Bu hafta Yeşilçam Sokağı’nda sinemamızın değişen çehresinin mimarlarından Atıf Yılmaz’ı ve onun 1986 yapımı Aaahh Belinda filmini ağırlıyoruz. Aaahh Belinda’yı konuşmadan önce Türk Sineması’nın güldürü unsuru olmaktan uzaklaşıp kalıplarını aşarak toplumsal meseleler üzerinde durmaya başladığı hikâyelere ev sahipliği yaptığı geçiş sürecinden bahsetmekte fayda var. Tiyatronun aksine devlet otoritesinden ziyade halktan ve halk hikâyelerinden beslenen Yeşilçam Sineması ilk olarak Türkan Şoray’lı, Ayhan Işık’lı imgeleri hatırlatsa da, daha derine indiğimizde bu yıllarda çekilmiş dramaların alt metinlerinde toplumsal sınıflaşma başta olmak üzere birçok kavrama yönelik eleştirel bakış sunulduğunu görmek mümkün.

Toplumsal belleğin gün geçtikçe kan kaybettiği ve iktidarın hafızamızı yönettiği bir dönemden geçiyoruz. Sinemanın siyasi bağlamda günümüzden hiçbir farkı olmayan yakın dönem ülke tarihiyle bağ kurmasının ve bunun bir sonucu olarak alternatif yaklaşımlar doğurmasının kaçınılmaz olduğu 80’li yıllara baktığımızda birçok kavramda olduğu gibi Yeşilçam da belirgin bir kimlik dönüşümü yaşadı. Yılmaz Güney’in 60’ların sonu, 70’lerin başında çektiği filmlerle temelini attığı politik sinema bir sonraki kuşağı büyük ölçüde etkiledi. Kitaplardan ve tiyatro oyunlarından beyazperdeye uyarladığı eserlerle kariyerinde çıkış yakalayan Atıf Yılmaz da yoğun siyasi atmosferin etkisi altında kalan yönetmenlerden biriydi.

Ah Güzel İstanbul (1966), Selvi Boylum, Al Yazmalım (1977), Şekerpare (1983) gibi iz bırakan birçok filmi sinemamıza armağan eden Atıf Yılmaz’ı özel kılan, yalnızca etki altında bir kuşağın parçası olarak toplumsal konulara olan eğilimi değil, bu konulara yaklaşımı ve cesur söylemleri olmuştur. 60’lı yıllarda günyüzüne çıkan ikinci dalga feminist hareketten de beslenen sinemasına baktığımızda, yönetmenin özellikle 80’li yıllarda çekmiş olduğu Adı Vasfiye (1985), Dul Bir Kadın (1985), Asiye Nasıl Kurtulur? (1986), Kadının Adı Yok (1988) gibi kadının var olma mücadelesine bakışını yansıtan filmler arasında belki de en dikkat çekici olan eseri Aaahh Belinda’da Atıf Yılmaz, ataerkil toplumun kalıplarını sarsarak “kadını” kamusal alanda görünür kılmaya çalışmış, kadına biçilen toplumsal rollere karşı çıkışıyla onu hiçbir kalıba sıkıştırmadığı gibi aksine özgürleştirmeye çalışmıştır.

Kadın kimliğini özgürleştirmiş ve kadın cinselliğine modern bir bakış açısı getirmiş olan Müjde Ar isminin bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Müjde Ar’ın özgür ve toplumsal normlardan büyük ölçüde arınmış, aykırı bir hayata sahip tiyatrocu Serap karakteriyle; tüm hayatı toplumun belirlediği kurallar çerçevesinde yaşayan, gündüzleri bankada çalışıp akşamları “evinin kadını” olması beklenen Naciye karakterlerini bir arada canlandırdığı Barış Pirhasan imzalı senaryo da yönetmenin meselesini oldukça destekliyor. Sinemamızda yaşanan dönüşümün fantastik komedi türünde ilk örneği olan Aaahh Belinda, filmin başında belirtildiği gibi Vasıf Öngören’in “Asiye Nasıl Kurtulur?” oyunundan fazlasıyla besleniyor. Oyunun Atıf Yılmaz’ın kamerasına yansıyan detayları ise oldukça ilginç ve kadının ülkemizde konumlandırılışı üzerine nefis detaylar ve hicivler barındırıyor.

Bir reklam filminde oynaması için teklif alan Serap’ı film başlarken, bir yandan yeni sezonda oynayacağı tiyatro için prova yaparken, diğer yandan tamamen maddi kaygılarla yer alacağı reklam filminin provalarını izlerken görüyoruz. Genç sevgilisiyle reklam filmi üzerine konuştuğu sahnede “evinin kadını” olmaya, aile kavramına yaklaşımı açık ve net bir şekilde ortaya konan Serap, “Asiye Nasıl Kurtulur?” oyununun provasında “Ben de kurtuldum işte, ben de öğrendim artık bu düzende yaşamanın sırrını.” replikleriyle aslında bir parçası olması beklenen toplumun beklentilerini bir müzikalle kolayca ifade ediyor. Oyunun provası daha birçok genel yargıyı perdeye yansıtıyor ve Atıf Yılmaz müthiş bir öngörüyle günümüzde hâlâ tartışılmaya devam eden bazı meseleler üzerine kendine has üslubuyla son noktayı koyuyor.

Aaahh Belinda: “Bize düşen bayan mal olmak.”

Bilinçli bir sanatçı olan Serap, “Asiye Nasıl Kurtulur?” gibi nitelikli ve sorumluluğu olan bir oyunun provasından çıkıp, maddi gerekçelerle hayatını devam ettirebilmek için oyunun eleştirdiği toplumsal yapılanmayı temsil eden ve içten içe bu rolleri normalleştiren bir şampuan reklamında oynamaya gidiyor. Ne de olsa ona düşen “bayan mal olmak”. Reklam dünyasının içinde barındırdığı sahteliğe de bir çift söz söylemeyi ihmal etmeyen Atıf Yılmaz, Serap’ın senaryo ile ilgili fikirleriyle reklam dilini de eleştirmekten geri durmuyor. Bu reklam filmi, bir kadının gündüz çalışıp akşam evinin kadını olmasını modernizmle bağdaştırarak, çekirdek bir ailenin nasıl olması gerektiğini “Belinda” adlı bir şampuan markası üzerinden temellendiriyor; “kadın, toplumun ondan beklediklerini yaparken elbette kendini de ihmal etmemelidir” diyor. Mutlu bir aile olmayı kadının yumuşak, sıcak, pırıl pırıl saçlarıyla özdeşleştiren reklam dilinin günümüzde hâlâ geçerli bir önermeye sahip olması Atıf Yılmaz’ın yıllar önce yapmış olduğu ironiyi daha da anlamlı kılıyor.

Serap’ın yoğun tempoya ve “imajını sattığı” gerekçesiyle yapılan arkadaş baskısına dayanamadığı bir sahnede, reklam filmini çektiği sırada duşta uyandığı kâbus, onu bir anda Naciye’ye dönüştürüyor. Serap artık Naciye’dir ve Naciye’nin hayatını yaşarken buluyor kendini. Hiç var olmamış gibidir ve bunu ne senaryo gereği kocası olduğunu düşündüğü Hulusi Bey’e, ne de sevgilisi Suat’a anlatabiliyor. Bu şokla bindiği takside yaptığı yolculuk, seyirciyi de aynı şokun parçası hâline getiriyor. Serap bir anda reklam filmi yönetmenine yönelttiği sorunun cevabını, yaşarken bulduğu hayatında bir Karagöz oyununun içindedir. Yani, toplumsal rolleri oynarken hepimizin birer kukla olduğunu düşünürken bir anda kendini bu oyunun içinde bulur.

İçinde bulunduğu durumu bir halüsinasyon olarak tanımlayan Serap, bunu kimseye ispat edemeyince çareyi doktora gitmekte bulur. Heyete karşı oynadığı tiyatroda devleşen performansıyla Müjde Ar, kadının sıkışmışlığını o kadar başarılı yansıtır ki doktorun “tipik bir teknik sosyal sorun” olarak tanımlamakla yetindiği bu konum üzerine seyirci de nihayet düşünmeye başlar. 1987 yapımı bir Ömer Kavur filmi olan “Anayurt Oteli”ndeki Zebercet rolüyle hafızamıza kazınan Macit Koper’in Naciye’nin kocası rolündeki Hulusi Bey performansı da erkeğin toplumsal rolünü biçimsel olarak yansıtırken hepimizin bu düzenin kurbanı olduğumuzun altını çizer. Serap, Naciye olmadığını ve bu hayatın bir parçası olmadığını hem çevresine, hem de kendine ispat etmeye çalışırken yaşanmakta olan hayatın tımarhaneye tıkılmaktan daha kötü olduğunu söyler bir sahnede. Ömrünü gündüzleri çalışıp akşamları kocasını ve çocuklarını mutlu etmeye adayan bir kadının elbette sosyal bir hayatının olamayacağını, sosyalleşmek için bedeller ödemesi gerektiğini görürüz. Naciye’nin ve Füsun Demirel’in canlandırdığı yan karakter gibi binlercesinin hafta sonu ailesiyle piknik yapmaktan ibaret olan sosyal hayatı, henüz gelişmekte olan bir ülkede kadının modernleşmekte olan dünyanın ne kadar dışında bir hayata mahkum edildiğini gözler önüne serer.

Topluma ayak uyduramayan kadının dayak atılarak sindirilmesi ya da “baba evi”ne gönderilerek aşağılanması Aaahh Belinda’nın dokunduğu bir başka boyuttur. Kocası her istediğinde cinsel birliktelik yaşamak zorunda kalıp, kocasının ailesine saygıda kusur etmeyip ona biçilen rolleri oynaması gereken bir kadının, böyle bir hayata göz yummayıp kendine bir yaşam alanı yaratmaya çalışması toplumda “hastalıklı” olarak görülmesine neden olur. Bu durum da sindirme politikasının bir parçasıdır elbette. İzleyicisini gerçek dünya ile hayal dünyası arasında bir yolculuğa çıkaran Aaahh Belinda, şizofrenik bir karakter hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Woody Allen’ın 1985’te çektiği The Purple Rose of Cairo’dan da izler taşıyan dramatik yapısıyla Aaahh Belinda, hâlâ herkesin ikili yaşamlar sürdüğü ve bu gelgitin bir parçası, bu düzenin birer kurbanı olduğu noktada değerini ilk günkü gibi koruyor.

Naciye olduğunu bir türlü kabullenemeyen Serap, finale doğru pes ediyor ve ona biçilen rolü yaşamaya koyuluyor. Bu karar ise yaşadığımız kâbusu temsil edercesine ve küçükken duyduğumuz tüm korku dolu ifadeleri hatırlatırcasına; “Evvel zaman içinde varmış bir dumganga. Alırmış çocukları atarmış sepetine dumganga.” sözleriyle dikkat çeken bir melodide vücut buluyor. Sırasıyla mutfağa olan ilgisinin, çevresiyle ilişkisinin ve çocuklarıyla olan iletişiminin değiştiğini gördüğümüz Naciye, aynı gece kocasının sevişme ısrarlarına cevap vermek üzereyken aniden kâbustan uyanıyor ve kendini Belinda şampuanının reklam setinde buluyor. Serap’ın yanında uyandığı Hulusi Bey’e attığı tokada Atıf Yılmaz aslında toplumsal bir anlam yüklüyor. O tokat bu kurallarla yaşamamıza neden olan kanaat önderlerine atılıyor. Serap’ın hızla yataktan kalkıp seti terk etmek üzere olduğu bir anda devcileyin bir Belinda maketinin üzerine yürüdüğü sahne, yaşadığımız hayatın korkunç ve de hiç de komik olmayan bir şaka olduğunu yüzümüze vuruyor. Hepimizin içinde biraz Serap, biraz Naciye olduğunu düşünürsek, Atıf Yılmaz’ın Aaahh Belinda’yla yakaladığı sinemasal değere paha biçmektense henüz tanışmayanlar için bu yazının güzel bir fırsata dönüşmesini diliyorum.

Yönetmen: Atıf Yılmaz

Yapımcı: Odak Fim

Senarist: Barış Pirhasan

Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz

Yapım Yılı / Süre: 1986 / 93 dk.

Oyuncular: Müjde Ar, Macit Koper, Yılmaz Zafer

Görsel kaynağı: Sanatlog

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi