16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Keş!f bölümünde yarışan Córki dancingu – The Lure filminin yönetmeni Agnieszka Smoczyńska ile ilk uzun metrajının detayları, filmde yer alan bu sarsıcı deniz kızı imajının ortaya nasıl çıktığı ve yönetmenin esin kaynakları üzerine oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Söyleşi: Halil İbrahim Sağlam, Ecem Şen

Halil İbrahim Sağlam: The Lure, korku, müzikal, fantezi, psikolojik drama türlerini sinema dili olarak çılgın ama duygusal açıdan dokunaklı bir şekilde işleyen yapım. Bu farklı türler arasında gezinirken bir denge tutturmaya çalıştınız mı?  

Agnieszka Smoczyńska: Bir denge tutturmaktan ziyade belki bu janrları iç içe geçirmekteki amacımdan bahsedebilirim. Aslında en başında ben bir tür olarak iki genç kızın hikayesini anlatabileceğim, bilindik bir psikolojik dram düşünüyordum. Bir süre sonra aynı zamanda sonradan senaristimiz olacak olan bir arkadaşım filmi onunla yapmak isteyip istemediğimi sordu ve çok yakın arkadaşı olan iki kızdan bahsetti. Tam da filmde yansıtmak istediğim gibi bir yerde büyüdüklerini söyledi. Aslında önce bana bu iki arkadaşıyla ilgili bir biyografi yapmak isteyip istemediğimi sordu çünkü aileleri de benim istediğim gibi müzisyendi. Sonrasında biz bu iki genç kız ile ilgili normal bir psikolojik drama yapmaya karar verdik. Bir süre sonra çalıştığımız arkadaşlardan biri hikayeye karşı çıktı ve üzerine düşündük sonrasında çıkan fikir karakterlerimizi deniz kızı yapmak oldu. Bunun bizim için anlamı, direkt olarak vereceğimiz bir büyüme hikayesini deniz kızı metaforunun arkasına gizlemek ve hikaye için yeni bir maske yaratmaktı. Karakterlerimiz deniz kızı olduğu için iki farklı janrı da bir araya getirmeyi mümkün kıldılar. Sirenler büyülü sesleriyle şarkı söylerler, bu yüzden müzikal bir kısma sahibiz ve aynı zamanda insan eti yiyorlar bu da bizi korku janrına yönlendiriyor. Başlangıçta müzikal ve korku gibi iki farklı türü nasıl bir araya getirebileceğimiz uzun uzun düşündüm. Tabii ki Rocky Horror Picture Show (1975)’u ya da Tim Burton’ın Sweeney Todd (2007) filmini izledim ancak benim yolum oldukça farklıydı ayrıca biliyorsunuz bu benim ilk uzun metraj filmimdi. Kendi içgüdülerimi izlesem de senaristimiz, müzisyenimiz, ses tasarımcımız hep birlikte ilerliyorduk ve süreç bu şekilde işlerken fark ettim ki filmin müzikleri dahil iki farklı türü iç içe geçiriyordu. Filmi izlediğinizde net bir şekilde görebilirsiniz ki müzikler de kendi içerisinde gergin bir sahnenin gerilimini ve normalliğin sakinliğini bir arada barındırıyor. Yani bu iki farklı türün iç içeliğini müziklerde de yakalamak mümkün.

Alıştığımız güzel, sevimli ve tabii ki sütyenli deniz kızı imajını değiştirmek istedik.

1-2

Ecem Şen: Şunu sormak istiyorum, filminizdeki karakterler için özellikle deniz kızı terimini mi kullanmayı tercih ediyorsunuz yoksa siren tanımlamasını mı?

Agnieszka Smoczyńska: Siren. Siren terimini tercih ediyorum. Aslında biz yeni bir deniz kızı konsepti oluşturmak istedik. Tabi ki deniz kızı temsilini yaratırken Homeros’dan İlyada ve Odysseia’dan yani Yunan mitolojisinden esinlendik. Aynı zamanda bilindik bir Disney’in deniz kızı imajı da var. Biz alıştığımız güzel, sevimli ve tabii ki sütyenli deniz kızı imajını değiştirmek istedik. Örneğin bizim oluşturduğumuz deniz kızı imajında cinsel organ yok, bu bizim için önemliydi. Ayrıca suyun dışında kuyrukları bacağa dönüşüyor ve tekrar suya girdiklerinde bacakları kuyruğa dönüşüyor. Dediğim gibi deniz kızı bizim için büyüyen bir genç kız metaforu olarak filmde yer aldı. Küçük bir kız olmak için fazla büyük ve yetişkin bir kadın olarak görülmek için de küçük olan, bu iki aşamanın arasında bulunuyor ana karakterlerimiz.

Halil İbrahim Sağlam: The Lure, sinemadaki ilk uzun metrajınız olduğu düşünüldüğünde özellikle prodüksiyon kalitesi, görsel efektleri ve sinematografisiyle öne çıkan, bütçe gerektiren bir film. Her açıdan yenilikçi ve riskli bir proje. Bu yüzden Polonya’da filme finansman bulma konusunda sıkıntı yaşadınız mı?

Agnieszka Smoczyńska: Polonya’da projelerimiz için bize Polonya hükümetinden bütçe sağlayan Polonya Film Enstitüsü var ve size toplam bütçenizin %70 gibi yüksek bir oranda destek sağlıyorlar. Bu kesinlikle mükemmel bir durum. Bir film yaptığınızda da % 90 oranında bir destek bulabiliyorsunuz tabii bu bazı politik kararlar sebebiyle bazen hiçbir işe yaramayabiliyor da. The Lure aslında bundan bir 10 sene önce yapmanın mümkün olmayacağını bildiğim bir film. Hatta bugün bile oldukça zorlu ama neyse ki biz bu konuda şanslıydık. Bunu biraz da önceki kısa filmlerimin ödül almış olmasına bağlıyorum. Bu sayede ilk uzun metraj filmim olsa da daha fazla bütçe alabildim. Tüm bu süreçlerin sonunda toplam bütçemiz 1.3 milyon euro’ydu. Genel anlamda ortalama bir film için Polonya’da 2 milyon euronun harcandığını da belirtmem gerekir. Ben her şeyi yüz yüze gerçekleştirmek durumunda kaldım. Filmin müziğinden yapılan balık kuyruğuna kadar her şeyle. Tabi ki yapımcımız ortaya belirli bir bütçe koydu ama bu çok da büyük bir para değildi. Ve bizim çekim için yalnızca bir ayımız vardı. Bir müzikal için bu süre neredeyse bir hiç. Sahneler için fazladan çekim yapmak için bile vaktimiz yoktu. Bu yüzden başladığımız anda çekim için gerçekten çok iyi hazırlanmış olmamız gerekiyordu. Zor bir süreç olsa da hikayeyi oldukça yeni ve eşsiz buldukları için çalıştığım herkes filmi kesinlikle yapmak istiyordu.

Hikayeyi kendime çok yakın buluyorum.

the-lure-filmloverss

Ecem Şen: Bu kadar hazırlıklı olabilmek adına çekimden önce uzun süren bir hazırlık süreci de geçirmiş olmalısınız.

Agnieszka Smoczyńska: Ben aslında ön hazırlık aşamasının iki sene öncesinden kendi başıma çalışmaya başlamıştım. Senaristimiz, ses tasarımcımız, görsel efekt kısmı ile uğraşan arkadaşımız yani ekipten birçok kişi ayda bir ya da iki kez bir araya geliyorduk ve yakın bir arkadaş grubu gibi çalışmaya başlamıştık. Filmin tarzı, sahnelerin nasıl görünmesi gerektiği gibi konuları ayrıntılı olarak konuşuyorduk.

Halil İbrahim Sağlam: Film her ne kadar fantastik bir hikaye anlatıyor olsa da 80’ler Varşova’sı atmosferi, gece kulübü, votkalar, sigaralar, kırık kalpler, sorunlu ebeveynler, ilk aşklar derken filmin içerisinde sizin yaşantınızdan otobiyografik ögeler olduğunu söylememiz mümkün mü?

Agnieszka Smoczyńska: Evet, ben de böyle bir yerde büyüdüm. Annem komünizm zamanında bu tür bir barda patrondu. Ben de filmi kesinlikle kafamda bu tür bir imajla gerçekleştirmeye çalıştım. Robert bana bunun dansla birleştirilmesi gerektiğini söyledi. Benim ülkemde, Çekoslovakya, Doğu Almanya’da da dans kulüpleri vardı. Gidip dans edebilir, müzik dinleyebilirdiniz yanı sıra striptiz, sihirbazlık gösterileri de izleyebilirdiniz. Benim için o dönem tüm bunlar ödül gibi bir şeydi. Bu yüzden hikayeyi kendime çok yakın buluyorum ve bu yüzden böyle bir tema seçtim.

Deniz kızlarını Polonyalı ressam Aleksandra Waliszewska resmetti.

2

Ecem Şen: Siren imgesi benim de çok sevdiğim ve aslında femme fatale’in fantezi dünyasında vücut bulmuş hali, yine de bu iki sirendan birini daha naif ve duyduğu aşk için kendinden vazgeçebilen bir karakter olarak konumlandırıyorsunuz. Sizin yaratıcı düşünce sürecinde bu iki kız kardeş arasında böylesi bir farka yol açan temel dürtü neydi? 

Agnieszka Smoczyńska: Bizim için en başından iki ayrı pratagonistimizin olması önemliydi. Biri Gold, diğeri ise Silver. Biri diğerinden büyük ve biz daha küçük olanın bir şeylerin arayışında olmasını istedik. Gold daha ziyade eğlence peşinde, insan etiyle beslenen bir karakterken daha genç olan Silver ise daha naif hislerle aşkın peşine düşüyor. Aslında en başında yaratmak istediğimiz bir arka plan var. Silver bu yaşadıklarının öncesinde bir erkeğe aşık oluyor onunla suyun altında birlikte yaşayabilmek için sevdiği erkeği okyanusun derinliklerine çekiyor çünkü bir insanın suyun altında nefes alamadığının tam olarak farkında değil. Sevdiği erkeği bu şekilde öldürdükten sonra kendi kendine bir söz veriyor. Sonrasında aşkı için sesinden vazgeçişi de bu yüzden. Masalın adı ‘Küçük Denizkızı’, evet.  Filmimin de bir açıdan bunun yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Öykünün içinde eğer deniz kızı birine aşık olursa, kendini de kaybedebilir çünkü denizkızı olmaktan vazgeçer ve böylece sesini de kaybeder.  Bu senaryo ise Andersen’den, Homer’dan ve benden birçok önemli öge taşıyor. Elde olan ögeleri ortaya koyuyoruz, karıştırıyoruz ve üretmeye başlıyoruz.  Ve diğer bir nokta ise, iki kardeş bu öyküde çok önemli çünkü kardeşlerden biri insan olmak isterken diğeri tam tersi davranıyor.

Halil İbrahim Sağlam: İlham aldığınız belirli bir resim ya da film var mı?

Agnieszka Smoczyńska: Evet, Aleksandra Waliszewska. Kendisi Polonyalı bir ressam, gerçekten harika bir ressam.  Ve ben de kendisinden benim için bir deniz kızı çizmesini rica ettim, ortaya koyduğu resimde ise deniz kızının kocaman bir kuyruğu vardı. Bu benim için çok şaşırtıcı oldu çünkü Waliszewska’nın deniz kızı resimleriyle tanışmadan önce deniz kızı kuyruğunu hepimizin bildiği gibi normal ve seksi kuyruklar olarak tasvir ederdim. O resim de özellikle harikaydı çünkü resimde deniz kızı yarı canavardı. Bunun ilginç olmasının bir diğer nedeni ise,  önceden ressamlar deniz kızlarına ejderha kuyrukları çizermiş çünkü mitolojide deniz kızlarının ejderhaların kız kardeşleri olduklarına inanılıyormuş.

Ecem: Şaşırtıcı gerçekten! Bunu bilmiyordum.

Agnieszka Smoczyńska: Evet, Waliszewska ise bu konuyu resimleri aracılığıyla tartıştı ve özellikle bizim için bu modern deniz kızlarını yarattı.

Eğer sürekli sadece bir objeymişsin gibi davranılırsan, kendini kaybedebilirsin.

lure3

Ecem: Filmin kullandığı bütün farklılıkları tek tek çıkardığımızda elimizde bir erkek için kendinden vazgeçebilen bir kadının karşısında konumlandırılan bir başka kadın yani aslında toplumsal hayatta en temelde karşımıza çıkan erkeğin tahakkümüne giren ve tamamen kendi bireyliğini kurabilen kadın karakterler var ve siz diğerinin aksine kendi bireyliğini geliştiren güçlü kadın karakteri doğruluyorsunuz. Bu açıdan filminizin feminist bir tavrının olduğunu söyleyebilir miyiz?

Agnieszka Smoczyńska: Evet, aslında bu sizin feminizm tanımınıza göre de değişebilir.

Ecem: Peki, sizin feminizm tanımınız nedir?

Agnieszka Smoczyńska: Yani filmimin feminist bir tavrı olduğunu söyleyebilirim. Sadece feminist de değil aynı zamanda hayvani bir yönü de var. Ne demek istediğimi anlatabildim mi emin değilim ama hayvani derken, özellikle genç kızlara birer obje olarak davranılmasından bahsediyorum. Bu açıdan feminist olabilir. Eğer sürekli sadece bir objeymişsin gibi davranılırsan, kendini kaybedebilirsin. Bu hikayede ise hepsi sudan geliyor ve yaşlı adam onlara aynı bahsettiğim gibi davranıyor. Sonrasında ise,  deniz kızı Golden aşık olmak istiyor ama bir yandan bu çocuğu hak etmediğini de düşünüyor ve biliyor ki eğer kuyruğunu kaybederse kendini de kaybeder. Buradaki kaybetmek, sesini kaybetmek anlamında, yani onun için çok önemli ve onu özel kılan  şeyi kaybetmek.

Ecem: Şu anda üzerinde çalıştığınız, yakında gelecek bir projeniz var mı?

Agnieszka Smoczyńska: Evet, var. Hafızasını kaybetmiş ve onu geri kazanmak istemeyen bir kız hakkında bir film bu sefer. İki gün içinde çekimlere başlıyoruz.

Ecem: Bu sefer filminiz türü nedir?

Psikolojik drama. Biraz gerilim ve komedi ile tatlandırılmış hali diyebilirim.

Ecem Şen: Bu keyifli röportaj için teşekkür ederiz.

Agnieszka Smoczyńska: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi