada ilk kez uygulanan Cross cutting montaj tekniği. Bu teknik, aksiyon filmlerinin olmazsa olmaz unsurlarından biri olan paralel kurgu olarak da tanımlanabilir. Bu sayede aksiyon filmlerinin heyecanı daha da arttırılır.

Aksiyon filmlerinin içerisinde barındırdığı protagonist; hayatında bir şeylerden vazgeçmiş, geri çekilmiş ya da dibe vurmuş durumdayken olası bir intikam, geri çağırılma ya da düşmanlarının peşini bırakmaması gibi sebeplerle kendisini olayların içinde bulur. Bu durum genellikle erkek izleyici tarafından sevilir demek yanlış olacaksa bile filmlerin erkek izleyici kitlesine hitaben oluşturulduğu bir gerçek. Tabii ki aksiyon sever kadın izleyicilerin de sayısı azımsanmayacak kadar fazla; ancak bu durum aksiyon filmlerinde orta sınıf-genç/orta yaşlı-beyaz erkeğin hedef alındığı gerçeğini değiştirmiyor. Bu yüzdendir ki aksiyon filmleri de her janrın sahip olduğu klişeleri kendi içinde özelleştirerek var ediyor.

Aksiyon Filmlerinde Kadın Temsilleri ve Bu Temsillerin İşleyişi

Klişelerin en temeli, erkek izleyicinin kendisini özdeşleştirdiği kahramanın ne kadar zorlanırsa zorlansın olayları net bir galibiyetle sonuçlandırması. Bir diğer klişe ise aksiyon filmlerinde sıkça yer alan iki farklı kadın arketipinin adeta kopyalanmış gibi bu janrın birçok filminde bulunması. Bu arketiplerden biri kurtarılmaya muhtaç, aşık olunan tatlı kız olarak tanımlanabilecekken, diğer kadın arketipi ise karşımıza güzel, seksi ve lateksler içinde; dövüşmeyi, silah kullanmayı bilen tehlikeli kadın başlığı altında çıkar. Kurtarılmaya muhtaç kadınla evlenilirken, tehlikeli kadın genelde saf dışı bırakılır ya da öldürülür. İyi olarak tanımlanan kadınlar genellikle etken değil edilgen, aksiyonu gerçekleştiren değil aksiyondan etkilenen ve varlığıyla erkeğe bir şekilde hizmet eden, filmdeki varoluşu erkek üzerinden tanımlanan karakterler olarak karşımıza çıkar. Bu Hollywood’un yeniden üretmeyi amaçladığı “erkeğe muhtaç kadın” imgesini izleyicilerin gözünde güçlendirebilir.

Peki kadınları etkin kılan aksiyon filmleri yok mu? Tabii ki var; ancak kadınların başrol oynadığı aksiyon filmlerinin var olması yukarıda bahsettiğimiz sorunu kökten çözmüyor. Çünkü kadınlar, aksiyon filmlerinde başrol oynasalar da sorunlu toplumsal cinsiyet algısı kendisini her noktada göstermeye devam ediyor. Bir kadının aksiyon filminin kahramanı olması olasılığı bile kadına erkeksi özellikler atfetmeyi prodüktorlerin gözünde zorunlu kılıyor. Bu tür yaklaşımlar, Türkçede “erkek fatma” dediğimiz kadın tipinin sinemadaki yansıması olarak bile düşünülebilir. Bunun tam zıttı durumda ise kadın kahraman tamamen vücut hatları yani dişiliğiyle ön plana çıkar. Topuklu ayakkabılarıyla vücudunu saran deri kıyafetleriyle dövüşen kadınların patlamadan kurtulup saçlarını salarak catwalk yürüyüşü yapması birçok izleyicinin aşina olduğu klişelerden. Ancak bazı filmler yine de kadını erkekleştirmeden ve de aşırı dişileştirmeden olduğu gibi kahramanlaştırabiliyor. Yine salt bir kadın temsili olduğunu söylemek mümkün olmasa da kötü örneklerinin yanında izleyiciyi tatmin eden sonuçlar almış filmler de mevcut. Bu filmlere örnek vermek gerekirse, Luc Besson’ın 1990 yapımı La Femme Nikita‘sıyla başlanabilir. Nikita, gerek toplumda yerleşmiş cinsiyet kalıplarını kullanarak yardıma muhtaç olduğu sanılmasına rağmen bunun tersini ispatlayabilerek, gerekse sevgilisiyle yaşadığı ilişki özelinde, aldığı eğitimlere tamamen kendine has cevap vermesiyle janrın benzerlerinden ayrılan filmleri arasında değerlendirilebilir. Çok fazla uzağa gitmeden büyük bir kitlenin aşina olup sevdiği bir seriden de bahsetmek gerek: Kill Bill. Tarantino’nun güçlü kadınları sevdiğini söylemek mümkün ama en önemlisi Tarantino’nun filmlerinde bu güç, kadının dişiliğinden de kaynaklanmıyor. En basitinden Angelina Jolie’nin başrolünü oynadığı Salt filmi ile Kill Bill serisi arasında çok net bir temsil farkı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Uma Thurman, -dövüştüğünde doğal olarak dağılması gereken- dağınık saçları ve tişörtleri, pantolonları ve giydiği eşofmanımsı sarı kıyafetiyle düşmanlarıyla rahatça dövüşmeyi amaçlıyorken; Angelina Jolie’nin Salt karakterindeki başarısı daha çok güzelliğine, her daim fönlü saçlarına, çekici kıyafetlerine dayanıyor gibidir. Bu da Salt filmini, kadın karakterin kendi doğruları için savaştığı bir filmden çok eril bakışı tatmin etmeyi amaçlayan bir film olduğunu gözler önüne seriyor.

Daha günümüze gelmemiz gerekirse ele alınacak iki güzel filmden bahsedebiliriz. Açlık Oyunları serisi ve geçtiğimiz aylarda vizyona giren Mad Max: Fury Road. İki film de politik mesajlarıyla dikkat çeken ve kadın karakterleri başarılı bir şekilde konumlandırılmış filmler olarak değerlendirilebilir. Açlık Oyunları, distopik bir gelecekte, bir zümrenin yönetimi elinde bulundurup sefa sürdüğü yaşam standartlarına zıt olarak yönetilen halkın açlık sınırında yaşadığı ve ülkenin 12 bölüme ayrıldığı bir düzende geçiyor. Bu 12 bölgeden seçilen ikişer temsilcinin katıldığı oyun, bir kişi hayatta kalana dek devam ediyor. Gençlerin birbirine düşürüldüğü ve hayatta kalmak için öldürmeye zorlandığı bu düzende Katniss (Jennifer Lawrence) bütün bu kötü gidişatın farkında olup başkaldıracak bir karakter olarak şekillendiriliyor. Nitekim medyanın istediğini onlara vererek takım arkadaşını öldürmek zorunda olmaktan kurtuluyor ve bu sayede yarışmanın katı kurallarının ilk kez yıkılmasını sağlıyor. Sistemde gördüğü boşluk ve bu boşluğu kullanmasıyla filmlerde oldukça az rastladığımız zeki ve güzel kadın imgesinin bir arada doğrulanmasını sağlıyor. Her ne kadar serinin önceki filmlerinden de, filmin adından da ana karakterin Max olduğu sonucuna rahatlıkla ulaşılsa da Mad Max: Fury Road filminde George Miller, ana karakter eksenini Charlize Theron’a kaydırmış gibi görünüyordu. Yönetmenin bu yeni tavrı ortaya oldukça güçlü yeni bir kadın karakterin çıkmasına sebep olmuş ve film adeta Furiosa karakteri üzerinden ilerlerken, Max (Tom Hardy) işleri Furiosa için kolaylaştıran ve gitmesi gereken yere kadar ona eşlik eden bir karakter olarak bir adım geride kalmış. Furiosa; tek kolunu kaybetmiş olması, toza bulanmış yüzü ve bu distopik dünyaya hükmeden Joe’nun bir mal olarak gördüğü eşlerini kaçırmaya çalışması sebebiyle filmlerdeki sorunlu kadın temsillerini büyük ölçüde kıran, içi dolu ve başkaldıran bir kadın karakter olarak değerlendirilebilir.

Bu başlık altında birkaç film daha sıralamak mümkün, tam bir aksiyon filmi kapsamında değerlendirilemeyecek olsa da Ejderha Dövmeli Kız filmi de etkili bir kadın karakter imajı çiziyor. Hanna (2011), Death Proof (2007) gibi filmler de bu başlığa dahil edilebilir. Ancak bu filmlerin sayısının çok da fazla olduğunu söylemek mümkün değil. Erkek izleyicinin odağa alındığı ve erkek izleyicinin katharsise ulaşmasının hedeflendiği yüzlerce aksiyon filminin içinden doğruya en yakın kadın temsillerini izleyiciyle paylaşan filmler, yukarıda saydığım unsurları içeriyor ve belli başlı kadın klişelerinden kaçınıyorlar. Umarım bu tarz temsiller artar ve bu sayede sinema, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tekrar tekrar üretildiği dipsiz bir kuyu olmaktan bir nebze de olsa uzaklaşır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi