Suzanne Collins’in Açlık Oyunları isimli romanı tüm dünyada büyük yankı uyandırınca pek tabii seri zaman kaybedilmeden beyazperdeye uyarlandı. Konusunun bir hayli ilgi çekici olması sebebiyle film de en az kitabı kadar, belki de çok daha fazla ilgi gördü ve tahmin edildiği üzere izlenme rekorları kırdı. Ancak, ilk filmi kendi içinde değerlendirdiğimizde mevcuttaki sıra dışı konuyu beyazperdeye aktarırken korkak davranıldığını ve seyirciyi yakalayabilme konusunda da yetersiz kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Devam filmlerinin zorluğunu göz önüne aldığımızda bir kitap uyarlaması olmasına rağmen Ateşi Yakalamak’ın da ilk filmin izinden gideceğini tahmin ediyordum; fakat yönetmen değişikliğinin de etkisiyle ilk filme nazaran ortaya çok daha cesur ve her açıdan Panem diyarının içinde bulunduğu kaosu seyircinin hissetmesini sağlayan, oldukça başarılı bir filmle karşılaştım.  

İlk filmin yönetmen koltuğunda Gary Ross’un olması ister istemez filmle ilgili beklentinin tavan yapmasına sebep olduysa da, Ross bu beklentinin hakkını en başta belirttiğim gibi pek de verememişti. Daha çok “teenage” aksiyonu havasında geçen ilk filmin ardından ikinci filmde Francis Lawrence’ın bu koltuğu devralması seriyi gözle görülür şekilde bir basamak atlatıyor. Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse ilk filmin sonunda Açlık Oyunları’nın tarihinde ilk kez iki kazanının çıkması ve bu ikilinin sıra dışı bir şekilde zafere ulaşmaları Panem halkı için yeni bir “umut” demekti. Artık bulundukları duruma isyan etmeye hazırlanan tüm mıntıkalar bunu Katniss ve Peeta’nın Zafer Turu’nda iyiden iyiye hissettirmeye başlıyorlar. Hal böyle olunca bizim de ülkemizde çok uzak olmadığımız başkanlık sistemi buna müdahale ediyor ve üçüncü 25.yıl kutlaması adı altında yeni bir Açlık Oyunları daha düzenliyorlar. Gerisi malum, kameralar önünde ölüm-kalım savaşı.

Ateşi Yakalamak
Kitabın, dolayısıyla filmin parmak bastığı konu aslında dünyanın içinde bulunduğu durumun gelecekte ne hale gelebileceğinin oldukça başarılı bir öngörüsü. Özellikle ülkemizde de her geçen gün değişen yönetim biçimini gördükçe “yok canım bu kadar da olmaz” demek neredeyse imkansız hale geldi. Zenginlerin daha çok zenginleştirildiği, yoksulların lağım faresinden farksız görüldüğü, baştakilerin “ben ne dersem o olur, ben nasıl istersem herkes öyle yaşamak zorunda” dediği bir ülkede cidden Panem’in başına gelenler çok da fantastik veya uzak durmuyor. Bu sebeple filmin cesur oluşunun önemi de bir kat daha artıyor. İlk filmin bu kaosu yeteri kadar yansıtamadığını söylemiştim, işte ikinci film bu aşamada doğru olanı yapıyor ve saf bir aksiyon filminden ziyade ayakları yere sağlam basan, eleştirel bir yaklaşım getiriyor.

Oyunculuklara değinecek olursak, Jennifer Lawrance’a olan bakış açım sanırsam değişiyor ve Akademi üyelerinin tarafına geçmeye başlıyorum. Özellikle bu filmde kendisini çok beğendim ve rolüne çok yakıştırdım. Ona eşlik eden genç oyuncuların abartılacak bir rolü olmadığı için değerlendirmenin de yanlış olacağını düşünüyorum; ancak özelikle Woody Harrelson, Stanley Tucci, Elizabeth Banks ve tabii ki Philip Seymour Hoffman’ın performanslarının son derece gerçekçi olduğunu söylemem gerekiyor.

Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak beni tam anlamıyla ters köşeye yatırdı. İlk filmi baz aldığımda bu filmi bu kadar beğeneceğim aklıma gelmezdi, ancak gelin görün ki artık ben de serinin hayranları gibi üçüncü filmi heyecanla bekliyorum.

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi