Maurice Pialat’nın eşi Sylvie’yle çekilmiş bir fotoğrafı vardır; arkada uzanan dingin bir koru ve hemen dibindeki verandada birbirine sokulmuş gülümseyen bir çift. Bu fotoğraf insana belli belirsiz William Hennessy’nin 1879’da çizdiği The Pride of Dijon tablosunu hatırlatır, yine arka tarafta uzanan bir korunun hemen yanı başındaki verendada birbirine sokulan bir çift… Ama bu iki görüntü arasında elbette ki çok büyük bir fark hemen göze çarpar. Hennessy’nin tablosunda büyük bir sıkıntı ve hüzün hakimdir çünkü bize arkası dönük olan kadını sessizce ve belki biraz da çökmüş bir şekilde dinleyen adamın o donuk bakışlarını görürüz. Bir an için bu iki ayrı imajın, görüntünün zaman dışılığı bizi etkilemeye başlar; her tür tarihsellik detaylarına rağmen sanki derinlerde zamanın akışına direnen bir yan vardır. Ama yine de iki görüntü arasındaki belli bir zamansallık ilişkisi hep baki kalır. Bu, tam da bu iki imajın zaman ötesiliğinden doğan bir etkileşim halinin bakiliğidir. Çünkü her tür ayrıntıyı göz hizamızdan temizleyerek o en donuk bakışa, o en huzurlu gülüşe değin inmeye çalıştığımızda nihayetinde zihnimizde şöyle bir zamansallık sorusu, o baki soru belirir: Acaba önce olan hangisi?

O huzurlu ve gülümseyen çift, şimdi derinlerden gelen huzursuzlukların kucağına düşmüş, birbirine karşı sükutun o karanlık mahzenlerinden döve döve çıkartılan tekinsiz cümleleri mi kuruyor? O kasvetli, soğuk, belirsizlik durumundaki çift, işte şimdi nihayet her şeyi bir kenara bırakıyor, belki tehlikeli bir sessizlik belki de temkinli bir ketumlukla birbirine mi sokuluyor? Ya da belki öncesinde şunu sormak gerekir, bu sorunun böylesine bizi etkileyen, derinlerimizdeki gizil güce işleyen karanlık ruhu nereden geliyor? Niçin bu soru böylesine, her tür zaman dışılığın kendisini gösterdiği o en derin noktada yüzümüze çarpıyor? İşte fotoğraftaki ismin Maurice Pialat olmasının ironisi de biraz buradan geliyor belki, çünkü bu soru, tam da Pialat’nın sorduğu hatta sürekli olarak etrafında dönüp durduğu ziyadesiyle varoluşsal bir alana aittir. Loulou’da Nelly’nin tüm o gelgitli hikayesinin altında yatan nedir ya da Van Gogh’ta Vincent’in, Sous le soleil de Satan’da Donissan’ın ve nihayet À nos Amours’da Suzanne’ın? Bir dem huzurla kavga gürültü arasında bitmek bilmeyen o akışın derinlerinde yatan debi nedir?

Örneğin À nos Amours’da, Suzanne’ın ergenlik döneminden başlayarak kendi hayatına yön verdiği döneme kadar uzanan karmaşık hikayesine tanık oluruz. Üstelik hikayeyi böylesine karmaşık yapan birçok unsur vardır, bu zaman zaman bizzat Suzanne’nın kendisiyken, bazense hiç beklemediği sürprizlerdir. Ama her şeye rağmen odağımızda hep Suzanne vardır ve belki de çarpıcı bir paralellik olarak, her daim yaşamından bizzat sorumlu tutulan odur. Peki tüm bu yaşananlarda Suzanne’nın rolü nedir? İşte bu, ilk başta sorduğumuz “önce hangisi” sorusuna uzanan o nihai probleme getirir bizi: Gerçekten ne yapıyoruz? Suzanne ne yapıyor? Bu tamamen bir eylem sorusudur. Bir şeyi neden yapıyoruz, yaptığımızdan ne derece mutlu oluyoruz, tüm olan bitenlerde ne kadar rol alabiliyoruz ve tüm bunlar bizim hayatımızı ne derece etkiliyor? Bunlar bir zamanlar, Fransız Varoluşçuluğu dediğimiz düşünsel akımın en başat sorularıdır ama yine de cevap çok daha derinlerde yatar.

Suzanne, okul arkadaşlarıyla haylazlık eder, birilerine aşık olur, başka birileriyle birlikte olur; zaman geçer özgür olmak ister, ama bu zordur. En kötü ihtimalle kardeşinden tonla dayak yerken, bir anlığına kendisini kurtardığındaysa bu sefer de yaptığı şeyden hiçbir zaman gerçekten tam emin olmamanın huzursuzluğunu taşır. Filmin, bir fotoğraf karesi olarak donan son sahnesinde Suzanne’ın yüz ifadesi bize ne söyler? Verdiği karardan gerçekten ne kadar emindir, mutlu mudur yoksa korkmakta mıdır? İzleyici için bu soru hep belirsizdir; gerçekten Suzanne’ın hayattan beklentisi nedir, ne istemektedir? Üstelik benzer soruyla mücadele eden yalnızca Suzanne’ın bizzat kendisi de değildir, onu döven kardeşi, nefret eden ama yine de en beklenmedik anda kol kanat geren annesi, tüm bu şamatadan kendisini çekmiş ve sessizliği içerisinde sanki hep bir sükutun o altından ışıldayışını taşıyan babası, tüm o sevgilileri… Ama bu yan karakterler, öyle yalnızca hikayenin gidişatındaki sürpriz unsurlar olarak bulunmazlar, tersine, bu soruya verilebilecek yegane cevabı her biri sonuna kadar arar ve kendi çözümünü ortaya koyar.

À Nos Amours ve Geleceği Görmek: Suzanne’a Dair

Kardeşi Suzanne’ı sürekli döver, çünkü başıboş haylazlığı ve sorumsuzca kendisini birilerinin kucağına atışından nefret eder. Onun gözünde Suzanne bir tür hastalıklı ruh hali taşır, “anormaldir”. Bu tam da psikanalitik, bastırma temelli bilinç dışı düşüncesini hatırlatır, Suzanne’nın tüm bu davranışlarının temelinde yatan bilinç dışı, verili olanın anomalisidir. Nihayetinde psikanalizde bilinç dışı hep kurulmuşluğu içerisinde ele alınır, yani insanların ne yapmaları gerektiği psikanalitik bir norm olarak kodlanmıştır. Hal böyle olunca Suzanne’ın tüm bu aşırı davranışları, her tür normu delip geçişi, tam da bir hastalık belirtisi olarak açığa çıkar. Peki gerçekten Suzanne hasta mıdır? Hiç de bile…

Başka bir açıdan bakalım: Suzanne, yaşamının kendi ellerinde olduğuna emindir, ama bu, iradeci bir tutumdan doğru anlaşılmamalı elbette, onun zihnindeki yaşam tahayyülünde Suzanne, sürekli bir dönüşüm halinde olarak kendisini hayatın akışına dönüştürmüştür. Bu bize sanki Guattari’nin şizoanalizini hatırlatır. Nihayetinde bu bakış açısından, bilinç dışı kurulu bir normdan doğru anlaşılmaz, tersine onun oluşturulması gerekir, derinlerdeki arzu serbest bırakılmalıdır. Suzanne’ı da hep bu yaratma, arzularının peşinden gitme içerisinde görürüz ama ortada hala büyük bir sorun kendisini gösterir. Suzanne, her tür yaşamın akışına katılma çabasına karşın, yine de sağlam adımlar atıyor değildir; hatta kendisi bile tam olarak ne yaptığının ya da yaptığı şeyin anlamının, ne gibi sonuçlar doğuracağının çoğu zaman farkında değildir.

O halde görüleceği üzere mesele gittikçe çözümsüzlüğe doğru uzanmaya başlar. Çünkü tüm bu çıkmazların kendisini göstermesinin sebebi olarak bilinç dışı mefhumunu meseleye dahil eden, koskoca bir tutku problemi vardır. En nihayetinde yukarıda bahsi geçen perspektifler için tutku, arzunun bir sonucu olarak hep bilinç dışından doğru açığa çıkar. Hal böyle olunca da, hemen hemen bütün davranışlarımızı belirleyen bu güç, bilinç dışına dair belirsiz görüşler sebebiyle karanlığa gömülür. Suzanne’ın yaşamına dair görüşümüz silikleşir. Fakat cevap, belki de Suzanne’ın babasında gizlidir ve şu işe bakın o karakteri canlandıran da yönetmen Pialat’nın bizzat kendisidir.

Bu noktada işler biraz enteresanlaşmaya başlar, çünkü Suzanne’ın babası ile Pialat’nın filmin gidişatını kurması arasında karşı konulmaz bir bağ vardır ki bu bağ, nihayet bize Suzanne’ın tüm bu yapıp etmelerine dair bir cevap da verir. Bu mevzubahis olan bağ, filmin esas olarak iki hayati noktasında karşımıza çıkan baba figürünün Suzanne’la olan diyaloglarında açığa çıkar: babanın evi terk edeceğini söylediği ve yıllar sonra yeniden eve döndüğü sahneler… Bu sahnelerdeki diyaloglar belli belirsiz bir katarsis durumuna işaret eder belki de. Nihayetinde filmin en temel iki kırılma noktası bu iki sahneyle birlikte gerçekleşir. Peki Suzanne’ın hikayesini anlatan filmin kırılma noktalarında, hep babanın ortaya çıkmasının anlamı nedir? Burada hiçbir -Oedipus gibi- klişe metafora uzanmaya gerek yok, çünkü Suzanne ve babası arasındaki ilişki bilinç dışına hiçbir gönderimde bulunmaz. Peki o halde burada ne olur? Aslında olan şey çok basittir. Suzanne, babasıyla daha önce konuşma fırsatı bulamadığı ya da konuşma ihtiyacı duymadığı şeyleri konuşur; evet tüm olan biten budur. Buradaki hayati nokta, bu konuşmalarda, Suzanne’ın, kendi hayatına dair görüşlerinde belirgin bir kavrayış yetisinin oluşması ve geleceğe dair tahayyülünde yaşanan keskin kırılmadır. Yani Suzanne kendisini, tüm o hayatın akışına bırakmışlığında, arzularına kulak vermişliğinde bir başına bulur birden; yaptıklarının hesabını, en azından o an için kendine veremez. Üstelik bu hiç de ahlaki ya da vicdani bir hesaplaşma da değildir, tersine yaşamsaldır. Ama yine de burada mutlak bir kayıp söz konusu olmaz çünkü tüm bu konuşmalardan sonra, geçmişi bir ışık gibi apaydın olarak önüne dizilmiş olur. O halde bizzat babasıyla olan, Pialat’la olan; Suzanne karakterini bizzat yaratan kişi olarak Pialat’nın kendisiyle olan bu ilişkisinden nasıl bir sonuç çıkarmamız gerekir? Belki de bunun için, Alman Romantizmi içerisinde yer almasına karşın adı pek duyulmamış olan filozof Ferdinand Solger’in şu alıntısına bakmalıyız: “İçinde yaşadığımız sistemdeki hiçbir girişim, anlık tutkulardan, arzulardan doğru başlamaz; daha ziyade herhangi bir destekleyici ile karşılaşmayı bekler. Yaşamın bu en içteki temeli, gerçekliğimizin bilgisi için onun yoğunluğunu ve mücadeleci ruhunu alır; çünkü o, tümüyle açık bir bilinçte yükselir.” Yani Suzanne, hastalıklı bir ruh haline sahip değildir ya da arzularına göre de hareket etmiyordur; hayır, bu iki yaklaşım da onun davranışlarını anlamak için yeterli olmaz. Çünkü Solger’in işaret ettiği gibi yaşamın akışı içerisindeki her tür davranış her şeyden önce destekleyici bir karşılaşmayı bekler ve bu bekleyişin yoğunluğu ancak açık bir bilinçte yükselir. Burada olan şey tutkudur, ama bu tutku arzunun bir sonucu değildir, tersine arzu hep sonradan gelir. Doğal olarak soru bu tutkunun neye göre şekillendiği ile ilgilidir; nihayetinde Sartre “tutku yalnızca bir işaret edendir” derken işaret ettiği şeyin ne olduğuna dair bir cevap verebilir mi? Hayır, Ama Klages verir: “Bilinçte yükselen tutku gelecekte kurulur, bekleyiş olmasının kökü buradan gelir; o aslında bir geleceği görme çabasıdır.”

Suzanne, aslında bir bekleyiş hali içerisindedir, bir şeyleri bekler, onun hayat akışını desteleyecek olan karşılaşmayı. Ancak bu karşılaşma -ki karşılaşacağı şey ya da karşılaşacağı kişi- yalnızca açık bir bilinç üzerinde yükselir, arzu üzerinde değil. O, anlamını gelecekte kurmaktadır. Bu da filmdeki o iki kırılma sahnesi ile doğrudan bir paralellik taşır. Babasıyla kurduğu diyaloglardan sonra Suzanne’ın tamamıyla açık olan bilinciyle baktığı geçmişinin artık aydınlanmışlığı üzerinde, yeni ve sürekli beklediği destekleyici karşılaşma gerçekleşecektir. O halde tüm filme bu gözle bakarsak, Suzanne’ın son sahnedeki bakışının bizde uyandırdığı hissiyat da değişmeye başlar. Orada gerçekten korkmakta mıdır, bir boşluğa mı düşmüştür; yoksa babasıyla kısacık bir süre için bile olsa kurduğu diyalog sonrasında geçmişine dair aydınlanmayı mı -ki bu aydınlanma sürekli bir bekleyişin açığa çıktığı gelecek temennisinin gerginliğini hissettirir- yaşamaktadır? Bu hikaye, Suzanne’ın geleceği görme hikayesidir, Maurice Pialat’nın, bizlerin geleceği görebilme hikayesi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi