“Benliğimin kaplamı benim sinemamı oluşturur. Sahip olduğum sayısız hudut ve birkaç erdem ile birlikte en hayati deneyimlerimin bir dökümü gibi…”

Alejandro González Iñárritu

Geçtiğimiz senenin en çok konuşulan sinemacılarından Alejandro González Iñárritu, Leonardo DiCaprio ve Tom Hardy’nin başrollerinde yer aldığı yeni filmi The Revenant ile bu hafta sonu sinemalara konuk oluyor. Erdem, vicdan ve intikam gibi temalar etrafında şekillenen hikâyesi, doğa-insan ilişkisini vurgulayan görüntü yönetimi ve akılalmaz plan sekansları ile The Revenant, teknik anlamda değişime uğrayan Iñárritu sinemasının bir örneği olmakla beraber yönetmenin alışılagelmiş tematik ögelerini odağına alıyor. Bu bağlamda The Revenant’ın ortaya çıktığı süreci daha iyi özümsemek için Alejandro González Iñárritu’nun Ölüm Üçlemesi’ne (Amores Perros, 21 Grams, Babel), Guillermo Arriaga ile olan çalışma arkadaşlığına, teknik olarak sinemasını farklı bir noktaya evrilten Emmanuel Lubezki ile ortaklığına bakmak gerekiyor.

Daha 16 yaşlarındayken bir kargo gemisinde çalışarak Avrupa ve Afrika’ya giden, kendisini bir sanatçı olarak en çok etkileyen deneyimleri bu seyahatleri sırasında edindiğini sürekli yineleyen Iñárritu’nun yedinci sanattan önceki durağı müzik olur. Meksika’nın en çok dinlenen müzik kanallarından birinde radyo programı yapan Iñárritu, 80’lerin sonunda altı tane filmin de müziklerini yapar. Guillermo Arriaga ile tanıştığı bu dönemde gönlü yavaştan sinemaya kayar ve kendi prodüksiyon şirketini kurar. Sonrasında ise Arriaga ile birlikte oluşturacakları, yönetmeni dünyaca üne ve onlarca ödüle kavuşturacak Ölüm Üçlemesi’nin ilk halkası Amores Perros gelir.

amores-perros-2000-filmloverss

Ölüm Üçlemesi: Kaybedilen Aşklar, İnançlar ve İnsanlar

Daha çok kiliselerde örneklerine rastlanan, birbiri ile ilişkili üç resimden oluşan pano şeklindeki triptikler gibi bir olay etrafında şekillenen üç farklı hikâyeyi anlatan Amores perros, Iñárritu’nun sinemasını şekillendirecek bir öncül yapımdır. Hırsızlıkla geçinen abisinin karısı Susana’ya aşık olan ve onunla birlikte kaçabilmek için gereken parayı toplamak adına köpeği Cofi’yi köpek dövüşelerine sokan Octavio ile Susana’nın hikâyesi ile açılan film, üç hikâyeyi birbirine bağladığı kaza sahnesiyle ünlü manken Valeria ile Valeria için karısını ve çocuklarını terketmeyi göze almış olan Daniel’in hikâyesine geçiş yapar. Kazanın oluşum aşamasını bir de Valeria’nın perspektifinden izleriz. Kazanın hayatında önemli bir iz bıraktığı üçüncü hikâye ise eski gerilla, yeni kiralık katil el Chivo’nun öyküsü olur. Politik mücadelenin askeri kanadına geçiş yaparak ailesini terkeden ve yakalandıktan sonra uzun yıllar hapis yatan El Chivo’nun hayatı Valeria ve Octavio’nun yaptığı araba kazasından sonra çok daha farklı bir yöne evrilir.

Iñárritu’nun daha sonradan alametifarikası olacak olan pek çok ögeyle ilk defa Amores Perros’ta karşılaşırız. Bir olay vasıtasıyla kesişen üç farklı olay örgüsünün kronolojik olmayan, epizodik bir şekilde gözükmekle beraber her ayrı bölüm içerisinde birbirinden parçalar taşıyan bir kurgu ile aktarılması, üçlemeye de adını veren ölüm odağında ihtirasın, sadakatin, intikamın ve kaybedilen aşk ve insanların izini süren bir izleğin kullanılması, politik alt metnin izleyicinin gözüne sokulmadan birbiri ile kesişen hikâyeler arasında aktarılması bunların başında gelir. Iñárritu ve Arriaga’nın üçlemenin diğer filmlerinde pek kullanmadığı, Amores Perros’u diğerlerinden nispeten ayıran ise metafor odaklı öyküleme biçimidir.

Üç hikâyenin ana kahramanları için de köpekleri büyük önem arz eder. Öyle ki filmde köpekler sadakat kavramının temsili olarak konumlandırılır. Halihazırda üç hikâyede de sadakat ya da sadık olmama durumu işlenir. Octavio, abisinin karısı Susana ile kaçabilmek için köpeği Cofi’yi köpek dövüşlerine sokar. Abisine ihanetini somutlaştırabilmek için köpeği Cofi’nin kendisine olan sadakatini kullanır bir nevi. Karısını ve çocuklarını terkederek Valeria ile yaşamaya başlayan Daniel ise Valeria araba kazasında ayağını kırması ve Valeria’nın çok sevdiği köpeği Richie’nin, birlikte taşındıkları evin parkelerinin altında kaybolması ile karısından ayrılma kararını sorgular. Valeria’ya karşı sadakati olan Richie’nin kaybolması, Daniel’in Valeria’ya karşı sevgisinin bitmesini ve gizli kapaklı karısına dönme çabalarını temsil eder. Octavio ve Valeria’nın yaptığı araba kazası sonrası Octavio’nun köpeği Cofi’yi bulan, onu iyileştiren ve hâlihazırda baktığı köpeklerle birlikte ona da bakmaya başlayan El Chivo, köpek dövüşlerinde köpekleri öldürmesi istenen Cofi’nin iyileştikten sonra çok sevdiği köpeklerini öldürmesi ile yıkılır, fakat kafasına silah dayadığı Cofi’yi öldüremez. Cofi’nin yaptığını zamanında kendisinin ailesine yaptıklarına benzetir bu durumu; dolayısı ile Cofi’yi de kendisine. Bu olaydan sonra kendisini ölü olarak bilen kızına bir mesaj bırakır ve Cofi’yi de yanına alarak uzaklara gider El Chivo.

21-grams-filmloverss

Oscarlarda Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü’ne aday olan Amores Perros ile adını dünyaya duyuran Iñárritu ve Arriaga’nın bir sonraki durakları sırasıyla 2003 yapımı 21 Grams ve 2006 yapımı Babel olur. Kendilerini tekrar etme uğruna – ki bu, çok da haksız bir argüman olmaz – Amores Perros’ta kullandıkları izleğin aynısını kullanır Iñárritu ve Arriaga ikilisi bu iki filmde de. Üçleme’nin son iki filminin ilk filmden temel farkları ise hikâyelerin ölçeğinin büyümüş olması ve birbirinden olur. 21 Grams Iñárritu’nun Amerika’da geçen ve İngilizce ilk filmi olurken Babel, Fas’tan Meksika’ya Japonya’dan Amerika’ya uzanan bir hikâyeler örgüsünü aktarmaya soyunur.

Üç farklı ana hikâyenin anlatıldığı ve başrollerinde Sean Penn, Naomi Watts ve Benicio Del Toro’yu gördüğümüz 21 Grams’ta geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman kaybolur. İlk bölümü ile izleyiciyi bir kaosun içerisine bırakan Iñárritu, anlatısını yavaş yavaş çözümledikçe lineer olmayan, takibi zor kurgu tercihleri de sonuç vermiş oluyor. Duncan MacDougall’ın yaptığı gözlem ve yayınladığı makalelere göre bir insan öldüğünde fiziksel olarak 21 gram kaybeder. MacDougall bu 21 gramı insan ruhunun bedenden ayrılması ile açıklar. Yani insan ruhu 21 gram eder. Filmde Sean Penn’in hayat verdiği Paul Rivers da şu soruyu sorar: Ne vardır bu 21 gramın içinde? Film tam da beklenmedik ölümlerin arkasında bıraktıklarını, değiştirdikleri hayatları odağına alıyor; 21 gramın ne içerdiğini arıyor.

Amores Perros’ta alttan alta gördüğümüz sınıflar arası eşitsizlik durumu ve Babel’de trajik seviyeye ulaşan politik kriz gibi arka plan temalarının yerini 21 Grams’ta inanç kavramı alır. Talihsiz bir kazanın değiştirdiği hayatlara şahit oluruz, dolayısı ile ölüm hiçbir Iñárritu filminde olmadığı kadar ön plandadır, fakat özellikle eski mahkum, yeni koyu Hristiyan Jack Jordan (Benicio Del Toro) karakteri üzerinden büyük bir inanç sorgusu yapar 21 Grams. Tam da Tanrı’yı ve doğruyu bulduğunu düşünen Jack Jordan, arabasıyla Cristina Peck’in (Naomi Watts) eşi Michael (Danny Huston) ve iki çocuğunu ezer ve olay yerinden kaçar. Jordan büyük bir iç hesaplaşmaya girerken Cristina sonu intikam alevi ile sonuçlanacak olan bir çöküş yaşar. Organ nakli bekleyen ve Michael’ın ölmesiyle nakil ile onun kalbini alan Paul Rivers ise iki hikâye arasında bir geçiş karakteri gibidir. Michael’ın kalbi ile Paul, Cristina için ölen kocası, Jack Jordan için ise inancını sorgulamasına sebep olan, öldürdüğü adamdır. Kazayı, lotodan Tanrı’nın vesilesi ile kazandığına inandığı kamyoneti ile yapan Jordan için kamyoneti de inancının çöküşünü simgeler. Iñárritu’nun gri ve sarı tonların hakim olduğu, gün ışığında aşırı pozlandırılmış görüntüleri de bu ölüm odaklı anlatıya başarılı bir arka plan olur.

babel-filmloverss

Iñárritu ve Arriaga’nın anlatı ölçeğini daha da büyüterek dört farklı ülkeye uzanan, triptik yapısından çıkıp bu sefer bir şekilde birbirine dokunan dört farklı hikâyeyi bir anlattıkları Babel, Iñárritu’nun iyi bir hikâye anlatıcılığı için büyük önem arz eden “yönetmenlik” mevzusunda da kendini tam anlamıyla yetkinleştirmeye başladığı film olur. İroniktir, Iñárritu – Arriaga ikilisinin Babel sırasında yaşadıkları tartışmalar sonrası sanatsal partnerlikten vazgeçmeleri ile Iñárritu uzun plan sekansların ve zorlu kamera hareketlerinin olduğu daha teknik bir sinemaya yönelecek, Birdman ve The Revenant’ta birlikte çalışacağı görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile bu sinemasal evrimi tamamlayacaktır. Iñárritu’nun bu çalışma arkadaşı değişimi -son derece başarılı bir senarist olan Arriaga’dan adeta görüntüleri konuşturan bir teknisyen Lubezki’ye- yönetmenin sinemasının yaşadığı evrimin de bir temsili olacaktır. Babel filmi de yönetmenin girdiği bu yolun sinyallerini verir.

Geçmişte yaşadıkları trajik olayı atlatmaya çalışan ve bunun için Fas’a gelmiş olan Amerikalı bir çift (Cate Blanchett, Brad Pitt), çiftlerin çocuklarına bakmakla yükümlü bir bakıcı (Adriana Barraza), Fas’ın ücra bir köyünde yaşayan büyüme çağındaki iki çocuk ve Japonya’da büyüme sancıları ve annesinin intiharı ile boğuşan sağır ve dilsiz genç bir kadın (Rinko Kikuchi); bu dört hikaye 3 kilometreye kadar menzili olan bir silahın ateşlediği bir kurşun ile birleşiyor. Iñárritu’nun, Amores Perros’tan beri kullandığı izleği takip ettiği, hikâyesini benzer ama daha az kaotik bir kurgu ile aktardığı Babel’in Üçleme’nin diğer filmlerine göre en büyük farkı daha da göz önünde olan politik söylemi –daha doğrusu “gözlemi”- oluyor. Oscarlarda yedi adaylık birden kazanan Babel, Iñárritu’nun Akademi’nin de radarına girdiğinin kanıtı oluyor.

birdman-filmloverss

Alejandro González Iñárritu: Bir Yönetmenin Umulmayan Sinemasal Evrimi

“Biutiful ölüm hakkında değil, yaşam hakkında. Yaşama okunan ilahi gibi bir film.” 

2010 yılında başrolünde Javier Bardem’in yer aldığı Biutiful’u çeken Alejandro González Iñárritu, ölüm döşeğindeki Uxbal’ın yaşadıklarını aktarır. Ölümün, pişmanlığın ve tabii ki bir Iñárritu filminin olmazsa olmazı acının dahil olduğu hikayede temel öge ise Iñárritu’nun belirttiği gibi yaşamdır esasında. Prostat kanseri olduğunu ve sadece birkaç ay ömrü kaldığını öğrenen Uxbal’ın bu süreçteki deneyimleri ölümünden önce hayatta hâlâ yaşaması gerekenlerin olduğunu gösterir. Arriaga ile birlikte oluşturdukları üçlemedeki anlatı ve kurgunun dışına çıkıp daha geleneksel bir anlatıya başvuran Iñárritu, sadece bu tercihleri ile bile sinemasında değişime gittiğinin sinyallerini veriyordu. Fakat kimse Iñárritu’nun bir sonraki filminin trajik bir komedi filmi olacağını tahmin edememişti.

27 Ağustos 2014… Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Birdman ile ilgili sosyal medyaya düşen olağanüstü olumlu eleştiriler filmi bir anda yılın en çok merak edilen filmi yapmaya yetmişti. Kasım ayında Amerika’da vizyona giren Birdman, ödül sezonuna kadar tüm dünyada ilgiyle karşılandı. Iñárritu’nun Emmanuel Lubezki ile ilk ortaklığında (2010 Nike için çektikleri Dünya Kupası reklamını saymaz isek) denediği, tamamı tek planda çekilmiş izlenimi veren kurgu, gerçeklik algısının zaman zaman büküldüğü filmin anlatısına hizmet etmiş ve epey başarılı olmuştu. Film, En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Film ödüllerine birden uzanarak Iñárritu’nun Oscarlardan tam bir zaferle ayrılmasını sağlamıştı. Emmanuel Lubezki de En İyi Görüntü Yönetimi Oscarıın sahibi olmuştu. Süper kahraman film serisi ile ünlü olmuş eski bir Hollywood yıldızının entellektüel olarak kendini kanıtlamak için soyunduğu tiyatro uyarlamasının sahnelenme sürecine şahit olduğumuz Birdman, yönetmenin Biutiful ile başladığı bir takım biçimsel denemelerin ulaştığı son nokta olabilir derken yönetmenin Lubezki ile birlikte başka bir filmin çekimlerinde olduğu ortaya çıkmıştı: The Revenant.

the-revenant-yeni-görseller-poster-filmloverss

Leonardo DiCaprio ve Tom Hardy’yi buluşturan yapımın ilk fragmanı, Iñárritu ve Lubezki ikilisinin olağanüstü kamera hareketleri ve açıları deneyeceğinin sinyalini vermiş, hikâyesi gereği Iñárritu’nun acı, intikam, inanç ve ölüm gibi temalara geri döneceği sezilmişti. The Revenant beklenilen gibi epik ama tematik anlamda da tam bir Iñárritu sineması örneği olma özelliği taşıyor. En nihayetinde The Revenant filmi, Alejandro González Iñárritu’nun Lubezki ile olan sinemasal ortaklığının yönetmenin sinemasını teknik anlamda başka bir noktaya getirdiğinin kanıtı oluyor. Kesinlikle beyazperdede tecrübe edilmesi gereken, 12 dalda Oscar adaylığı bulunan The Revenant’ın eleştirisine göz atmak isteyenleri şöyle ağırlayabiliriz. Alejandro González Iñárritu’nun filmografisinin en can alıcı anlarına göz atmak isteyen okuyucularımız da bu anlamda hazırladığımız videoya da aşağıdan ulaşabilir.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi